Bir albümü iyi yapan unsur; sürekli medyada okuduğumuz bol bol “olumlu” pazarlama haberleri, abartılı satış grafikleri veya bir medyatik kişiliğin bu albüm “güzel” demesi, değil! Değerlendirme skalası böyle olmamalı, en azından benimkisi böyle asla olmadı.
Benim için bir albümün iyi olması, içerisinde yer alan parçaların ne kadar çok farklı ruha hitap etmesi üzerine endeksli. Elbette bunu ölçebilen bir değer mekanizması hala üretilmiş değil, ama bunu tartmak o kadar da zor değil.
Bir albümü ele alalım, içerisinde dokuz parça olsun. Sürekli görüştüğünüz arkadaşlarınız, sosyal medyada takip ettiğiniz kişilerin yaptıkları yorumdan o albüm hakkında biraz da olsun fikir sahibi olabilirsiniz. Elbette ilk ve mutlak çıkış noktası sizin kendi müzik ruhunuz. Eğer siz beğenmezseniz zaten kim size doğru bir söz-kelam savursa anlam ifade etmez.
Ancak, beğendiğinizi varsayalım. O zaman algı istasyonlarınızı da açıyorsunuz ve bu albüm hakkında başka kim ne yazmış ona bakmaya başlıyorsunuz. Söz konusu albümde siz 2 parçayı yıpratırcasına dinlerken, bir başka ruhun aynı albümde farklı parçalara aynı muameleyi çektiğini görünce heyecanlanıyorsunuz. Sonra bir başka ruh ve bir başkası…
İşte o zaman bu albümde bir şey var demeye başlıyorsunuz. Bu benim için “iyi albüm” kıyaslama değerlendirmelerinin arasında yer alan bir unsur ve önemli bir paydaya sahip.
Örnek vermek gerekirse; son dönemlerde The Twilight Sad’in “No One Can Ever Know” adlı albümün dinliyorum. İçerisinde yer alan ‘Alphabet’ ve ‘Sick’ parçalarını evire çevire döndürüyorum. Tam kendimi kaptırmışken, bir bakıyorum farklı müzik patikalarında dolaşan yakın arkadaşım ‘Nil’ parçasına hatim indiriyor, sonra bir başkası ‘Dead City’ ve ‘Kill It In The Morning’ parçalarına tapınıyor. İşte bu benim için bir kıstas, göz ardı edemeyeceğim mertebede.
Müzik yapmak isteyen her yeni grup gibi, The Cure’da 1976 yılında nefes almaya başladığında klasik enstrüman üçlüsü olan davul, bas ve gitar ile müzik macerasına daldı. Ancak kullanılan enstrümanlar her ne kadar herkesin ki gibi aynı olsa bile, ürettikleri müzik önceden duyulmamış bir ses şölenine dönüştü. Grubun beyni Robert Smith, arkadaşlarıyla birlikte adeta her enstrümanı gizli kalmış bölgelerine sürüklemeye başladı. Pena vuruşları ile teller gitmedikleri esnekliklere uzandı, aksak ritim ile davul ve zil sesleri The Cure bahçesinde gezmenin zevkine vardı. Müzik anlayışına getirdikleri kuru aranjmanlar, temiz, çok sesli gitar tonları, katı, karanlık, gizemli ve heyecan verici ses, şimdiki çoğu genç alternatif gruplarını ister istemez etkiledi
Elbette The Cure için, yaratılan müzikle birlikte bu yükün asıl ağırlığını çeken enstrümanlar da çok önemli oldu. Hatta ilk başladıklarında bu ağırlığın tamamı enstrümanlar üstünde oldu zira grup elemanları daha kendi tarzlarını keşfetmekle meşgul idi. Ancak zamanla The Cure, enstrümanları kendi tercihleri, müziklerinin akışı doğrultusunda seçmeye başladı.
The Cure macerasına başlarken Robert Smith’in sahip olduğu ilk gitar £20’luk Wollworth Top 20 idi. Bu gitar The Cure’un ilk kayıtlarında hep kendisine eşlik etti. Ancak bira almaktan artan parası olunca kendisine bir Fender Jazzmaster aldı ve bu gitar hala en değerli enstrümanlarından biri. Robert Smith’e göre aklındaki sesi en mükemmel şekilde veren cihazı bu emektar.
Böylece The Cure ile özleşen “The Cure imzası” olarak adlandırılan melodiler doğmaya başladı. Bunlardan en önde geleni ise 6-telli bas sesi. Robert Smith ilk kez “Faith” (1981) bunu keşfetmiş ve mükemmelliğine o kadar inandığından üzerinde hiç oynamayıp neredeyse her albümde kullanmış. Robert Smith kendileri ile özleşen bu sesi, üçlü Boss pedal (dijital gecikme ve vokal), Peavey Ultra Amplifikatör ve 4×12 kabin ile yarattı.
Peavey Ultra amplifikatörler, orta kısım tamamen kapatılmış, bas yarı açık, titreşim sonuna kadar açık ve ton kontrolü ortalarda olacak şekilde kullanılmış. İşte bu, temelde grubun karakterini yansıtan sesin oluşumu. Bu ton arka veya ön planda, yüksek veya düşük hep var oldu. Amplifikatördeki değerler ise asla küsurlu ayarlanmamış, 0, 5 veya 10. Her ne kadar buna göre tasarlanmamış olsalar bile, Boss pedallar hep sağ yöne bakmış,. Ancak Robert Smith bir açıklamasında “Her şey çok simetrik oluyor. Bu çılgınlık değil. Benim kadar çok çaldıktan sonra çıkacak sesin nasıl olacağını sadece cihazlara bakarak anlıyorsunuz,” demiş.
The Cure belirli cihazlara sadık kalmakla birlikte gelişen müzik teknolojisinin hızına ayak uydurmuş ve hep kendisini güncellemiş.
Diğer bir “The Cure imzası” ise çok belirgin bir biçimde “Bloodflowers” albümünde yer alan “Where The Birds Always Sing” parçasında duyduğumuz bozulmuş ve yankılanan-akışkan ses. Bu sesin kaynağı ise 1963 Coral sitar gitarı. İsim sizi yanıltmasın, bu gitarın sitar ile hiçbir alakası yok, ancak oluşturabildiği sesler The Cure konseptine kusursuz uymakta, çok neşeli olmayan biraz Doğu / etnik tadı bulanan bir enstrüman.
Robert Smith’ten sonra The Cure’un en eski üyesi hiç şüphesiz basçı Simon Gallup. Kendisi her ne kadar “Faith” sonrası gruptan ayrılmış olsa bile, kısa bir süre sonra yuvaya geri dönmüştür. Bas, The Cure’un müziğindeki en karakterli ve sağlam enstrüman olagelmiştir. Nerdeyse tüm parçaların arka kemiğini oluşturmaktadır, hatta bazen “A Forest”, “Play For Today” ve “Hanging Garden” gibi parçalarda olduğu gibi liderlik bile etmiştir. Stüdyo aşamasında öncelikle temel bas aranjmanları ortaya çıktıktan sonra diğer ekipmanlar onun üzerine inşaa edilmiş. Simon Gallup’ın kullandığı basların içinde ön kulvarları çeken markaların Fender, Gibson, Rickenbacker, Washburn ve Yamaha olduğunu söyleyebiliriz.
1980 başlarına kadar grup üçlü donanım takımına sadık kaldı ve bu enstrümanlarla yapılabilecek en maceracı müziklere imza attı. O dönemdeki pop-synth hareketinden de etkilenerek gruba sonra dahil olan 4. enstrüman daha sonra çok ciddi başarılara imza atacak klavye idi. İlk klavye görevini üstlenen kişi Mathieu Hartley oldu ancak “Seventeen Seconds”ın kayıtlarından sonra The Cure’un kendisini aştığını itiraf ederek gruptan ayrıldı. Bu görev 1987 yılında “Kiss Me Kiss Me Kiss Me” dönemine kadar grup içinde en sık değiş pozisyon oldu. Sonra bu görevi Roger O’Donnell aldı ve uzun bir süre bunu sürdürdü ta ki bir gün ansızın Robert Smith artık onunla müzik yapmak istemediğini itiraf edene kadar.
Klavyenin The Cure’un hayatına girmesiyle, bir türlü uzanamadıkları ses bahçelerine uzanmaya başladı. Yeni ses keşifleriyle birlikte The Cure, “Head On The Door”, “Kiss Me Kiss Me Kiss Me” ve “Disintegration” gibi klasikleşmiş albümlerini yarattı.
Gruptan atılana kadar Roger O’Donnell, master klavye olarak oldukça ağır olan Kurzweil PC88’i kullandı. Bunun ana nedenlerinden bir tanesi, klavye üzerinde birçok split (ayrım) yapabilmesi; bazen 4 veya 5 tane gerekebildiğini de vurgulamakta fayda var. Yedekte ise çok fazla sesi olduğundan dolayı her zaman Roland XP50 bulundurulmuş. Ayrıca miksler için Yamaha Promix 01 mixer’i kullanılmış Ancak kendi alanında en önemli ve değerli ekipmanı Emu EIV çünkü buna tüm parçaları kaydedebilen Roger O’Donnell her an her istediğine uzanmanın rahatlığını bu enstrüman sayesinde sahip olmuş. Robert Smith, konser sırasında planlanan parçaların dışında çalmak isteyince, Roger hiç beklemeden bunu rahatlıkla yapmanın keyfini yaşıyordu.
Konsept müzik yaratılmaya çalışıldığında bazen belirli kısıtlamalarda manuel olarak yapılması gerekiyor. Mesela The Cure “Bloodflowers” kayıtları sırasında 120 bpm üstünde ve 80 bpm altında hiçbir şey kaydetmek istememiş. Ancak Robert Smith basçı Simon Gallup ile yazdıkları bir parçada Simon’ın 75 bpm’ye düşmesine oldukça bozulmuş.Yeşil denizlerin derinliklerine kadar uzanan müziği yapabilen The Cure’un, bunun için ekipman takviyesine ihtiyacı olmuş. 80’lerin ortasından itibaren ikinci bir gitarcıya açlık duymaya başlayan ekip, bu açlığınıgruba Porl Thompson’un dahil olması ile gidermiş. Thompson’un yaratıcılığı onu hemen baş gitarcı pozisyonuna oturttu ve 1993 yılında “Wish” turnesi sonunda The Cure ile yollarını ayırana kadar bu böyle devam etti. Bu dönemde Porl’un ressam yönü, saksafon çalması ve görsel yeteneği, The Cure’u daha renkli bir dünyaya doğru yönlenmesinde büyük bir payı oldu. 1993 yılında Porl’un ayrılmasıyla boşalan pozisyona 1991 yılında gruba katılmış olan Perry Bamonte (Ted) geçti. Daha sonra kendisi Roger O’Donnell ile birlikte aynı gün gruptan kovuldu.
Perry, gitar çalmaya Depeche Mode’dan tanıdığımız sınıf arkadaşı Martin Gore ile okulda başlamış. Solak olan Perry, hocasının sağ eli ile çalmasına ısrar etmesi sonucu okuldan ayrılmış ve The Cure’a dâhil olana kadar Film Noire, Anorexic Dead gibi gruplarda gitarcı olarak görev almış. Perry’in The Cure’a dâhil olmasının ilk meyvesi “Wish” albümündeki “Trust” ile olmuş. Bilindiği üzere söz konusu parça ilk duyulduğu an bir The Cure klasiği olmuştur. Perry’in kullandığı ekipmanlar arasında önceliği çeken kendi tasarımı olan Aria Bamonte adı verilen gitarı. Söz konusu cihaz altı telli bir bas ve orijinal Fender düşünülerek tasarlanmış. Perry yapmış olduğu bir açıklamada, altı telli basların hakkı yendiğini, aslında çok iyi ses verdiklerini ve çok yönlü olduklarını söylemiş. Genellikle altı telli baslar ekstra telli normal bas olarak algılanıyor ancak Fender’lar bas ve normal gitar karışımı kusursuz aletlerdir şeklinde devam etmiş. Perry’nin çok büyük koleksiyonun içinde hiç vazgeçemediği gitarlarından bir tanesi de Gibson 335’dir. Bu gitarı tekrar tekrar ziyaret ettiği bir dost olarak görüyor. Konserlerde “Pictures of You” ve “Letter To Elise” parçalarında mutlaka Rickenbacker XII gitarını kullanıyor.
The Cure’un üstüne en az düştüğü cihaz hep davul olmuş. Davul, ilk albümlerinde normal punk melodileri ile grubun müziğinde bir kişilik kazanmaya çalışmış ancak “Pornorgraphy” albümünden sonra yönelen pop akımıyla gittikçe arkaya itilmiş. Her zaman davul, gitar ve bas öncülüğünde grubun müziğinde kendine bir yer bulma savaşı vermiş. Gitar, bas ve klavye dönem dönem parçalarda başrolleri üstlenmiş ancak davul hiçbir zaman yardımcı rolden ileriye gidememiş. Bu düşüncelerinden, “Pornography” ve “Disintegration”ın, ton ve lirik özelliklerini devam ettirdikleri “Bloodflowers” albümlerinde yavaş yavaş vazgeçmeye başlamış. Bu üç albüm 2002 yılında bir “Trilogy” kavramı içinde arka arkaya iki gece parça sırasına kadar albümle aynı olarak Berlin’deki Tempodrom’da yüzbinlerce kişi önünde çalındı ve daha sonra DVD olarak piyasa sunuldu. Söz konusu DVD hakkında Robert Smith şöyle bir açıklama yapmış idi, “Pornography, Disintegration ve Bloodflowers albümleri birbirlerinden ayrılmayacak şekilde o kadar bağlıdırlar ki ve bu Trilogy’nin gerçekleşmesi benim kuşkusuz The Cure’daki en doruk noktalarımdan birisidir.” Trilogy DVD’si ülkemizde de satılmaktadır.
Haziran 2004 tarihinde çıkan “The Cure” albümlerindeki davul yaklaşımları birazcık olsun değişmiştir. Albümde dikkat çekebilecek kadar davul melodileri vardır ve sağlam bir alt yapıda zevkimize sunulmuştur. Bunun başlıca nedenlerinden birisi Nu-metal yapımcı Ross Robinson’dan kaynaklanmaktadır. Kendisinin ısrarla The Cure’un stüdyoda canlı kayıt yapması gerektiğini söylemesi, albümdeki bu enerjinin asıl kaynağıdır. The Cure, “Seventeen Seconds” albümünden sonra gelen albümlerinde stüdyoda grup olarak canlı kayıt yapmamış. Diğer bir önemli unsur ise bu albüm Robert Smith merkezli olmayıp The Cure merkezlidir. Ross Robinson The Cure’un bir grup olarak kayıt yapmasını ve Robert Smith’in arkaya çekilmesi gerektiğini çok önemsemiştir.
Gruba en son katılan Jason Cooper aynı zamanda ekibin en genci. Kendisi 1994 yılında The Cure’un Melody Maker dergisine verdiği bir ilana cevap vermenin ödülü olarak şu an ekibin bir parçası. The Cure bünyesine dahil olan gelmiş geçmiş en iyi davulcu olarak kabul edilen Boris Williams’ın 1994 yılında gruptan ayrılması sonucu boşalan koltuğa oturmuştur. Boris’in yerine gelen Jason uzun süre tüm The Cure hayranları tarafından grubun bir parçası olarak görülememiştir. İlk başlarda yeteneğinden şüphe edilen sanatçı, zamanla herkesin yüzünü kara çıkartmış. Jason genel olarak Yamaha Maple Custom davul setini kullanıyor. Söz konusu set, 22×16 bas davul, 10×9, 12×10, 14×12 ve 16×14 tom ve 14×6 ½ snare davuldan oluşmakta. Zil olarak 1623 yılından beri bu konuda uzman ve eşsiz olan Zildjian zilleri kullanılmakta.
Sondan bir önceki albümleri ‘The Cure’ grubun kendisine dışarıdan bakmasının bir ürünü. Sert, pop, karamsar ve hüzünlü tüm The Cure özellikleri ile yoğrulmuş bir müzik şöleni. Zaten ismi de bundan dolayı “The Cure” çünkü grup ile ilgili sorulabilecek tüm soruların cevabı burada bulunmakta. Albümün altında benliğini sorgulama, kayıp aşk, kişisel bilgelik ve zaman gibi temalar yatmaktadır. İlk defa bu albümde tüm enstrümanlar bir birey olarak ön plana çıkartılmış. Söz konusu albüm sert bir oluşum, genellikle benzer sertlikler bir önceki albümlerde de mevcuttu ancak bu kadar çok bir arada hiç olmamış idi. Albüm kesinlikle The Cure’un ilk 10’unda yer alabilecek kalitede ancak diğer albümlerdeki kuvvetli sözler maalesef burada geri kalmış durumda. Örneğin “Disintegration” ve “Bloodflowers”daki söz içeriği bu albüme kıyasla tartışılmazdır. Öte yandan ilk defa Robert Smith bir albümden sonra “bu bizim son ürünümüz, The Cure bitmiştir” dememiştir, aksine ilerideki projeleri açık ve net şekilde gündeme getirmiştir. İşte bu The Cure hayranları için asıl önemli olan faktör. The Cure’un çarkları dönmektedir ve bu dinamizmin sonucunda yeniliklerle bizleri ödüllendirecekleri kesindir. Sonuçta adı üstüne onlar “The Cure”…
Bireysel Müzik Ekipmanları
ROBERT SMITH (gitar, bas, vokal, klavye):
AKG C12 mikrofon; Ampeg Combo SVT112; Banjo (5 telli); Boss efekt pedalları, Coral Sitar gitar; Emu Emulator II; Fender 6 tel bas; Fender Jazzmaster gitar; Gibson Chet Atkins ltd edition gitar; Gibson SG custom gitar; Gretsch Tennessee Rose gitar; Jen Cry Baby Wah Wah pedalı; Marshall Bluesbreaker kombo; Mosrite gitar; Ovation 12 telli gitar; PHD custom gitar; Sitar; Takamine 12 telli akustik gitar; Takamine 6 telli akustik gitar; Vox AC30 Amplifikatör; Peavey Ultra amplifikatör, Yairi Classical gitar.
SIMON GALLUP (bas):
Ampeg 1×15 SVT kabinleri; Ampeg SVT 200T bass amplifikatör; Ampeg 2×10 SVT kabinleri; Boss efekt pedalları; Dick Knight Custom bas; Fender Caz bas; Fender precision bas, rickenbacker 4003, Gibson eb-2 bas, dick night custom bas, yamaha akustik bas, rickenbacker 441 bas, gibson thunderbird IV sunburst bas, epiphone cassedy gold bas, Fender Musicman bas; Smei-acoustic Washburn bas.
PERRY BAMONTE (gitar, klavye, bas):
Sol-el Aria Bamonte gitar, Sol-el Gibson 335 gitar, Sol-el Rickenbacker XII gitar, Boss efekt pedalları; Sol-el Fender 6 telli bas; Sol-el Gibson Chet Atkins elektrik gitar; Sol-el Gibson Les Paul gitar; Sol-el peavey Musicman 4×12 (6 telli bas); Sol-el Ovation 12 telli akustik gitar; Marshall Bluesbreaker; Peavey Chorus 2×12 combo; Emu-E4 klavye, Vox AC30 amplifikatör.
ROGER O’DONNELL (klavye):
Kurzweil PC88 master klavye, Apple Powerbook 5200CS (plus CD-ROM drive); Furman enerji kaynağı; Emu E4K klavye mikser; Emu EIV rack mikser (Emu CD-ROM); Emu Proteus synthesiser; Emu UltraProteus synthesiser; Kurzweil PC88 master klavye; MOTU MIDI Time Piece II; Roland XP50 synthesiser; Yamaha ProMix 01 mikser; Zip Drive.
JASON COOPER (davul):
Akai ME35T Audio/MIDI Trigger interface; Akai S3200 sampler; 10/12/15/16 tomes (power); 14×8 Ludwig Colosseum; 14×8 Tama; 14×14 Noble & Cooley; 14 brass shell DW; 22 bas davul; Dauz pads; DW pedallar; Emu EIV sampler; Pearl rack; Roland Octapad SD11; Yamaha Maple Custom kit; Zildjian zilleri.
Taşınabilir Stüdyo:
Kayıt: AKG C451E mikrofon pre-amplifikatör (x4); AKG SE3000B mikrofon pre- amplifikatör; Alesis ADAT (x4); Alesis BRC; Amek Big By Langley 44 giriş konsolu; ATC SCM100A monitörler; BSS AR116 DI kutular (x10); Fostex D30 DAT; Genelec 1030 monitörler; IBM 486 bilgisayar/ monitör (Amek otomasyonu için); Opcode Studio 4 MIDI interface; Rane kulaklık amp (x2); Yamaha NS10M monitörler.
Sinyal ve Efekt Prosesörleri: dbx 902 de-esser modül; dbx 160XT (x2); Dolby 363 2-kanal SR/A ses kısma; Drawmer DL201 (x2); Drawmer DL231 (x2); Drawmer DP320 ses filitresi; Focusrite 4-girişli modül; Focusrite ISA110 ekoliser/mikrofon pre-amplifikatör; Focusrite ISA130 dinamik modül (x2); Focusrite ISA215; Focusrite Red 3 stereo işlemci; Klark Teknik EQ; Massenburg mikrofon pre-amp; Massenburg 8200 EQ; Tubetech LCA2B; Urei 1178 compressor
Bilgisayar ve programlar: Macintosh Powermac 8100; Microsoft Word 6; Steinberg Cubase Score
Mikrofonlar: AKG C3000; AKG C414B ULS (x2); AKG CK1 kapsül (x4); AKG CK98 kapsül; Bruel & Kjaer 4007 (x2); Crown SASSP PZM; Electrovoice RE20; Neumann U87 (x2); Sennheiser MD421 (x2); Shure SM57 (x8); Shure SM58 (x5)
Robert Smith’in kullandığı Chet Atkins’in Özellikleri
Üretim yeri: Nashville, Tennasse, USA
BODY
Top Species: Solid Spruce or True Cedar
Back Species: Acoustically chambered mahogany back
Binding: Multi-ply brown and cream on top
NECK
Species: Mahogany
Profile: Modern classic
Peghead Pitch: 14°
Heel Length: 0.812″
Neck Joint Location: 12th fret
FINGERBOARD
Species: Ebony
Scale length: 251/2″
Nut Width: 113/16″ (CE) or 2″ (CEC)
HARDWARE
Plating Finish: Gold
Bridge: Rosewood classical
Tuners: Schaller
ELECTRONICS
Pickups: Gibson Hex piezo bridge transducer
Controls: Active volume, Treble and bass (boost and cut) on rim, Internal individual string volume adjustment
CASE
Exterior: Black Reptile Pattern Hardshell
Interior: Dark Grey Plush with Black Shroud
Silkscreen: Silver ‘Gibson USA’ logo
Rock, Klezmer, Orta Doğu, Elektronik müzik, hip-hop, rap ve pop ezgilerini yerel müzik ile harmanlamak normalde yazıldığından çok daha zordur işlemdir. Çeşitli müzik akımlarından gelen melodileri aralara işlenen saf ritim dikişleri, cesur ses köprüleri ve yaratıcı deha ile ancak dinlenebilir bir kıvama getirebilirsiniz. Oysa bazı sanatçılar için bunu gerçekleştirmek doğalarında yatmakta. Bu moto ve ideoloji ile kurulan Balkan Beat Box (BBB) için de durum aynen böyle. Tüm dünyanın bir sahne ve bu sahneden geçen her müziğin birbiri ile aslında bağlantılı olduğunu ve aynı anda çalınabileceğini savunan grup, bu iddiasını şu ana kadar hakkıyla kanıtladı. Köklerinin müziklerine uzanan BBB, bu ezgileri sadece doğdukları bölgedeki müziğe sabit kalmayıp, küresel ritimler ile evlendirmesini başaran bir simyacı niteliğinde.
Türkiye’de her iki stüdyo albümlerinin prömiyerinin Açık Radyo’da gerçekleştiği bu müziksel simyacıların başı Ori Kaplan’ı yeni albümleri üzerine çalışırken stüdyoda yakaladık ve siz Dünya Müziği severleri için sanal olarak söyleştik…
Müzik yapmaya başladığınızda uluslar arası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Hayır, bizler çocuktuk. Yapacağımız her ne olursa olsun fantastik olacağına dair, her çocuk gibi hayallerimiz vardı.
Müzisyen olacağınızı ne zaman anladınız, bunu ne zaman fark ettiniz?
Zannedersem hepimiz delikanlı yıllarımızdan bunu fark ettik.
Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?
Mustafa Kandıralı’yı, Selim Sesler’i, Burhan Öçal’ı çok seviyoruz. Ayrıca Ciguli’de inanılmaz. Bir fırsat olursa Selim Sesler veya Burhan Öçal ile çalışmayı çok isteriz. Ancak elbette Türkiye’de birçok daha inanılmaz müzisyen var. Örneğin Selda ve 70’lerin Anadolu rock gruplarını da çok seviyorum. Öte yandan Baba Zula günümüz “yenilikçi müzik” akımının en güzel örneklerinden biri.
Sınırların birbirine geçmesiyle kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme hakkında ne düşünüyorsunuz?
İnsanlar arasındaki etkileşimi sağladıkça bence çok iyi. Aslında demek istediğim, herhangi bir şirket tüm ulusal tek bir yemek yapmaya kalkışınca yemeğin var olan karakteri kayboluyor ve bayatlıyor. Ne yazık ki hepimiz bundan dolayı kaybediyoruz. Ancak farklı köylerden ve kasabalardan insanlar bir araya gelince, kendi içlerinde kültürel etkileşime girip bireysel olarak zenginleşiyor. O zaman işte mucize gerçekleşebilir. Global tüketici olarak bizler her zaman buna dikkat etmeliyiz ve bize ne sattıkları konusunda daha bilinçli olmalıyız. Daha fazla araştırıp daha akıllı olmalıyız. Ancak böyle dünyamızın büyük bir şirket mağazası olmaktan koruyabiliriz.
Dünya Müziği kavramı size ne ifade ediyor?
Aslında en çok nefret ettiğimiz terim bu. Bu terime göre Anglo Rock, pop ve Hip Hop bir sepette ve geri kalan diğer tüm müzik türleri diğer bir sepette. Yine bu bizleri kategorileştirip bir sepete koyup tüm duygularımızı köreltme yöntemi. Bu bizim “dünya düzenimiz” değil. Bizi bir güvercin deliğine genellemeye çalışan kişilerle açık görüşümüzde sonuna kadar kavga ediyoruz.
Her hangi bir biçimde politik olarak kızgın mısınız? Yoksa her şeyin sadece sevgi ile çözümlenebileceğine mi inanıyorsunuz?
Aslında hayır, bizler öncelikle müzisyeniz ve köklerimiz ne olursa olsun asıl amacımız müzik yapmak olmalı. Öte yandan bakarsak bizler aslında doğuştan politiğiz, zira İsrail’de büyüdük ve birçok adaletsizlik, savaş gördük/yaşadık. II. Dünya Savaşı gazileri dedelerimizin travmatik tarihsel anıları bizlere kaşık kaşık yedirildi. Belki bu bize bir perspektif veriyor. Eğer barışı hayal ediyorsak o zaman Filistinlilere karşı saygı duymamız gerekiyor. Dengeli ve haklı bir barışın acılarını yaşadık hep birlikte. Bizim müziğimiz bu barışı yaşatacak tek yol değil elbette ancak bunu insanların dikkatine sunma biçimi asıl önemli olan faktör.
Kendinizi etnik karışık kültürlerin sesi olarak görüyor musunuz?
New York’ta ve ayrıca tüm dünyada altı yıl önce bir kültürel hareket başladı. Şehir göçmenleri dans kulüpleri ile karışmaya başladı. Zannedersem bu hareketin müziklerinde bizlerinde katkısı oldu. Aynı hareket bir paralellik ile Avrupa Birliği’nde ve diğer ülkelerde de gerçekleşti. Trans ve tekno müziklerine karşı bir tepkisel hareket. İster Rusya’dan, Türkiye’den, İsrail’den veya Meksika’dan gelin, insanları bir şekilde kulüpte bir araya getiren bir hareket. İlk başta New York hissi vardı ama bu daha sonra globalleşti. New York bu tür karışımların gerçekleşebileceği bir yer.
Ne zaman sınırları aşıp uluslar arası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
İlk turnemizle birlikte, seyircilerimizin kültürel karışımını ve bize olan ilgilerini gözlemledik. Çok heyecanlı bir yazdı. Müziğiniz her zaman çok renkli, özellikle eğlenceli ve metinsel oldu.
Arşivinize baktığınızda kendinizi tekrarladığınızı hiç hissettiniz mi? Her yeni albümünüzde bir kavram içerisinde kalmak için emek veriyor musunuz?
Evet, bu emeği veriyoruz. Her seferinde kendimizi yeniden keşfetmeye çalışıyoruz ve bunun için zaman ve emek harcıyoruz. Yeni bir albüm üzerine çalışıyoruz ve müziğimizde yeni bir dönemece gireceğiz. Daha kişisel, daha çok beste, daha anlamlı sözler, daha derin bir albüm olacağı kesin ama hala dans edilebilir olacak. Fakat daha derinlere uzanacağız.
En son albümünüz “Nu-made Remixes” hakkında biraz bilgi alabilir miyiz?
“Nu-med” albümümüzün remiskleri için bir yarışma yaptık ve çok güzel başvurular aldık. Bunu DJ’ler ve grubun dostları ile paylaşmak istedik. Kendimizden de birkaç remiks ekledik ve New York’ta sevdiğimiz birkaç DJ’den ilave remiksler sipariş ettik. Bu albümü DJ’lere, parti insanlarına vermekten keyif alıyorum zira her parça farklı bir DJ’e uyacak nitelikte. Gerçek bir karışım. Bu Balkan Beat Box’un bir albümü değil, daha çok hayranları ve DJ’ler için bir bonus niteliğinde.
Müziğinizi bir tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Sadece Balkan Beat Box, BBB stili. Evet, bazıları bize Akdeniz Dans müziği ve şehirsel göçmen New York müziği olarak tanımladı. Ama bu bizim gösterimizi ve etkilerimizi tanımlayamayacak kadar sığ. Onun için BBB stili desek daha doğru. Müziğimizi değiştirmek için hiç kimseden en ufacık bir baskı görmedik. BBB kendi içinden yapılışlı, BBB müzisyenleri tarafından kendi prodüktörü. Kısaca bizde orta adam yok. Saf, hilesiz müzik.
Ticari ve promosyonel bir araç olarak internet hakkında ne düşünüyorsun özellikle Dünya Müziği sanatçısı bakımında?
Çok iyi, özellikle hayranlarımızla kolay etkileşim sağlaması bizi çok sevindiriyor. Ancak bir grubun haklarını korumak için bazı kurallar olmalı. Fakat bu devrimin güzel yönleri olduğu aşikar. Yekpare büyük müzik şirketi dönemini bypass geçip istediğinizi yaratabiliyorsunuz. On yıl içerisinde bu özgür dijital devrimin sonuçlarını fiilen göreceğimize inanıyorum ve o zaman oradaydık diyebileceğiz. Bunun açılımına şahit olmak inanılmaz. Müzisyenlere diyeceğim tek bir şey var, mutlaka canlı performanslarını cezp edici hala getirmeleri lazım zira günümüz müzik dünyası albüm satmaktan çok canlı performans bazlı.
Aldığınız verilere bakılırsa sitenizi daha çok sadık dinleyicileriniz mi ziyaret ediyor yoksa sizi yeni keşfedenler mi?
Her gün yeni hayran kazanıyoruz. Daha yeni sıcağı sıcağına Mexico City’de Zocalo’da 60.000 yeni seyirci önünde konser verdik. Hepsi sitemizi ziyaret edip bize e-posta yolluyor. Orada konser vermek inanılmazdı.
Son olarak Türkiye’ye yeniden gelip bir konser planınız var mı hiç ufukta?
Elbette. Türkiye gelmekten ve konser vermekten en çok haz aldığımız ülke. Yemek yemek, müzik dinlemek, Türk müziği ve özellikle yeni enstrüman satın almak çok keyifli. Türkiye’de hiç bitmeyen bir zenginlik var.
Diskografi
Söz konusu albümler Equinox Müzik şirketi tarafından ülkemize getirilmiştir.