***Arşiv

KARALAMALAR

This category contains 308 posts

Mich Gerber: Yayların Sonsuzluğa Yolculuğu

070_michgerber_a_jaquemet_g_2008 Çift-bas (Doublebass) çoğumuzun pek aşina olmadığı bir enstrüman. Özellikle ilk duyulduğunda klasiklik kokan bir çalgı, ancak Mich Gerber bu enstrümanın tellerini gitmedikleri esnekliklere uzandıran, bir solo enstrümanı olarak yeni müzik parantezlerine ulaştıran bir sanatçı. Yapmış olduğu müzik, caz kategorisinde değerlendiriliyor olsa bile aslında cazın oldukça uzağında. Cazın üvey evladı gibi, çok farklı ancak ucundan elini tutan bir tarz olarak değerlendirilebilir. Mich Gerber’in yarattığı müzik bir “füzyon”, caz, klasik müzik ve teknolojinin özel el hüneri ile birlikte karıştırılıp zevkimize sunulduğu bir sıcak müzik çorbası sanki. Çıkış noktası ve öğrenimi klasik müzik olsa da, bir döneminde klasik caz dâhil birçok müzik türevlerinin ilk dönemlerinde gezinse de, son zamanlarda yaptığı çalışmalarıyla sanatçı tamamen kendine özel bir tarz oluşturmuştur.

027_michgerber_a_jaquemet_g_2008 Annesi bir organist, babası ise bir kemancı olan Mich Gerber zaten gözlerini müzikli bir ortama açmış. Double-bas ile ilk buluşması ise Bern’deki Müzik Konservatuarı’nda olmuş. Sonra Bern Senfoni Orkestrası ile double-bas çalmaya başlayan sanatçı zamanla farklı müzik tatlarına açlık duymaya başlamış. Bir dönem serbest olarak değişik oluşumlarda çaldıktan sonra istediği farklılığa ulaşabilmek için kendi başına yola devam etmesi gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucu olarak birbirini takip eden birkaç yıl Avrupa, Afrika ve Amerika’da seyahat etmiş. Bu seyahatleri boyunca gelen ilhamlarla double-bas’ini farklı yorumlama yöntemlerini geliştirmiş. Sonuçta amacı hep kendine özgün müzik kulvarını yaratmak olmuş. Sonra canlı sampling yöntemini keşfedince solo kariyerine resmen başlamış.

Uzun emeğinin ve azminin ödülü olarak ilk albümü “Mystery Bay” piyasaya çıkmış. Albümün almış olduğu sessiz olumlu eleştirilerden sonra kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğini araştırmış ve tam bu noktada davulcu Gert Stäuble ile tanışmış. Stäuble’nin katkısı ile Gerber’in kendine has müziği davul ile tanışmış ve bir üst kademeye ulaşmış. Sonra ekibe dahil olan DJ Dustbowl ile Montreux Caz festivali başta olmak üzere birçok konser vermişler. Bu arada müzik sessiz sessiz gelişmeye devam etmiş.

1600-23a Gelişme süresince Gerber müziğinde insan vokalinin eksikliğini hissetmiş olmalı ki bir sonraki albümü “Amor Fati”de İngiliz sanatçı Imogen Heap ile çalışıp birkaç parçasını seslendirmesini istemiş. Sonuç mükemmel bir uyum!

Kendine özgü sampling tekniği ile Mich Gerber soyut melodik parçacıkları konser sırasında programlayıp, klasik müzik unsurları ve çağdaş elektronik melodileriyle aynı elekten geçiriyor. Yakaladığı büyüleyici tekrarlayan melodi kuşakları ile inanılmaz bir performans canlılığını avuçlayan Gerber, resmen ufak bir oda orkestrasında kendi kendine eşlik ediyor.

Zamanla pikaplar bu muhteşem performansların vazgeçilmez üyesi oldular ve yarattıkları cızırtılar ile Gerber’in müziğine çeşnilik katıp uçsuz bir duygu yoğunluğu oluşturdular. Mich Gerber ise tüm bu müziğin ağırlığı altında kontrbasıyla büyüleyici bir şekilde dans ediyor.

Tüm çalışmalarında görüleceği gibi basamak basamak Mich Gerber’in müziği bir oluşuma girip kendisine bir kişilik kazanmış.

Canlı sampling sonucu çıkan tekrar model ses ve oryantalliğe olan ilgisinden dolayı Mich Gerber Doğu’da daha fazla konserler vermeye başlamış. Zaten bunun sonucu olarak da İstanbul’a sık sık uğramış (2 defa Babylon / 1 defa Aksanat). Bu ziyaretlerinden bir seferinde tanıştığı Arkın Allen (Mercan Dede) ile inanılmaz bir paralellik yakalayıp sihirli bir müzik bahçesine girmişler. Bunun meyvesi olarakta Montreux Caz ve Fransa’daki “Jazz à Vienne” gibi festivallerde inanılmaz performans sergilemişler.

Bu işbirliğine şahsen 27 Eylül 2002 akşamı Babylon’da vermiş olduğu konserde şahit oldum. Babylon normalden daha az kalabalıktı ve aslında bu sakinlik hem ortam hem de müzik için biçilmiş kaftandı. Mich Gerber ve Mercan Dede sahnede buluşması beni ve o gece orada olan tüm müzikseverleri başka bir boyuta götürdü. Mich Gerber boyutu olarak isimlendirebileceğimiz bu yer müzik ruhunuzu bedeninizde ayırıyor.

007_michgerber_a_jaquemet_g_2008

Picture 1 of 10

Gert Stäuble (prodüktör) ve Oli Kuster (Klavye ve elektronik) oluşumu ile üzerinde çalıştığı yeni albümü “Tales of the Wind” 2004 Eylül ayında zevkimize sunuldu. Bu defa yeni albümde Mich Gerber’e eşlik eden sanatçıların sayısı biraz daha artmış. Örneğin gitarda Luk Zimmermann, iki parçada vokallerde çok uzun zamandan beri sesinden büyülendiği Jaël, udda Mısır’lı Ahmad El Sawy ve Bansuri’de Hintli Sujay Bobade müzik rüzgârları ile albümü süslemişler. Bu albümde Mich Gerber sisli, mistik bir ortamda bize Doğu’dan gelen ezgi rüzgârlarıyla süslenmiş, rock ile dövülmüş, klasik müzik ile yumuşatılmış ve teknoloji ile kıvamına getirilmiş bir müzikal sergilemekte. Albüm dinlendikçe oturacak ve içimizde bir yerlerde kalacak düzeyde çok başarılı.

Sanatçının en son üretimi olan “Wanderer” ise 2008′in sonlarında raflarda yerini aldı. Sanatçının bir sonraki evresini yansıtan bu 12 parçadan oluşan organik yapı yine klasik ezgileri ihtiva etmesinin yanı sıra bir sonraki adımında habercisi.

Wanderer – 2008
01. Eros
02. Exodus
03. Zervreila
04. By your side
05. Valse
06. Force of the universe
07. Adagio
08. Choral
09. Simple note
10. Anima
11. Finn
12. Calm

Tales of the Wind -2004
01. Shamal
02. You remain
04. Asaia
05. Stop Crying
06. Haboob
07. Levanto

Endless String – 2003
01. Unda
02. Zumurud
03. Sirens call
04. Lament
05. Embers of love
06. Eventide
07. There’s more to life than this
08. Mare
09. Arpeggio
10. Luv
11. Delta

Amor Fati – 2000
01. Embers of Love
02. Paradiso Perduto
03. Mare
04. Hymn
05. Sirens call
06. Encore
07. Luv
08. The Dream of Avabi
09. Well now
10. Delta

Mystery Bay – 1997
01. Unda
02. Zumurud
03. Lament
04. Issa
05. Bengeria
06. Eventide
07. Djin
08. Qishm
09. Arpeggio
10. Marinda
11. Dimi
12. Fathom

Mich Gerber & Gert Stäuble-Unda from GORSELCOZUM on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Miriam Makeba: Mama Afrika

Geçtiğimiz yılın sonralarında Güney Afrika’nın en önemli ve büyük kadın sanatçısı olarak kabul edilen Miriam Makeba hayata gözlerini yumdu. Dünya Müziği tarzına çok fazla aşina olmayan Türk basını bu haberi minimumlarda, hatta hiç denebilecek kadar az duyurdu. Oysa bu efsanevi müzik çınarı Güney Afrika’nın ayrımcılığının yanı sıra tüm haksızlıklara karşı çıkan en büyük sesti.

10 Kasım günü Güney İtalya’da yer alan Caserta kasabasındaki Castel Volturno’da verdiği konser sonrası sahneden inerken kalk krizi geçirip hayata gözlerini yuman Miriam Makeba, Johannesburg’e yakın bir kasabada 1932 yılında doğdu. Sanat kariyerine 1954 yılında The Manhattan Brothers ile atılan sanatçı, daha sonra The Skylarks’ın bünyesine dâhil oldu. 1960’da ayrımcı Güney Afrika hükümeti Makeba’nın ülkeye giriş yapmasını engelledi ve sanatçı hayatının geri kalan büyük bir bölümünü sürgünde yaşayarak geçirdi. Değeri bilinmeyen sanatçının elbette değerini bilen vardır zihniyetinden yola çıkarak yaklaşık on ülke Makeba’ya onursal vatandaşlık verdi. Yurtsuz kalan sanatçı hiç yılmayıp kendini müziğine ve meselesine adadı ve peş peşe başarılı çalışmalar üreterek dünyaya kendini kabul ettirdi.

Caz, blues ve geleneksel Güney Afrika müzik tarzlarını harmanlamasıyla tanınan sanatçı parçalarında kullandığı yerel Xhosa dili ile dönemin anti-ayrımcı zihniyetine karşı en büyük direnişçisi oldu. 1974 yılında efsanevi “Rumble In The Jungle” projesi bünyesinde Muhammed Ali ve George Foreman ile birlikte yan yana yer aldı. Ayrıca Paul Simon’un kariyerinin hortlamasına vesile olan 1987 tarihli “Graceland” albümünün dünya turnesinde bulundu. Bu süreç zarfında yaklaşık 20 gözde parçaya imza attı ve bir Grammy ödülü ile taçlandırıldı.

Zamanla Mama Afrika olarak tanınan Miriam Makeba, Nelson Mandela’nın serbest bırakılmasıyla birlikte 1990’da vatanına geri dönebildi ve o dönemden beri de Nelson’un en büyük destekçisi oldu. İnsanlık haklarının çiğnendiği her yerde mantar gibi bitmeyi başaran sanatçı tüm negatifliğe sıcak müziksel ritimleri ile karşılık verdi. Sanatçı son saatlerini geçirdiği Castel Volturno konserinde ise yine bir ayrıma karşı gelmek için sesini yükseltiyordu. Bu defa konu mafya tarafından ciddi ölüm tehditleri alan, yakın zamanda filmi çekilen, Gamorrah romanının yazarı Roberto Saviano idi. Makeba, yetmiş altı yaşında olmasına rağmen hala haksızlıklara karşı duran sağlam bir savaşçıydı ve her zaman olduğu gibi şarkı söyleme yeteneğiyle tüm sorunlu konuların altını çiziyordu. Güney İtalya neresi Güney Afrika neresi diye düşünebilirsiniz ancak dünya vatandaşı olmak bu işte, elinde var olan en büyük kozu sorumluluk alarak sürdürüp diğer insanların sesi olabilmek, sorunları algılayabilmek, algılatabilmek. Miriam Makeba dünyada olup biten tüm haksızlıklara karşı algı duyusunu sonuna kadar açan ve imkânları çerçevesinde hep destek olan Afrika’nın en büyük divası idi.

Sanatçının ölüm haberiyle birlikle Güney Afrika’da iki gün resmi yas ilan edildi. Dışişleri bakanı Nkosazana Dlamini – Zuma’nın yaptığı yazılı açıklamada “Zamanımızın en büyük kadın sanatçılardan biri olan Makeba’nın sesi kısıldı” cümlesini kullandı. Ancak en önemli açıklama Nelson Mandela’nın kendisinden geldi: “Güney Afrika’nın şarkılarının First Lady’si gerçekten Mama Afrika lakabını sonuna kadar hak etti. O bizim meselemizin ve genç ulusumuzun annesiydi. Son saatlerini sahnede geçirmiş olması çok anlamlı zira o diğer hayatların yüreklerine şenlik katan ve iyilik dağıtan bir elçiydi.” Hiç şüphesiz Dünya Müziği de bir efsanesini daha kaybetti…

Mariam Makeba’nın Kaçırılmaması gereken Albümleri:
Pata Pata (1983 / Sangoma (1998) / The Guinea Years (2001) / The Best Of The Early Years (2003) / The Definate Collection (2002)

Miriam Makeba : Hommage from jlouis rochard on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Julian Gaskell and his Ragged Trousered Philanthropits

julian-gaskell-and-his-ragged-trousered-philanthropits Akılcı, teatral, matrak ve insancıl. Bol akordeon, arka planda fışkıran ritimler, haykıran nakaratlar, biraz klezmer, biraz banço ve biraz cümbüş Hepsi uzun uzadıya giden Julian Gaskell and his Ragged Trousered Philanthropits adlı ekibin kısa bir tanımı.

julian-gaskell-and-his-ragged-trousered-philanthropits2 Bir işyerinde kapitalizmin nasıl işlediğini anlatan ‘The Ragged Trousered Philanthropists’ (RTP) adlı eserden adını alan ekip tahmin edeceğiniz üzere emekçilik, sosyalizm ve devrimsel temalara çok yakın. Kapitalizmin karanlık çıkmaz sokağını gören Julian Gaskell her şeyin çok geç olmadığını ve tünelin sonunda hala bir ışık bulabileceğimizi savunuyor. Bunu da sayfalarca kelam kalabalığı yapacağına en ulaşılabilir yol olan müzik ile yapıyor.

Dört kişiden oluşan ekip, Britanya’nın pek bilinmeyen bir köşesi olan Cornwall’dan çıkıp gelen bir garaj, punk ve folk grubu. Britanya’nın, Polonya’nın ve Çek Cumhuriyeti’nin aklınıza gelebilecek en karanlık barlarında müzik yapmaya başlayan JGAHRTP 2006’dan beri müzik camiasında fiilen var. Müzikleri zamanla sakin ince folklorik bir yapıdan dinleyeni havaya kaldıracak bir enerji patlamasına dönüştü. Doğu Avrupa Çingene Bohemya’sının İspanyol ve Latin ezgileri ile bir araya geldiği müzik ekibin en önemli markası. Grubun kendine özgü aykırı ve sivri duruşu ise önceden duyulmamış bir paralelliğe sokuyor dinleyeni.

julian-gaskell-3 Ekibin müziğinde biraz Gogol Bordello ve biraz Devotchka  ayak izlerine tanık olmak mümkün. Mutlak ritim tutturan, şiirsel sosyalizm atmosferi ile savrulan müzik ,isçi haklarını ve savaşını hala canlı tutma çabasında.

Doğu Avrupa’nın derin tematik folk müziğinden etkilenen ekip yuppiler, barlar, romantik romanlar gibi aşina olmadığımız konuları içeren kavranamaz bir dilde (tahminen Doğu Avrupa menşeli) eğlence ve baskınlık arasında uyumlu bir denge sağlıyor. Tek kelime ile Bourbon’a bandırılmış taşlamalı esprili Çingene punk müzik kulvarında süzülen JGAHRTP’nin 2009 tarihli “Here The Brute Harpies Make Their Nests” adlı çalışması ile birlikte toplam 2 albümü var. Yeni çalışmasında ekip adeta kendi taraflarına doğru gelen her melodiyi sünger gibi emip çaldıkların ön dört farklı enstrüman ile kişisel süzgecinden geçirip  bireysel yorumunu üretiyor.

julian-gaskell Bu ufak dörtlünün nesi sevilmez ki? Coşturucu, kusursuz sözler, kalıbına sığmayan melodiler, dinleyene aktarılan elektrik, inanç ve direniş hepsi bir arada, aman dikkat normalde bu unsurların ikisini bile bir araya getirmek günümüz müzik camiasında bir şaheser olarak lanse edilmekte….

Julian Gaskell – Yuppie Flats from RouteNote on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Arşiv

Slideshow

Zekeriya S. Şen Foto

    http://zekeriyassen.tumblr.com/post/1057719588http://zekeriyassen.tumblr.com/post/1056942479http://zekeriyassen.tumblr.com/post/1053556632http://zekeriyassen.tumblr.com/post/1047387720

Better Tag Cloud