// Arşiv

KARALAMALAR

This category contains 480 posts

Rokia Traore: Malili Yenilikçi Diva

Rokia Traore

Rokia Traore

Mali’de müzisyen olabilmeniz için bir “Griot” yani toplum tarafından “müzik yapabilir” etiketiyle ödüllendirilen sülale soyundan gelmeniz gerekmekte. Bu kültürel tabu tüm toplum tarafından ağırlıkta kabul edilse bile istisnalar her zaman olduğu gibi mevcut (bunun en bariz örneği Siyah Albino olarak bilinen Salif Keita). Mali’de yer alan otuz iki farklı etnik gruptan biri olan Bamana’larda ise durum biraz daha esnek, her ne kadar müzisyen olmak isteyen bir Bamana’ya yine de sıcak bakılmasa bile toplum tarafından kabulü daha bir yumuşak geçişe sahip. Ne mutlu ki Rokia Traoré adlı dazlak, uzaylı güzelliğe sahip 1974 doğumlu sanatçı bir Bamana zira farklı müzikler için her zaman kulağı açık olan biz dünya müziği severler bu sanatçının eserlerini böylece dinleme imkânı yakalayabiliyoruz.

Genç yaşta müzisyen olmaya karar veren Rokia, 1997 yılında Nehrin Blues adamı olarak bilinen Ali Farka Toure ile tanışması sonucu aldığı öğütler sayesinde önünde kariyer patikasını çizdi. İlk albümü “Mouneissa” 1998 yılında geldi, bunu sırasıyla 2000’de “Wanita” ve Kronos Quartet ile müziksel etkileşime girdiği 2003’de “Bowmboi” takip etti. Sanatçının müziğindeki en önemli demirbaş, aşina olduğumuz diğer Malili kadın sanatçılara kıyasla ürettiği, vecit edici ritimler. WOMAD ve benzeri birçok festivalde ana sahnede yer almayı başaran sanatçı günümüzde Mali’den çıkan en yenilikçi ve ilerici müzisyen.

Rokia Traore’nin dördüncü albümü “Tchamantché” (Denge veya Orta Nokta) şu ana kadar sanatçıdan gelen en başarılı üretim diyebiliriz.  Dünya Müziğini sevmeyenlerinde rahatlıkla yakınlaşabilecekleri bu çalışma birbirinden bağımsız ancak bir bütünlük sağlayan on parçadan oluşuyor.

Sahra Çölü’nün batı ucunda olan Mali’den geliyor olsa bile Rokia’nın vokalleri bu ülkeden gelen ve sesleri bir kilometreden duyulabilen diğer sanatçılar kadar dominant değil. Filmlerde hareketsiz kalan aktörlerin yüzlerindeki ifadeyi kameranın bir şekilde yakalayıp seyirciye yansıtacağını bildikleri gibi, Rokia’da mikrofonun tamamlayıcı ustası. O biliyor ki hangi tonda ve ses sentezinde şarkı söylerse söylesin mikrofon bu fısıltıları, gizlilikleri ve onun duygusallığını kaçırmadan yakalıyor. Emsalsiz bir stüdyo sanatçı olan Rokia, hiç şüphesiz jenerasyonunun en başarılı müzik aranjörlerinden biri.

Rokia, bir önceki albümlerinde geleneksel Afrika enstrümanlarını normal kullanımlarının aşina olduğumuz ses sentezinin dışarısında kalan müziğine entegre etti. “Tchamantché”de sanatçı bir adım ileriye atılarak ngoni, kora, balafon gibi geleneksel enstrümanlarının yanı sıra elektrik gitar, bas, vurmalı çalgıları müziğine işleyerek sadece kendisinin içinde yer alabileceği dağınık fakat ahenkli bir müzik kategorisi yaratıyor.

Albümün yüreği üçüncü parça ‘Zen’ ve altıncı parça ‘Koronoko’ arasında atıyor. Her biri farklı ve kendine özgü bir etki yaratan bestelerin neredeyse hepsi Rokia imzasını taşıyor. Geleneksel başıboş Afrika ritimlerinin oluşturduğu bir repertuara sahip olan albüm, Batı stili ile çerçevelenip katmerleştirilmiş. Bu tüm parçaların fantastik bir hayalden kopup albümde dizginleştirildiğini hissini yaratıyor. Arada sırada ortaya ansızın çıkan, parçanın sınırlarını zorlayan elektrogitar ritimleri, hayaller diyarına sokulmuş olan dinleyeni gerçeğe çekiyor. Albümün atmosferi ve kişisel disiplin kimyası hem kavrayıcı hem de sürdürülebilir. Aşina olduğumuz fakirlik, toplum gibi sosyal içerikli konuların yanı sıra bu albümde karşımıza yürek ve onun yarattığı hissel paletler çıkıyor.   ‘Tounka’ yasal olmayan göçü konu alırken, ‘Dounia’ Mali’nin kültürel tarihinden bir kesit sunuyor, ‘Yorodjan’ ise Afrika sokaklarında gerçeklen çılgın partilere gönderme yapıyor. Fransızca, İngilizce ve Bamana dillerinde şarkıları icra eden Rokia, hipnotize edici karizmasını albüm süresince koruyor. Bu dilleri anlamasak bile albüm boyunca duyduğunuz aslında tek bir dil var o da müziğin kendi dili. Kulağınızda tatlı bir huzur bırakan bu dil anlamadığımız kelimelerin stereo sesi. Albümün kapanışını yapan bir Gershwin klasiği olan ‘The Man I Love’da Rokia mevcut olan birçok çağdaş caz sanatçısına taş çıkartacak güzellikte parçayı sesiyle yeniden soluklandırıyor.

Rokia Traore

Rokia Traore

Afrikalı sanatçılar ve özellikle Rokia Traoré kıtanın uzun zamandan beri yerlerde sürünen özgüvenini tekrar canlandıran birer savaşçı. Bunu müzikleriyle ve özelikle kültürlerini farklı kültürler ile açılımlara sokarak gerçekleştiriyor olmaları kalıcılığın en önemli örneği. Hiç şüphesiz bu sanatçıların dünya platformunda gerçekleştirdikleri en ufacık başarı, Bono ve Bob Geldof gibi şişme medyatik ikonların gerçekleştirdiğinden çok daha fazla sorumlu ve kalıcı.

Originally posted 2010-11-07 07:48:16. Republished by Blog Post Promoter

Franz Ferdinand: Baştan Çıkarıcı, Garip ve Karmaşık

Birinci Dünya savaşının başlamasına neden olan Macar Dükü Franz Ferdinand ‘dan adını alan Glasgow’lu dörtlü, gerçekleştirilmesi her zaman ürkütücü olan ikinci albümlerini geçtiğimiz günlerde zevkimize sundular. 2001 yılında basçı Bob Hardy , gitarist Nick McCarthy , baterist Paul Thompson ve vokalist/gitarcı Alex Kapranos ‘un bir araya gelmesi ile kurulan bu İskoçyalı grup, 2003 yılında Domino etiketi ile çıkarttıkları Darts Of Pleasure (Zevk Dartları) EP’leri ile bir anda İskoçya’nın İnterpol’e cevabı olarak lanse edildi. Her ne kadar İngilizlerin İskoçyalılar karşı bir önyargısı olsa bile Franz Ferdinand ‘ı kendi evlatları gibi hemen kucakladılar. 2004 yılında gelen ilk albümleri Franz Ferdinand ‘ın 3.2 milyon satış başarısı ile kendilerine olan ilgi adadan taşıp Atlantik’in diğer ucuna uzandı. Grup bir anda her yerde grup karşımıza çıkar oldu, tüm dergiler, gazeteler ve bunun üstüne geçen sene Mercury ve MTV ödülleri almaları, gruba Britanya dışında sağlam bir hayran kitlesi oluşturdu.

Yıllar boyunca terkedilmiş depolarda prova yapan grup, kendilerini üne taşıyan, keskin açılı ve modaya uygun ses sentezini ikinci albümleri You Could Have It So Much Better ‘da temel olarak aynen korumaya çalışmış. Sonuçta onları meşhur eden müziği değiştirmenin bir anlamı olmadığına karar vermişler. Hemen bir buçuk yıl içinde, arayı fazla soğutmadan ikinci çalışmalarını piyasaya sunan, artistik varoluşluğu konsept olarak kabul eden grup, adeta ilk albümlerinin köşesinde düşüp biraz yuvarlandıktan sonra ayağa kalkıp hiç bir şey olmamış gibi aynı yolda devam etmiş. Ancak birebir kendilerini tekrarlamanın yerine bazı değişiklikler de yapmışlar. You Could Have It So Much Beter daha dinamik, cesur, keşfe açık ve müzik olarak daha zengin. Müzikleri genel anlanda kontrollü olarak, işin ucunu kaçırmadan gelişmiş durumda. Nick McCarthy ‘nin tükenmek bilmeyen haşin, yarım yamalak izlenim veren gitar tınıları, cezp edici bir yapı oluşturmakla kalmayıp, her an sizi tepinmeye davet etmekte. Indie etiketinin dışına taşmaya çalışan grup, biraz uluslararası sert pop/rock sentezine bulaşmaya çalışmış. Ancak tüm bu ufak yeniliklerin hepsi Franz Ferdinand formülüne rahatsızlık vermeden işlenmiş.

Ortalama üç dakika yaşam sürecine sahip 13 parçadan oluşan albüm, ilk çalışmalarının sağlam temeli üzerine inşa edilmiş farklı odacıklar sunan bir yapı. Ünün getirmiş olduğu şımarıklığın ve küstahlığın en ufacık kırıntısının yansıtılmadığı bir çalışma. Albümdeki hızlı parçalar hala azgın ve ayaklanmaya teşvik edici. Evil and A Heathen cehenneme çivileme dalan iki dakikalık bir gotik fokstrot (dört tempolu) dans parçası. Albümün karşılama parçası The Fallen , muzip, şen yapısı altında içten içe yanıp tutuşan Franz Ferdinand ‘ın en güzel melodilerinin toplama bir özeti. Muse ve Mars Volta ‘nın başarılı çalışmalarından tanıdığımız Amerikanlı prodüktör Rich Coste öncülüğünde kaydedilen albüm, hiç makyaj yapılmamış bir oda içinde tepinen dört kişinin kaydettiği saf bir rock çalışması. İlk 45′lik Do You Want To , seksi teşvikkâr yapısı ile grubun ne kadar melodik ve sert olabileceğinin bir örneği. Bu oluşumu ilginç kılan en büyük özellik, Franz’dan beklenmeyecek kadar yavaş ve melodik parçaların albümde yer alması. Özellikle grubun bel kemiğini oluşturan bas ve baterinin arka plana atılıp piyano öncülüğünde melodilere izin verilen Walk Away ve Fade Together parçaları farklı bir arayışın belirtisi. Gruba farklı bir pencere açan bu gelişme en iyi olarak, Beatles kırıntıları taşıyan Eleanor Put Your Boots On parçasında sergilenmekte. Bu muhteşem balladı Franz Ferdinand ‘ın tanındığı dağınık asi yapısının içinde aslında sağlam bir oluşumun yattığını gösteren en büyük kanıt. Dikkat çeken diğer parçalar ise, David Bowie ‘nin Berlin periyodunu anımsatan I’m your Villian ve yolunu kaybetmiş Blondie izlenimi veren albümün kapanış parçası The Outsiders .

Kasım’ın ortasında Türkiye’de Sony etiketi ile çıkacak olan albüm ilk albüme kıyasla içine zor girilebilecek bir söz sentezine sahip. İlk başta bulanık görünen parçalar albümü birkaç defa dinledikten sonra bir anda asıl kişiliklerine odaklaşıyor. Sanat-rock kavramının iyice işlendiği albüm, akılda kalmayacak gibi görünen kısa parçalar ile hafızanıza ister istemez yerleşiyor. Daha iyisine sahip olabileceğimizi söyleyen grup bu sözünün arkasında sonuna kadar duyuyor.

Originally posted 2009-12-30 08:19:10. Republished by Blog Post Promoter

Kremerata Baltica: Baltık’lardan Bir Esinti

Kremerata Baltica Geçen sene otuz beşinci yılını dolduran İstanbul Müzik Festivali bu seneki doğum gününü yine uluslar arası platforma kendi kulvarlarında önemli yerlere gelmiş sanatçılara ev sahipliği yaparak kutluyor. Kalite standardını hiç şüphesiz her sene yükselten İstanbul Müzik Festivali, her zaman olduğu gibi İstanbul’un ilkbahardan yaza adım atışının müziksel haykırışı olmaya devam ediyor. İstanbul’da var olan zengin kültürel mirası, katılan tüm sanatçıların derin yaratıcılığı ile birleştirmek için kusursuz bir platform yaratan Festival, hem sofistike hem de bir şölen özelliğine sahip. Sadece klasik müzik sınırları içinde kalmayan festival, tüm bariyerlerin yıkıldığı, barışsal bir platform üzerine yapılandırılmış çok geniş bir yetenek yelpazesi içeriyor. Bu yıl program elime geçince ilk dikkatimi çeken konser 20 Haziran Cuma akşamı saat 20.00’de Aya İrini Kilise’sinin büyüleyici atmosferinde verilecek olan Kremerata Baltica adlı ekibin konseri oldu.

Kremerata Baltica 27 Şubat 1947 tarihinde Latvia’da Riga kentinde hayata gözlerini açan Gidon Kremer, dört yaşında oldukça yetenekli bir müzisyen olan babası ve dedesinden eğitim almaya başladı. Yedi yaşında ufak Riga şehrinde mevcut olan tek müzik okuluna kaydolan Kremer, burada müziğin küresel anlamını keşfetti ve böyleye bunun kariyeri olması gerektiğine karar verdi. On altı yaşından daha yeni gün almışken ülkenin en yetenekli müzisyen ödülü ile taçlandırıldı ve bunun sayesinde Moskova konservatuarının kapıları açıldı ve burada efsanevi David Oistrakh’dan eğitim almaya başladı. 1967 yılında Kraliçe Elizabeth yarışmasında Paganini kategorisinde birincilik ödülünü kucaklayan bu genç yetenek daha sonra 1970 yılında Tchaikovsky yarışmasını kazandı. Yavaş ancak sağlam adımlarla ilerleyen sanatçı standart konçerto düzenlemelerinde ve modern çalışmalarıyla uluslar arası bir üne kavuştu. Ağırlıkta Schnittke’nin eserlerini yorumlayan sanatçı, 1986 yılında Londra’da görücüye çıkarttığı Bernstein’ın Serenade adlı eseri ile inanılmaz olumlu eleştiri aldı ve kendisi bir anda klasik müzik platformunda reformcu olarak adlandırıldı. 2000 yılında Vivaldi’nin “Mevsimleri”ni ve Astor Piazzolla’nın “Buenos Aires’te 4 Mevsim”ini kendi içlerinde harmanlayıp “8 Seasons” (8 Mevsim) CD’sini yayımlayan bu eşsiz kemancı, klasik müziğin sınırlarla çevreli olmadığını aksine geniş bir vizyona sahip olduğunu gösterdi. Burada önemli olanın cesur olup müziğe bütünsel bir hâkimiyet kurmak olduğunu üretimleri ile gösterdi.

Kremerata Baltica Dünya çapında bir kemancı olan Kremer, kısa bir sure sonra tüm dünyayı dolaşmaya başladı ve olabilecek en meşhur konser salonlarında konser verdi. Kendisini izleyen her müzikseveri büyülemeyi başaran kemancı, bu süreç içerisinde Leonard Bernstein, Herbert von Karajan, Christoph Eschenbach, Nikolaus Harnoncourt, Lorin Maazel, Riccardo Muti, Zubin Mehta, James Levine, Valery Gergiev, Claudio Abbado ve Sir Neville Marriner gibi zamanımızın en meşhur orkestra şefleri ile çalışma imkânı yakaladı.

Kremerata Baltica Alışılmışın dışında çok geniş bir repertuara sahip olan kemancı geleneksellik çerçevesinde her çaldığı besteyi bir çağdaşlık formatında yansıtmayı başardı. Son otuz yılda Kremer’in çağdaş bestecilere katmış olduğu değer ve heyecan hiç kimse ile kıyaslanamaz. Aynı zamanda inanılmaz üretken olan sanatçı yaklaşık 100 albümden daha fazla kayıtta fiilen yer aldı. Bu kayıtların bir çoğu sanatçıya uluslararası saygınlık ve ödül getirdi. Bu ödüllerin arasında en dikkat çekenleri ise “Grand Prix du Disque”, “Deutscher Schallplattenpreis”, the “Ernst-von-Siemens Musikpreis”, the “Bundesverdienstkreuz” ve “Premio dell’Accademia Musicale Chigiana”.

Kremerata Baltica Bu zaman sürecinde Gidon Kremer tek başına solo çalışmalar yapmanın pek yaratıcı ve kalıcı olmadığına karar verdi ve bundan dolayı Almanya’da kurduğu vakıfla Lituanya, Estonya ve Latvia gibi Baltık ülkelerinden gelen çok yetenekli genç öğrencilere burs vermeye başladı. Bursu hak eden bu genç müzisyenler ile birlikte ise yeni bir maceraya atılmaya karar veren Kremer, 1997 yılında kendi adından esinlenerek Kremerata Baltica adlı bir topluluğu oluşturmaya karar verdi. Böylece hem ideolojisini hem de müzik aşkını genç sanatçılara devredecek ve klasik müzikte yeni bir kapı açacaktı.

Kremerata Baltica Kendisine 50. yaş doğum günü hediyesi olarak öngördüğü, Gidon Kremer’in Kremerata Baltica projesi, ilk başlarda sanatçının yoğun turnelerinden arta kalan zamanı farklı ve yeni bir uğraş ile doldurmak için hayata geçirildi. Fakat söz konusu oda orkestrası birlikte çalmayı sürdürdükçe kendi niş tarzını daha somut bir biçimde vurgulamaya başladı. İlk başlarda projenin hakkında bazı kafalarda soru işaretleri oluşmuş olsa bile zamanla Baltık ülkelerinden gelen müziksel kalitenin bir yansıması olarak önemi anlaşılmaya başlandı. Zira proje sayesinde Estonya, Latvia ve Lituanya’dan çıkan müzisyenler hakkında tüm dünyanın duyarlılık seviyesi artmaya başladı. Zaman geçtikçe Kremer projesine daha fazla zaman ayırır oldu ve aynı zamanda taze, ulaşılabilir programlamasıyla yeni bir profil yarattı.

Kremerata Baltica klasik müziğe getirdiği yenilikçi yaklaşım ile tanınmaya başladı. Baltık’lardan gelen müziksel kalitenin doruğunu temsil eden yirmi yedi kişilik ekip, kısa sürede Viyana’dan Moskova’ya, New York’tan Salzburg’a kadar klasik müziğin en önemli şehirlerinde yok satan konserler vermeye başladı. Bunu daha sonra Schleswig-Holstein, Verbier, Dresden, Baden-Baden ve Montpellier gibi prestijli festivaller takip etti. Bu kadar genç bir ekibin böylesi prestijli festivallerde peş peşe yer alması ise müzikleriyle yarattıkları yenilikçiliğin dünya müzik kritikleri tarafından hakkıyla algılanmasından kaynaklanıyor elbette.

Amatör ve mutlak kulak sahibi insanların birlikte dinlemeye tahammül edebildiği belki de tek kemancı olma özelliği taşıyan Gidon Kremer ve ekibi, klasik müzikte önemli bir yere sahip olan bilindik eserlere farklı ve yeni yaklaşımı ile ünlendi. Müziğin en saf formunu ortaya çıkartması ile tanınan Kremerata Baltica, çok tanıdık melodileri fevkalade yorum kabiliyetti ile kendilerine özgün bir kalıba sokma yeteneğine sahip. Gelenekselliğe ve kuramlara karşı çıkan ekibin yaş ortalaması 22 olup her ne kadar ağırlıkta Gidon Kremer şefliğinde konserler verse bile, dönem dönem günümüzün en önemli sanatçı ve şeflerine de eşlik etti. Bu kadar müziksel çeşniliğin içerisinde ekip kısa sürede olgunluğun sınırlarına süzüldü.

Saf teknik anlamda Avrupa’nın en üst sınıftaki oda orkestrası olarak adlandırılan ekip, kısa bir süre sonra Nonesuch müzik şirketi ile bir anlaşma yaptı. Böylece grubun eşsiz mucizesi sadece konserleri ile sınırlı kalmayıp ardı ardına gelen albümler ile ölümsüzleşti. Bu çalışmaların arasında en dikkat çekeni 2002 yılında Grammy ödülüne layık olan “After Mozart” adlı çalışmaları oldu. En son çalışmaları “Russian Seasons,” (Rus Sezonları) ise geçtiğimiz yıl raflarda yerini aldı.

Ülkemizde önceden verdiği konserlerle tanınıp, eski dönemde yaptığı Barok kayıtları, Arvo Part ve Astor Piazzolla gibi sanatçıların eserleri üzerine yaptığı yorumları ile oldukça sevilen Gidon Kremer, bu defa karşımıza genç yeteneklerden oluşan Grammy ödüllü Kremerata Baltica adlı ekibi ile çıkacak. Mercedes-Benz Türk AŞ sponsorluğunda gerçekleşecek konserde Beethoven’in Re Majör Keman Konçertosu, Argo Pakt ve İngiliz besteci Britten’in eserleri kulaklarımızı şenlendirecek. Zamanımızın en üretken, yaratıcı ve hakkıyla en prestijli kemancısını bir araya getirdiği ekibi ile izlemek ise biz klasik müzik severlere farz.

Originally posted 2010-01-26 09:02:46. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud