// Arşiv

KARALAMALAR

This category contains 480 posts

Bob Marley ve The Wailers için önerdiğimiz 10 albüm

Bob Marley and The Wailers

Bob Marley and The Wailers

Pek çok müziksever bilinçli veya bilinçsiz mutlaka evdeki arşivinde bir Bob Marley CD’si bulundurur. Elbette herkesin Bob Marley’i seveceğine dair bir iddia yok ancak çok sevildiğini de söylemekte fayda var. Eğer ilk defa Bob Marley ile tanışıyorsanız nereden başlayabileceğinize dair bir sıkıntı yaşamanız söz konusu. Aslında pek çok Bob Marley CD’si sizi üzmeyecektir ancak eğer bir yerden başlamak isterseniz aşağıdaki 10 CD size yardımcı olacaktır.

1. Simmer Down at Studio One (1963-1966)

Wailers ekibinin ilk üretimlerinin en iyi parçalarının toparlandığı bir çalışma bu. Reggae müzik tanımı daha yokken grubun ne çaldığına dair sizlere çok güzel örnek verecek bir albüm.

2. Soul Rebels (1970)

Karşımızda Wailers’ın ilk uluslararası çalışması var.  Yapımcı koltuğunda ise efsanevi Lee “Scratch” Perry oturmakta.

3. African Herbsman (1973)

Bob Marley’in adının albüm kapağına yazıldığı ilk çalışmalardan biri “African Herbsman.  Wailers’ın o döneme kadar ki en köklerine indiği çalışma. Bol Jamaika ritimleri ve büyüleyici armonik vokaller.

4. Catch A Fire (1973)

“African Herbsman” yerel pazara hitap ederken aynı yıl çıkan bu çalışma tamamıyla farklı bir dinleyici kitlesini hedef alması amaçlandı. Jamaika müziğine aşina olmayan yabancı kulaklar için üretilen söz konusu albüm beklenen ilgiyi yaratmayı başardı.

5. Burnin’ (1973)

“Catch a Fire”,  adlı albümden kısa bir süre sonra yaklaşık altı ay sonra piyasaya çıkan bu albüm Bob Marley tarihçilerine göre sanatçının yıldızının parlamaya başladığı ilk ışıltı.

6. Natty Dread (1974)

“Natty Dread” ile birlikte Bob Marley müzik yoldaşları Bunny Wailer ve Peter Tosh’tan ayrıldığı albüm. Her ne kadar Marley devam ettiği ekibine hala The Wailers demiş olsa bile asıl ekip başka müzik patikalarına bu albüm ile birlikte yol aldı. Bu albümün bir diğer özelliği ise Bob Marley’in ilk defa Billboard ilk 10 albüm listesine girmesini ve burada dört hafta boyunca kalmasını sağlaması.

7. Exodus (1977)

The Times dergisi tarafından kısa bir süreliğine de olsa yüzyılın albümü olarak gösterilen “Exodus” aslında bu konumu hak ediyor zira inanılmaz bir müzik patlaması yaşatabilen bir çalışma. İlk nota vuruşundan son ritmine kadar cidden nefis olarak sınıflandırılabilecek olan b albüm Bob Marley’in en beğenilen üretimlerinin başında hakkıyla yer alıyor.

8. Babylon By Bus (1978)

Bob Marley’i tanımak isteyip de canlı performansları ile ilgilenebilecek olanlar için bu albümü fazlasıyla önerebilirim. 1978’e kadar ekibin Avrupa boyunca verdiği konserlerden alınan canlı kayıtlardan oluşan albüm ekibin sahne performansının da güzel bir yansıması.

9. Uprising (1980)

Evet, karşımızda Bob Marley’in en son resmi stüdyo albümü. Ölümünden bir yıl önce piyasaya çıkan bu albüm öncekileri kadar satış başarısı göstermemiş olsa bile Bob Marley’in iç dünyasını yansıtan en samimi çalışma. Sanatçının yoğun dinsel açılımını yoğun bir şekilde lanse eden çalışma dinleyeni müzisyenin ruhuna direk taşıyan bir aracı.

10. Legend (1984)

Bu albüm benim için kolaya kaçanlar için önere bileceğim bir çalışma. Beğenmeme olasılığınız çok düşük zira burada sanatçının en iyileri bir araya getirilmiş. Ben her zaman toplama albümlerden kaçınıp sanatçının gerçek çalışmasını almayı tercih edenlerdenim. Ama dediğim gibi buna vakti olmayanlar için bu albüm kaçmaz bir fırsat.

Originally posted 2010-12-31 08:33:40. Republished by Blog Post Promoter

Günümüz Türk Popüler Müziği Üzerine

Kağıtta Müzik

Kağıtta Müzik

Müzisyenlerin hepimizden daha fazla sorumluluğu var, bizleri yaptıkları müzik ile etkilemek, bizlere bir şey aktarmak ve her zaman yaratıcı olmak. Her meslekte olduğu üzere, işini doğru yapanlar ve yapmayanlar var. Bu unsur düz bir grafikte ise aynı düzeyde sanatçının severleri tarafından karşılanmakta. Bazıları ileriye adım atmaya kucak açarken, bazıları ise şiddetle karşı çıkmakta. Onlar için sağlam toprağa adım basmak, sığ sularda yüzmek her zaman daha önemli.  Derinleşmenin durup dururken ne anlamı var, alan mutlu satan mutlu. Bunu kabullenmeyenler ise mutsuz, kimin umurunda. Eski köye yeni adet getirmek ne oluyor!

Geçen gün adı önemli olmayan bir Türkçe müzik yayın yapan kanalı uzun bir süre izledim. Zaman geçtikçe hayretim kat kat arttı. Karşıma çıkan her parça sanki aynı fabrikadan çıkan seri üretimdi, aynı yapı, aynı sunum, aynı basmakalıplık, benzer kimya ve karbon kâğıt. Tek değişken faktör ise parçaları icra edenler idi. Kliplerin büyük yüzdesi aynı kalıpta, hepsinde şarkıcının veya grubun kendisi rol almakta ve hep aynı alt yapı, cıştak cıştak, yaratıcılıktan çok uzakta. Bir de artık kliplerde kendileri oynayacağına başkaları oynasa ciddi bir senaryo ile. Yoksa yatakta yılan gibi kıvrılmalar, süzüle süzüle bakışlar, kirli sakallı erkeklerin göğüs kılları, denizde dalgalardan tokat yiyip serilmeler yetmedi mi? Sıkılmadınız mı?

Evet, belki ilk defa piyasaya çıkıp bu havuzun içerisinde kendine köşe kapmak isteyen arkadaşlar genel akıma uymak zorunluluğunda olabilir ancak yıllardan beri aşina olduğumuz kişilerin hala aynı şeyi yapıyor olması çok acı. Üzerine bir de ahkâm kesmeleri adeta biz bilinçli dinleyenleri salak yerine koymaktan farksız. Dünya değişiyor, müzik ise her an çağ atlıyor, teknoloji ile sürdürdüğü aşk çılgın boyutlara ulaşıyor. Sanki bunların hiçbiri gerçek değilmiş gibi davranmak ise o müzisyenlerin ve onları çevreleyen aç kurtların sığlığından başka bir şey değil.

Yerinde sayıyor ifadesini bu kadar doğru yerde kullanmamıştım herhalde. Benzer durum Batı’da da var mutlaka, ancak orada kendini aşan, içine sığmayan ve hep yeniliği arayan sayısız sanatçı var. Biz de ise, sıfır denecek kadar az bu sayı. Bunun sosyolojik, kültürel ve ticari açıklamaları elbette var. Zaten her şeye bir bahanemiz var, öyle değil mi! Bu girdabın içerisine girersek çıkmamız imkânsız. Ancak benim için mutlak olan bir unsur var, eğer bir müzisyensen (bu kişilere sanatçı demek yanlış olur) yaratıcı olmalısın, ben senden onu beklerim, sen de bunu bana vermekle yükümlüsün. Yoksa dünyanın en kolay şeyi basmakalıplık, tek düzelik ve sığlık, ben bu akıma copy-paste-modify (kopyalama-yapıştır-düzenle) diyorum.

Ülkemdeki çok müzisyene sanatçı diyemiyorum, hatta müzisyen bile demek zor gerçek kelime herhalde icracı olabilir zira bunu gerçekten hak edenlere haksızlık olur ve kendime ihanet etmiş olurum. Sanatçı benim için yaratıcı, iki melodiyi bir ucundan yakalayıp bir birine bağlayan bir terzi, görmediğimizi yakalayıp işledikten sonra bizlere sunabilen bir virtüözdür. Bunu yapamayanlar ise sadece sahne de birer dekordan ibarettir. Ne yazık ki izlediğim söz konusu kanalda gördüğüm pek çok kişi bu çerçevenin içerisinde sıkışıp kalmış.

Müzik ile uğraşan kaç kişi kendi bestesini yapıyor? Yine maalesef verilecek cevap çok az.” Biraz Türk müziği çalan televizyonlara bakın; şuna beste ısmarladım, şu bana bunu yazdı, gittim okudum bana uydu, satın aldık vb gibi ifadeler sebil gibi. Ama çok azı bunu ben yazdım diyor, çok azı dimdik ayakta durup ben yaptım diyebiliyor ve bu bence çok acı. Üretkenlik, kişisel yaratım ve derinlik ile var olur. Evet, belki doğal bir yetenek olabilir ama olmaya da bilir. Ben şu an Türk müziğini daha çok bir figüranlık sahnesi olarak görüyorum. Güzel yüzlü insanlar çıkıyor bir şeyler yapıyor ama üstünü kaşıyınca içi boş.  Bu da bu tarzı sıradan ve vasat kılıyor. Kimse bana “emek var ama” kartını oynamasın, elbette olacak daha neler, yaratıcı olmamanın bile bir emeği vardır. Ama bu bir mazeret, bir sığınma olamaz.

Nasıl bazı gruplarımız emeğini eti ve tırnağı ile kazanıyor! Nasıl arkasında bir kanal, kurum veya ünlü bir abisi/ablası olmadan art arda farklı kültürlere, ülkelere ve toplumlara konser verebiliyor! Demek ki bu yapılabiliniyor ama yok, sığ suları bulandırmaya ne gerek var. Kabul göreni kabullenmek işin basiretsizliği, ne gerek var yaratıcı olmaya, kalıpları yıkmaya, farkındalık yaratmaya. Neden bizim de dünya çapında süper yıldızlarımız olmasın, neden Türkçe müzik kendi halinde başka kültürlere hitap etmesin! Bunlar imkânsız mı, hayır değil yeter ki inanç olsun ve at gözlülükten arınılsın. Bir müzisyenin ülkemizde Mega-yıldız olması inanın bana bir şey ifade etmiyor. Bu müzisyeni hele hele aynı dans hareketleri ile aynı ritimler ile izledikçe kahroluyorum. Onun için de izlemiyorum ve inanın her gün umudum da yok oluyor. Yakılamayan bir ateşin sönmesi gibi, takatimde kalmadı.

Ben, bana meydan okuyabilecek ritimleri bir araya getiren müzisyene sonsuz saygı duyarım, hele hele bunu farklı kültürlere taşıyabilene, sorumlu bir şekilde hareket edene ve kültürüne sahip çıkanı baş tacı yaparım. Ama kime yazıyorum, konuşuyorum…

 Not: bu yazıya normalde video vs koyabilirdim ama pek eleştiriye açık bir toplum olmadığımızdan koymadım.

Originally posted 2011-07-27 09:31:57. Republished by Blog Post Promoter

Debashish Bhattarcharya: Bir Yatay Gitar Seyyahı

Debashish Bhattarcharya
Debashish Bhattarcharya

Kolkata, Batı Bengal eyaletinin merkezi, Hindistan’ın eski başkenti (1772–1912) ve yaklaşık 4,5 milyon Hintlinin yaşadığı bir kent. Önemli bir eğitim ve kültür merkezi olan Kolkata, birçok edebiyatçı, ihtilalci ve sanatçının kenti. Bengalce, İngilizce, Hintçe ve Urdu dili konuşan kozmopolit bir nüfusa öğrenim olanağı sağlayan kent aynı zamanda Hint geleneksel müziğinin çağdaş yorumcusu ve hiç şüphesiz en yetenekli sanatçılarından biri olan Pandit Debashish Bhattacharya’nın yurdu.

Müziğin her zaman gündemde olduğu bir ailede dünyaya gelen Debashish, genç yaşta ebeveynlerine tambura, gitar ve tabla gibi enstrümanlarla eşlik etmeye başladı. Bu kültürel atmosfer her orta direk Bengal ailesinde aşina olunan bir sahne elbette. Gün müzik ile başlar ve müzik ile biter. 1929 yılında efsanevi Havaili sanatçı Tao Moe Kolkata’yı ziyaret etti ve yanında Havaiye özgü çelik bir gitar getirdi. Hintliler arasında bir kült olan bu gitar, kısa bir süre sonra müzik ile uğraşan her evde kendine bir yer edindi. Bhattacharya ailesinin evine de giren bu enstrüman genç Debashish’in anında ilgi alanına girdi, farklı stiller ve tekniklerde geleneksel müziğini çalmaya başlayan sanatçı belirli bir zaman sonra bu enstrümanın yetersiz kaldığını fark etti. Bunun üzerine almakta olduğu müziksel eğitim ile birlikte raga müziğinin çalabilecek şekilde kendi enstrümanı – farklı tel sayısına sahip yatay gitar- tasarlamaya karar verdi. Sonrası ise tarih, zira Debashish çok hızlı bir şekilde kendisini geliştirdi ve daha yirmi yaşında Cumhurbaşkanı nişanı ile onurlandırıldı. Otuzlarında Afrika’dan Asya’ya, Avrupa’dan Amerika’ya çok geniş bir coğrafya üzerinde tanınan önemli bir müzisyen oldu. John McLaughlin, Bob Brozman, Martin Simpson, Liu Fang ve Takashi Hirayasu gibi sanatçılarla çalışarak müziksel perspektifini tüm dünyaya yaydı. 2003 yılında kırk yaşına geldiğinde Hindistan hükümeti tarafından Pandit (müzik üstadı) unvanı ile onurlandırıldı.

Pandit Debashish Bhattacharya’yı olağanüstü bir sanatçı olarak tanımlamak çok kuru kaçıyor ancak açıkçası onun engin müzik yeteneğini hakkıyla ifade edecek pek fazla kelime Türkçede yok. Kelimeler ile bu kadar derin bir sanatçıyı vurgulamak abartı sınırlarına sokulan gereksiz tamlamalardan ileri gidemez bundan dolayı biraz detaylı açıklama yapmakta fayda var. Resmen bir müzik üstadı olan sanatçı öncelikle yaratmış olduğu üçüz gitar üretimleri ile dünya müzik platformunda bir ayrıcalık. Kendine özgü bir gitar üçlemesine sahip olan sanatçının yarattığı 22 telli ‘Chaturangi’ adlı gitar viyolin, sitar, sarod ve veena gibi enstrümanların ses skalasına karşılık veren müzik aleti. ‘Ghandarvi’ ise 14 selli bir gitar olup veena, sarangi, saz hatta Flâmenko gitarın ses düzeyinde buluştuğu nokta. Üçüzün son halkası olan 4 telli ‘Anandi’ ise kaba tanımı ile yatay bir ukulele. Bunun haricinde sanatçının kendine özgü üç parmakla çalma stili kendisini yine diğer emektaşlarına kıyasla hız ve hüner bakımından ayrı bir konuma yerleştiriyor. Bu da yetmiyormuş gibi Pandit Debashish Bhattacharya Kolkata’da 2003 yılında birde müzik okulu açtı. Tek kelime ile müziğini ve sanatını tüm varlığı ile kucaklayan bir üstat.

Müziği için yaşayan Pandit Debashish Bhattacharya’nın ilk dikkat çeken çalışması 1993 tarihli “Guitar: Raga Ahir Bhairav” oldu bunu daha sonra “Call Of The Desert (with Brij Bhushan Kabra)” ve elbette 2000 tarihli efsanevi “Hindustani Slide Guitar” takip etti.  Sayısız kez John McLauglin’in grubu Shakti ile turneye katılan ve birçok kaydında fiilen yer alan sanatçı 2003 yılında  her zaman her yerde olan tam bir dünya müzisyeni Bob Brozman ile “Mahima” adlı füzyon bir projeye imza attı. Hint ve Hawaii ezgilerinin harmanlandığı bu çalışmada kendisine kız kardeşi Sutapa vokalleri ve erkek kardesi Subhashis tablada katkıda bulundu. Sondan bir önceki çalışması “3:Calcutta Slide Guitar” sanatçının gitar üçlemesinin yarattığı ses dünyasını üç raga formatı üzerine yapılandırılmasını yansıtan enfes bir çalışma olarak tarihe geçti. Maalesef ülkemizde bu sıraladığımız albümlerden bir tanesi bile bulunmuyor bu da farklı müziğe olan duyularımızın ne kadar kapalı olduğunun abartılı olmasa da minik bir göstergesi.

Debashish Bhattarcharya
Debashish Bhattarcharya

Böyle bir geçmişe sahip olan sanatçı, antik Hint ezgileri, Sufizm kırıntıları, Roman ritimleri ile tüm seyahatlerini ve yıllardan beri çalıştığı her türlü uluslar arası sanatçıdan aldığı ilhamları bir araya getirip karşımıza en son ve kişisel eseri “Calcutta Chronicles: Indian Slide-Guitar Odyssey” ile çıkıyor.

Sanatçının çocukluğundan olgunluk evresine kadar geçen süreci müziksel olarak yansıtan “Calcutta Chronicles: Indian Slide-Guitar Odyssey” mecazi bir çalışma. Hayatı boyunca yaşadığı ruhani ilhamı, kendi yaratıcı vizyonu ile ürettiği Chaturangui, Gandharvi ve Anandi adlı gitarlar sayesinde, Hindistan raga müziği dilinde bizlere sunuyor. Bir sitar çalgıcısı gibi albüm boyunca tabla ve atmosferik tambura enstrümanları sanatçıya eşlik ediyor. Yedi dakikayı biraz geçen Sufi ve Bakti (Hindistan’a özgü adak müziği) ezgileri ile işlenen açılış parçası ‘Sufi Bhakti’, Debashish tarafından yaratılan Anandi enstrümanının müziksel bir serüveni. İslami ezgilerden, Hindistan kültürü ile tıka basa donatılmış Bengal ritimlerine sokulan beste, ektara adlı tek telli antik enstrümanı konuk etmesi ile oldukça önemli. Takip eden ‘Amrit Anand’ (Sonsuz Mutluluk) adlı parça, damlayan melodisi ile raga ezgilerini birleştiren, her sabahın vaat ettiği yeni umudu konu alan etkileyici bir harmanlama. ‘Nivedan’ (Aşığın Çığlığı) ve ‘Ganga Kinare’ (Zamanın Ötesine bir Yolculuk)  adlı bestelerde Debashish’in sanatçı ruhuna müziğinin refakatiyle sokuluyoruz. ‘Gypsy Anandi’ (Bir Yatay Gitarın Serüveni) adlı bestede Debashish bizlere bir enstrümanın sahibi ile birlikte olgunlaşmasını dinletiyor. Albüm boyunca bir labirentten diğerine sokulurken hiç kaybolmuyorsunuz zira Debashish her zaman yanınızda, elinizden tutarak size eşlik ediyor. Labirentin çıkışında bizleri bekleyen kapanış parçası ‘Maya’, derin bir Hint felsefesine inanan üstat Debasish’in var olmanın anlamını sorduğu bir müziksel şölen.

Debashish Bhattarcharya Calcuta Slide Gitar
Debashish Bhattarcharya “Calcuta Slide Gitar” Albüm kapağı

Debashish Bhattacharya gibi müziğinde özel bir stile sahip dünyamızda maalesef pek fazla sanatçı yok. Bhattacharya sadece bir besteci ve virtüöz olmanın yanı sıra, Hint müziğinin karmaşıklığının altından kalkabilecek özelliklere sahip, Hint tinselliğine sonsuz bağlı olan kendi slide (yatay) gitarlarını yaratacak kadar da devrimci.

Originally posted 2009-12-27 15:18:33. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud