Şaman ayinlerinde çalınan davul. Altaylı ve Yakutlar arasında “tüngür” ce “çaluu” olarak adlandırılır.
Şaman davulu genellikle 50-70 cm çapındadır. Yuvarlak ya da elips biçimli kasnağı çoğunlukla kayın, bazen de sedir ağaçlarından yapılır ve sığır derisi ile kaplanır. Deri kasnağa kendirle dikilir. İç derinin üst tarafına baş ve kol, alt tarafına ayak resimleri çizilir. Başın iki yanındaki küçük daireler ay ve güneşi, yay şeklindeki çizgi gökkuşağını, öbür işaretlerde maral ve kirpiyi simgeler. Dış deri de bir çizgiyle ikiye ayrılır. Çizginin üst yanı göz, kaş, ağız, burun, kulak ve gövde, alt yanı da ayak resimleriyle süslenir. Gövdenin sağındaki daire güneş, solundaki ay, öbürleri coban, tan ve akşam yıldızını simgeler. Davulun üstünde ayrıca sedir ağacının altında otlayan bir de kurbanlık koyun resmi vardır.
Yeni yapılan şaman davulu kullanılmadan önce ardıç dumanıyla tütsülenir ve evde kimsenin göremeyeceği bir yerde saklanır. Ölen şamanın davulu ise ormana götürülür ve parçalandıktan sonra bir ağacın dalına asılır.
Organolojinin «kısa saplı lavtalar» arasında incelediği çalgılardandır. Şehrud teriminin kökeni Farsça şâh-i rûd’dur ve “büyük rûd” anlamına gelir. Fârâbî’nin (öl. 950) Kitâbü’l-Musiki başlıklı eserindeki şâhrûd çiziminden, tanımlanmak istenen çalgının yapısal özelliklerini anlamak çok güçtür. Şu kadarını belirtmek gerek ki, bu eski şâhrûd, birkaç asır sonraya ait İran minyatürlerinde sık sık karşılaştığımız büyük ud biçimindeki şehruddan tamamen farklıdır. Öyle anlaşılıyor ki, eski bir çalgı adı, zamanla yeni ve farklı bir çalgıya ad olmuş. İran ve Osmanlı minyatürlerinde en çok betimlenmiş çalgılardan biri olan şehrud, genellikle aşırı büyük çizilmiştir. Bu bakımdan minyatürlerin gerçekçi olmadığı açıktır. Bazı minyatürlerdeki ud benzeri çalgının ise ud mu, şehrud mu olduğunu söylemek güçtür.
İran ve Osmanlı şehrudları arasında, yapı bakımından önemli bir fark görülmüyor. Ama minyatürlerden, İran’da sapı aşağıya doğru eğilerek, Osmanlılarda ise tersine, yukarı kaldırılarak çalındığı anlaşılıyor.
Türk Kültür Vakfı web sitesinden alınmıştır.
Gerçekte, XVIII. yüzyıla kadar Batı Avrupa’da büyük rağbetle kullanılan viol ailesinden bir çalgıdır ve hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde, İtalyanca’da «aşk kemanı» anlamına gelen viola d’amore adıyla anılmıştır. Büyük ihtimalle Avrupalı diplomatlar tarafından İstanbul’da getirildi. O zamana kadar Türk müziğinin tek yaylı çalgısı kemân (veya kemânçe) idi. Viola d’amore göğse (yani sîneye) dayanarak çalındığı için Türkler bu çalgıya sînekemanı adını verdiler. Kısa zamanda revaç bulan sînekemanı, Rum asıllı Corci ve Moldavyalı Miron gibi virtüozlar sayesinde, dindışı müzikte kemânçenin yerini aldı. Osmanlı müziğinin altın çağı olan III. Selim döneminin en gözde yaylı çalgısı sînekemanıydı. XIX. yüzyılda Avrupa kemanının (violon), Türk müziği çevrelerinde yaygınlaşmasıyla gözden düşen sînekemanı, XX. yüzyıla kadar, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen müzisyenler tarafından yaşatıldı.
Türk Kültür Vakfı web sitesinden alınmıştır.