// Arşiv

KARALAMALAR

This category contains 481 posts

Gogol Bordello: Çingene Punk

Eski Sovyetler Birliğine bağlı Ukrayna’nın Kiev kentinin ilk elektrogitar sahibi olan, Rock’n'Roll müziği için eğitimini yarıda bırakan, işinden ayrılan ve hatta özgürlüğünden feragat eden bir baba. Bu, Avrupa’yı kasıp kavuran “Çingene Punk” müziğinin en başarılı temsilcilerinden birisi olan Gogol Bordello ekibinin solisti Eugene Hütz (tam adı Yevhen Hütz) için Rock’n'Roll’un tanımı. Çünkü Rock’n'Roll onun için hiçbir zaman uzun saç ve yüksek gitar melodileri olmadı. Onun için Rock’n'Roll, adım atılmamış alanları keşfetmek için açılan isyankâr bir kapı oldu. Bu zorbalık ile yetinmeyen sanatçı büyüdüğü çingene ve kabare müziği ile Rock’n'Roll’u harmanlayıp yakaladığı “Çingene Punk” olarak sınıflandırılan müzik türünü tüm dünyaya tanıttı. Sanatçının amacı dinleyenleri ile birlikte farklı müziksel atmosfer keşfine çıkmak. Bu tür bir yaratıcı damara denk gelmek öncelikle cesaret, azim ve her şeyden öte geniş görüş isteyen bir nitelik.

Müziğin isyankâr yönüne inanan karizmatik Eugene Hütz (aynı zamanda DJ Hütz olarak da biliniyor), 1993 yılında Çernobil felaketinden sonra A.B.D.’ye göç etti ve kendisi gibi Doğu Avrupa ülkelerinden göç etmiş olan bir müzik ekibi kurdu. İlk başta adına “Flying Fuck” adını verdikleri grup tanınmaya başlayınca genel ticari ahlak kurallarına uyarak adını “Gogol Bordello” olarak değiştirdi. New York’ta ikamet eden grup, üst üste verdiği azgın konserler sayesinde piyasanın klişe eğilimine sistematik olarak karşı gitti. Bu, onlara New York’un fenomen alternatif grubu unvanını kazandırdı. Akordeon, kemençe, elektrogitar ve bateri melodilerini Rock’n'Roll, kabare, punk ve çingene müziği türlerine işleyen ekibin ses sentezi velveleli, çok sıcak, melodik ve kıpır kıpır isyankâr olarak sınıflandırılabilir. Bir noktada Iggy Pop’un Kafka ile buluşması nasıl olurdu sorusunun cevabı gibi.

Gruba olan yoğun ilgi solist Eugene Hütz’un Kill Your Darlings, Kill Your Idols ve en son olarak Jonathan Safran Foer’ın romanında sinemaya uyarlanan Everything Is Illuminated filminde Elijah Wood’un yanında rol almasına neden oldu. Gitarist Vlad Solofar, akordeoncu Sahsa Kazatchkoff, baterist Eliot Fergusen ve kemençeci Sergei Riabtsev’den oluşan Gogol Bordello ilk albümlerini, kuruldukları tarihten tam altı yıl sonra, 1999 tarihinde, “ Voi-La Intruder, ” adı altında Nick Cave & the Bad Seeds ‘in bateristi Jim Sclavunos yapımcılığında çıkarttı. Kısa bir süre sonra Solofar ve Kaztchkoff yerlerini akordeoncu Yuri Lemshev, gitarist Oren Kaplan ve saksafoncu Ori Kaplan’a bıraktı. Kaplan’ların arasında bir bağ yok. New York’un Bulgar ve Ukraynalı tavernalarında çalan grup kendisine sağlam bir hayran kitlesi yarattı. Bu hayran kitlesi sadece göçmenlerden değil aynı zamanda Amerikalılardan oluşmakta. Her gece müzik ile kırılan sayısız tabakların arasında Gogol Bordello’ya olan ilgi arttı ve bundan dolayı doğan arz talep sonucu grup 2002 yılında yeni çıkarttıkları “Multi Kontra Culti vs. Irony” albümlerinin tanıtımı kapsamında uzun bir Avrupa turnesine çıktı. Bu, grubun müziğini tamamen yeni bir dinleyici ile tanıştırdı. 2004 yılında gelen “J.U.F” (Jewish-Ukrainishe-Freundschaft / Musevi-Ukraynalı-Arkadaşlık) albümleri Arap programcı Tamir Muskat işbirliği ile gerçekleşti. Altı parçadan oluşan “East Infection” (Doğu Enfeksiyonu) EP’si 2005 yılının ilk yarısında çıktı ve grubun bu süreç içerisinde ne kadar küreselleştiğini gösterdi. 2005′in son yarısında gelen en yeni çalışmaları “Gypsy Punks Underdog World Strike” (Çingene Punk, Mazlum Dünya Grevi) grubun ilk defa uluslar arası normlara uygun 15 parçadan oluşan ve yaklaşık bir saatin üstünde olan albümü.

Alternatif rock’un babası olarak nitelendirilen Steve Ablini liderliğinde kaydedilen albüm, muhalif sarhoş devrimcilerin orijinal bestelerinin bir araya toplandığı bir çalışma. Albümün ana teması: “hayat kısa ve genelde zor, kaybedecek zaman yok. Onun için istediğin gibi yaşama hakkını sonuna kadar savun.” Manhattan’ın Doğu bölgesinden Çeçenistan’ın soğuk ara sokaklarına dinleyeni sürükleyen albüm göçmenlerin marşı olacak nitelikte. Zaman zaman Slavca söyleyen The Pogues’u andıran Gogol Bordello, dinledikçe keyif alacağınız, keyif aldıkça içinde yer alan gizli mesajları algılayabileceğiniz bir kültür çakışması. “Bir dakikada 60 devrim / Bu benim normal hızım / O halde bununla nasıl yaşamamı beklersin? / Tüm alarmları çalmadan / Çar’ları devirmeden / Barları boşaltmadan / Bir dakikada 60 devrim / Bu benim normal ihtiyacım” sözlerini içeren albümün en kuvvetli parçalarından biri olan ’60 Revolutions’, (60 Devrim) aslında Gogol Bordello’nun meselesini tam olarak açıklıyor. Yine reggae, hip-hop, punk, rock’n'roll, rap ve çingene müziğinin karışımı olan albüm, Steve Ablini’nin hünerli elleri sayesinde diğer çalışmalarına kıyasla çok daha kalitesi ile sırıtıyor. Gogol Bordello’nun yüreğini bu albüme akıttığı hissediliyor. Bu sıcaklık diğer albümlerde o kadar ön planda değildi. Albümde yer alan anlamadığımız farklı diller (Slavca, Rusça, İspanyolca) ise aynı hissi yansıtmakta. İlk dinlemede, karmaşık ve duygusal yönden ham olarak algılanabilen albüm, özünde tecrit edilenlerin isyanı. Hayatımızın her hangi bir noktasında mutlaka ayrıma maruz kaldığımızı düşünürsek bu albüm benim, senin, onun, hepimizin sesi.

Gerçekten küresel bir albüm olan “Gypsy Punks Underdog World Strike” paranoyak Amerika ve dünyadaki ezeli göçmen meselesi etrafında kentsel ve sosyal hayatı özetleyen lirik ve müziksel bir şölen. Müziğe ve hayata olan aşk, albümün her melodisinde yer alıyor ve bu tüm dillere aynı şekilde çevriliyor. İyimserliğin hâkim olduğu albüm ne yazık ki ülkemizde çıkmadı ve şimdilik çıkması çok düşük bir ihtimal. Müzik avcılarının bu grubun müziğine bir şekilde sahip olması şiddetle önerilir. Birebir Gogol’un Palto öyküsünden çıkan Gogol Bordello, sadece çingene ruhundaki ateşi değil herkesin içindeki ruhu yaşam gibi alevlendiriyor.

Originally posted 2009-12-31 08:02:45. Republished by Blog Post Promoter

CocoRosie: Gotik Bir Öykü

Hep farklı müzik türlerine açık olmaya çalışırız. Bazen, önümüze ayaklarımızı yerden kesen bir grup çıkar, bazen de ikinci parçasına kadar dayanamadığımız korkunç bir çalışma. Ama önemli olan şey, hep bir arayış içinde olmamız, çünkü bir gün nerden ne çıkacağı hiç belli olmaz. İşte; New Yorklu (yarısı Cherokee soyundan gelen) Casady kardeşlerden oluşan CocoRosie de farklı bir arayışa girdiğinizde karşınıza çıkabilecek güzel sürprizlerden birisi. Yaptıkları müzik alışkın olduğumuz ana müzik akımından oldukça farklı, hatta zaman zaman rahatsız edici, ancak dinledikçe bu kız kardeşlerin yaptığı deneysel melodi sentezinin özünde ne kadar sıcak ve yaratıcı olduğu fark ediliyor. Bu yıl 5-16 Temmuz tarihlerinde düzenlenen İstanbul Caz Festivali kapsamında CocoRosie’nin 12 Temmuz akşamının programını kapatmış olması oldukça heyecan ve gurur verici. IKSV’nin alternatif akımdan olan bu sessiz sedasız orijinal ikiliyi bulup Türk müzikseverler ile buluşturuyor olması ayrı bir teşekkür hak ediyor.

Yıllar önce birbirinden ayrılan Casady kız kardeşler tamamen farklı hayatlar sürdürürken, bir gün birbirlerini Paris’te bir banyoda bulmuşlar. Sonsuz yağmur ve karanlık havanın yoğunluğu altında, birbirlerini yeniden keşfeden Sierra ve Bianca kardeşler, bu süre zarfında yıllar boyunca sakladıkları müzik birikimlerini işlemeye başlamışlar. Böylece CocoRosie isimli grup doğmuş.

Sierra (Vokal/gitar/flüt) ve Bianca (vokal/vurmalı çalgılar), 2004 yılında Paris’teki evlerinin banyosunda kaydettikleri La Maison de Mon Reve (Benim Hayal Evim) albümleri ile ilk defa görücüye çıktılar. Touch & Go etiketi ile çıkan albüm, farklı sözleri, ucube ve gotik ses süzmesi, yanıltıcı masumiyeti ve sakinliği ile alternatif müzik dinleyenlerin dikkatini çekti. Devendra Banhart ve Bright Eyes gibi sanatçıların alt grubu olarak sahne alan CocoRosie, kendisine az, ancak sadık bir dinleyici kitlesi oluşturmayı başardı. Bu ilgi karşısında Casady kardeşler hemen kolları sıvayıp yeni çalışmalarına hız verdi.

Yeni albümleri Noah’s Ark geçtiğimiz yıl yine Touch & Go etiketi ile piyasaya çıktı ve bekleyenleri tarafından coşkuyla karşılandı. Sürrealist bir müzik kutusu portresi çizen albüm, gücünü hamurunda yer alan karanlık, ürkütücü ve fantezi temalı melodilerinden almakta. Devendra Banhart ve hakkıyla geçen yıl Mercury ödülü alan Antony & the Johnsons’dan bildiğimiz Antony ‘nin Noah’s Ark ‘a katkıları ise ayrı bir heyecan yaratmakta. Özellikle Antony ‘nin Beutiful Boyz parçasında arka planda süzülen akustik piyano melodileri üzerindeki kusursuz mırıldanmaları ve sözleri tüylerinizi diken diken edecek kadar garip ama bir o kadar da büyüleyici. Devendra Banhart’ın Brazilian Sun parçasındaki mistik İspanyolca sözleri CocoRisie’yi gotik fantezi diyarlarına sürüklemekte. Kazandıkları cesaret ile Casady kardeşler yavaş yavaş dünya görüşlerini Noah’s Ark albümünde ortaya koymaya başladılar. Özellikle feminizm, eşitlik ve politik düşüncelerini damla damla parçalarının içine dinleyeni rahatsız etmeyecek şekilde damlatmışlar. Albümde yer alan diğer parçalardan South 2nd ve The Sea Is Calm ise kız kardeşlerin vokal eğitimlerini göğüs gere gere sergiledikleri eserler.

İlk albümün farklılığı ile büyülenenler bu albümde büyünün devam ettiğini görecekler. CocoRosie’yi bu albüm ile tanıyacak olanlar ise, karşılaştıkları yeni ses sentezleri sayesinde kesinlikle sihrin etkisi altına girecek. Arp ile oyuncak seslerini, cep telefonu melodileri ile müzik kutusu tınılarını, patlayan mısır sesleri ile inleme seslerini küçücük odalarda lo-fi kalitesinde sentezleyen CocoRosie, ahenksiz ses diyarına girmekten bir an olsun çekinmemiş. CocoRosie için Noah’s Ark, mantıklı bir ileri adım. İlk albümlerine kıyasla melodi, vokal çiftleşmesi ve ses düzenlemesi konusunda daha soyut bir deney.

Rock, blues, caz, hip-hop ve her türlü ses sentezini kişisel bir estetikle bir araya getiren kardeşler, minimal sanatla yoğunluk, ses ile sessizlik arasındaki sınırlarda süzülüyor. Kendi emekleri ile normal müzisyen olmanın ötesinden kendilerine has niş sanatçı olma yolunda ilerleyen bu cesur ve yaratıcı zamane ozanların özellikle konserleri sürprizlerle dolu. CocoRosie’nin besteleri , zamanı umursamayan, sade, temel ses öğelerin, karışık sözlerin, töresel müzik eşliğinde evlendiği enstrümanların bir şöleni. CocoRosie sıkılgan bohem hayat anlayışı ve amansız deneyleri ile her zaman dinleyenlerini polarize etmeyi başarmıştır, onların dünyasında yeterli bir zaman geçirirseniz ayrılmak istemeyebilirsiniz.

Böyle bir gruba, Emek sineması gibi önemli bir mekân da (daha iyi bir yer düşünülemezdi) ev sahipliği yapıp konserini izleyecek olmamız ise hiç kuşkusuz

Originally posted 2009-12-25 08:31:16. Republished by Blog Post Promoter

Batı Sahra’nın Yeni Sesi: Aziza Brahim

Aziz Brahim - mi canto

Aziz Brahim - mi canto

Batı Sahra’da var olan diaspora toplumunun en ilginç özelliği Sahwawi kültürünün burada bulunan sığınma kamplarından filizlenip dünyaya yayılmış olması. Kamplarda sürgünün sağladığı anormal koşullar altında eski bir gelenek tamamen yeni bir çehreye büründü. Geleneksel kültür kendini yeniden tanımlayıp modern dünyanın gelişimine ve politikasına adımlarını uydurdu. Bunun en güzel göstergesi hiç şüphesiz Sahrawi müziğinde sergilenmekte.

Bölgedeki en belirgin müzik türü yüz yıllardan beri var olan Hassani Bedevi geleneksel tarzı. Dinsel temalı bu oluşum komşu ülke Moritanya’da var olan geleneksel tarzın eşdeğer paraleli niteliğinde ancak Batı Sahra’da durum son zamanlarda farklı yönlere sokulmakta. Bölgedeki yoğun politik dalgalanmalardan dolayı (1930′lu yıllardan beri var olan yoğun İspanyol kolonileşmesi, 1975′deki yoğun göç ve savaş ve Cezayir’in kültürel baskıları) Sahrawi Müziği farklı yöne doğru dal açıp ilerliyor ve kendi patikasını çiziyor.

Bu ayrım hiç kuşkusuz büyüleyici bir harmanlama ortaya çıkarttı. Geleneksel Arap, Berber melodileri ve aranjmanları, tüm Arap, Afrika, Batı ve Latin etkisi altında caz, blues ve rock gibi modern tarzların ulusal kültürel anlatı karışımıyla heyecan verici bir tarz ortaya çıkarttı. Uzun yavaş gitar bazlı ritmik işlemelerin en güzel örnekleri Tinariwen (Malili Tuareg müzik topluluğu), Toumast, Tartit gibi toplulukların müziği ile görücüye çıktı. Tüm dünyadan gelen olumlu heyecan verici tepkiler ise beklenmeyen bir sürpriz oldu. Dünya popülerleşmenin körlüğü içince cebelleşirken, genel akımın dışında farklı temalı Sahra müziğini bağrına bastı. İsyan, haykırış, direniş ve dinsel temalı bu müzik çok kısa sürede Batı müzik piyasasına yeni bir hareketlenme ve soluk getirdi. Bu bölgeden yükselen en son ses ise aynı organik yapılandırma içerisinde olan 1976 doğumlu Aziza Brahim.

Aziza Brahim Cezayir’de bulunan bir sığınma kampında hayata gözlerini açan bir Sahrawi şarkıcısı. On bir yaşında Küba’da okumak için burs kazanan Aziza gençlik yıllarının yedisini burada geçirdi. Daha sonra müzisyen olup halkının sesini tüm dünyaya duyurmak için okulu bıraktı ve Batı Sahra’ya döndü. Seksen ülke tarafından resmen tanınan Saharawi Arap Demokratik Cumhuriyeti’nde düzenlenen bir kültürel festivalde şarkı yarışmasında birincilik elde eden sanatçı böylece profesyonel sanat yaşamına adım attı.

Ulusal Sahrawi Müzik Grubu bünyesinde ilk besteleri radyolarda yayınlandı ve bunu Moritanya ve Cezayirde verilen konserler takip etti. Daha sonra bir İspanyol müzik şirketi ile anlaşan sanatçı 1998 yılında şirketin bastığı “Saharauis” adlı toplama albümde yer iki özgün bestesi yer aldı. Parçaların beğeni toplaması sayesinde Aziza bu defa Letyuad adlı bir grup bünyesinde 1998-2004 yılları arasında neredeyse tüm Avrupa’yı turladı. 2005 yılında sanatçı Latin ve caz tarzları arasındaki ilk müziksel harmanlama deneylerini gerçekleştirmek için Yayabo adlı ekibin bünyesine dahil oldu. Böylece Aziza Brahim ilk defa Batı Sahra geleneksel ritimlerini diğer tarzlar ile evlendirdi. Buradan kazandığı tecrübe ile Kolombiyalı, İspanyol ve Senegalli müzisyenlerden oluşan Gulili Mankoo adlı ekibi kurdu ve o dönemden beri Batı Sahra müziksel ritimlerini blues, rock ve folk müzikleri ile işlemeye başladı.

Grubun ilk uluslar üretimi, “Mi Cato” 2009′un ilk haftasında dijital formatta bilumum müzik sitesinde resmi olarak piyasaya sürüldü. Beş parçadan oluşan bu kısa albüm yaklaşık 22 dakika uzunluğunda ve ana teması Sahrawi direnişi. Sahrawi direnişinin 19. yüzyıldan günümüze kadar olan sürecinin sanat tarihçisi Jose Alonso kaleminden ele alındığın yaklaşık 40 sayfalık bir kitapçık (İngilizce, Fransızca ve İspanyolca) ise bu dijital üretimin en önemli cevherlerinden biri.

Aziza Brahim bizlere oradaki müziği getiriyor ve kulaklarımızı aşina olmadığımız ritimler ile tanıştırıyor. Dünya müziğine açık olan her kulağın çok keyifle dinleyeceği bu dijital üretimin kaçırılmamasını öneririm…

Originally posted 2010-12-26 08:38:34. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17200717431http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130

Better Tag Cloud