Koskoca on bir yıldan beri Souad Massi Fransa’da müzik kariyerini sürdürüyor. Cezayir’den kaçıp Fransa’ya sığındı tek derdi özgürce müzik yapabilmek, yüreğindekileri müziği ile bizlere aktarabilmek. Bu süreçte bize aşina olmadığımız müzik harmanlamaları ile tanıştırdı. Peki kim bu hanım sanatçı? Bir Arap folk şarkıcısı mı yoksa Cezayirli bir sanatçı mı ya da bir dünya müziği işleyicisi mi? Onu kategoride etmek pek o kadar kolay değil açıkçası.
2010 tarihli “O Houria” albümünde Souad Massi Fransızca, Arapça ve İngilizce şarkı sözleri ile karşımıza çıkıyor. Özgürlük için yazılan ‘O Houria’ parçasından bir haykırışa uzanan ‘Stop Pissing Me Off’; ‘Tragedy of Nacera’ ile ele alınan eziyet çeken kadınlar, ‘ Un sourire (bir gülümseme)’ ile insanı kulvara yelken açıyor. Albüm boyunca Massi her türlü duygudaşlığa sokuluyor.
Originally posted 2010-11-29 14:05:39. Republished by Blog Post Promoter
Akdeniz’den gelen kartpostal niteliğinde melodik ritimlerden oluşan bir çalışma var karşımızda. İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan, Türkiye, Lübnan, Mısır ve Mağrip kıyılarından gelen ritimleri bir araya toparlayan, kalıplaşmış klişe sınırların dışında olan basçı Renaud García-Fons bizlere kendi Akdeniz yelpazesini sunuyor. Sekiz kişilik ekibi ile ufak bir gemi içerisinde Akdeniz sularında süzülen kaptan, her limana uğraşıp kendilerine en uyumlu olan besteleri çıkartıp bir sonraki durağa yelken açmış durumda.
Hünerli ruhlar var bu gemide, özellikle çaldıkları enstrümanlara ile bütünleşmiş müzisyenler. Bu enstrümanlar arasında Barok sazı, zither, buzuki, akordeon, Flamenko gitarı, klarnet, bansuri, flüt, çift kontra bas, oktobas, palmas ve perküsyon yer alıyor. Sekiz müzisyen ve bir ordu enstrüman komplike müzik formülasyonlarına dalıp dinleyenlerin kolaylıkla algılayabileceği kolay ritimler ile karşısına çıkıyor.
Renaud Garcia-Fons caz aleminden kulakları büyüleyen akustik bas virtüözü olarak tanınmakta. Beş telli enstrümanından yarattığı melodiler kendisine dünyanın pek çok köşesinde hayran kazandırdı. Bu en son çalışmasında İspanyol-Fransız basçı beste üzerine yoğunlaşıp klasik olacak ama Doğu ve Batı arasında kendi müziği ile bir köprü oluşturmakta. “Mediterranees” adlı bu albümdeki ana amaç bir grup için beste yazmaktansa Akdeniz’in sahilleri boyunca var olmakta olan müzikleri araştırıp ortak bir kimlik altında tematik bir çalışma üretmek. Akdeniz’de pek çok müzik tarzı mevcut olmasına rağmen sanatçının hedefi bu tarzlarının hepsin de yer alan ortak noktayı bulmak olmuş.
Garcia-Fons’un serüveni İspanya’nın güneyinde yer alan Endülüs’ten ‘Aljamiado’ adlı parça ile başlıyor. On sekiz
parçadan oluşan albümdeki müzik Batı’dan Doğu’ya, İspanya’dan Güzey Fransa’ya, İtalya’dan Yunanistan’a, Türkiye’den Lübnan’a ve oradan da Akdeniz’in kuzey ucuna kadar uzanıyor. Albümdeki ana değişim ise ‘Bosphore’ adlı on üçüncü parça ile başlıyor. Bu parça ile birlikte ekip şark sınırlarına adım atıyor. Bundan sonra gelen her parçada bir yoğun doğu teması hissetmek mümkün.
Garcia-Fons’un önceki çalışmalarına kıyasla burada akustik bas ekseninde dönen bir müzik yer almamakta. Elbette bu beş telli enstrümanın söz sahibi olduğu parçalar var ancak tüm albüm boyunca başrollerde değil. Beste ön planda olduğu için bir ortak paylaşım ve yansıma söz konusu ama yine de Garcia-Fons’un mutlak tekniğini kendini hissettiriyor.
On sekiz parçanın da hepsi ayrı ayrı müzik patlaması yaşattırıyor dinleyene.hareket halinde olan bir grubun başarıyla kavradığı mekanlar, zamanlar ve çağlar var bu albümde. Müziği dinlerken kendinizi el ile boyanmış kartpostalların içerisinde buluyorsunuz…
Originally posted 2011-03-19 12:03:05. Republished by Blog Post Promoter
Çoğu enteresan sanatçının özünde kökleri ile sağlam bir bağ ve müziksel anlamda bereketli bir dallanma söz konusudur. Nereden geldiklerini ve kim olduklarını çok iyi idrak edip hazmedebilen sanatçılar, nereye varacaklarını çok iyi bilirler. Bu tanımlama Paris’te yaşayan Cezayir göçmeni olan Akli D ile birebir örtüşmekte. Sanatçı çok derin bir Berber kültürüne sahip olmanın yanı sıra bunu çekinmeden bir kültürel kimliğe dönüştürüyor ve geniş müziksel ritim skalası ile sınırları zorluyor!
Manu Chao yönetiminde kaydedilen “Ma Yela” (“Çünkü”) sanatçının ilk uluslar arası çalışması ve kendisini bu çalışmasında bereketli bir biçimde reggae’den çöl blues’una, folk ezgilerinden Çingene ritimlerine, Arapçadan Fransızcaya çekinmeden süzüldüğünü dinliyoruz. Önemli olan sanatçının kural tanımadan dinleyicilerine hikâyesini aktarmak Kİ BUNU Akli D çok büyük bir başarı ile gerçekleştiriyor.
Cezayir’in Kuzey Doğu bölgesinde yer alan Kabilia adlı köyde müzisyen bir Berber ailesinde hayata gözlerini açan Akli D, her tutkulu sanatçı gibi genç yaşta müzik ile ilgilenmeye başladı. Cezayir’in Arapların gelmesiyle birlikte İslamlaştırılmasından çok önce bu bölgeye yerleşen kabilelerin uzantısı olan Berber’ler, kendi diyalektlerini kullanan ve kültürlerini yaşayan bir kabile. Özellikle müzik ile çok iç içe yaşayan Berber’ler, ağırlıkta vokal ve geleneksel vurmalı çalgı olan bendir üzerine yapılandırılmış müzik besteliyor. Geleneksel bir şarkıcı olan annesinin himayesinde böyle bir ortamda yetişen sanatçı, genç yaşta bol müzik ile beslendi ve bunun sonucu olarak ilk konserini on üç yaşında köyünde bulunan tek okulda verdi. O konserden itibaren gitarını pasaportu olarak gören sanatçı, onun sayesinde dünyayı dolaşmaya, yeni çehrelerle tanışmaya ve bir müzik adamı olmaya karar verdi.
Akli D C.Facile from Nile-On on Vimeo.
Ananesinin Mali’den Cezayir’e gelen bir köle olmasından dolayı Akli D’nin hamuruna büyürken aynı zamanda çöllerin efendileri olarak kabul edilen Tuareg’lerin kültürü de serpiştirildi. Bunun yanı sıra Kabilia’nın popüler sanatçıları Idir, Cheikh El Hasnaoui ve Slimane Azem dinleyen Akli D, aynı zamanda eline geçirdiği her fırsatta Neil Young ve Bob Dylan’dan aykırılığın melodisini dinledi. Evrensel duyarlılığı, barışı ve özgürlüğü daha delikanlıyken bilinçli olarak hazmeden sanatçı, ülkesinde olan anti-demokratik hareketlerden dolayı devlete karşı Kabilia’deki en büyük isyanların başında yer aldı. “Berber Nehri” olarak adlandırılan bu ayaklanma ne yazık ki meselesinde zafere ulaşmadı ve bundan dolayı Akli D gibi birçok insan 1980’de ülkesini terk edip Fransa’ya yerleşmek zorunda kaldı.
Pek fazla parası olmadığından dolayı dört yıl boyunca Paris’in sokaklarını ev bilen sanatçı, burada çok farklı kültürlere sahip olan insanlar ile tanıştı ve değişik müzik türleri ile haşır neşir oldu. Sürgünde olmanın zorluklarının yanı sıra elbette sanatçıya katkıda bulunduğu eşsiz yanları da oldu. Ancak Akli D sürgün acısını ve omuzlarına binen yükü kendini müziğe vererek üstesinde geldi. Cezayir’in diasporası olarak biline Paris’in sokaklarında müzik yaparak kendisine ekmek parası kazanmaya başlayan sanatçı 1986’da Fransa’da çalışma iznine kavuştu ve böylece barlarda ve kafelerde müzik çalmaya başladı. Üç yıl süre boyunca Paris’te çalmadığı bar bırakmayan Akli D, biraz daha maddi durumunu düzeltmek ve özgüvenini kazanmak için aktörlüğe soyundu ve asıl bundan sonra olanlar oldu. Öncelikle Robert De Niro’nun o zamanki kız arkadaşı Kathleen Leslie ile dört yıl çalışma imkânı yakaladı ancak utangaçlığından dolayı aktörlük yapamayacağı ortaya çıktı. Bu durumda yönetmenliği denemeye karar veren sanatçı bu projesini kovalamak için Amerika’ya gitti. San Francisco’ya yerleşen Akli D ülkesinde olanlara karşı bir duyarlılık yaratmak için Kabilia halkı üzerine birçok belgesel ve kısa film çekti. Müziği hiçbir zaman arka plana atmayan sanatçı, bu dönemde içki içmek için girdiği bir Dünya Müziği barında sahneye davet edildi. Burada çaldığı geleneksel Kabilia ezgileri ile bir anda bardaki herkesin dikkatini çekmeyi başaran Akli D, herkesi büyüledi. Bunun sonucu olarak sanatçı iki Fransız ve iki Amerikalıdan oluşan ilk grubunu kurdu. Her türlü müziksel etkileşimi yansıtan grubun ömrü oldukça kısa sürdü zira Aklı D ikametgâh sorunlarından dolayı artık ülkesi olan Fransa’ya dönmek zorunda kaldı.
Paris’e dönmesi ile birlikte tanıştığı bir İrlandalı sayesinde Kabilia ve Kelt ezgilerinin harmanlamasından oluşan bir müzik kulvarına sokulan sanatçı, bir birinden çok farklı olan bu müzik türlerindeki benzerlikleri ortaya çıkartmak için ikinci grubunu kurdu. Gruba Fransızca argosunda Kuzey Afrikalı Robin Hood’lar anlamına gelen “Les Rebeuhs des Bois” adını takan Akli D, iki yıl boyunca müzik yelpazesini genişletti. 1997 yılında grubu dağıtan sanatçı, solo kariyerine atılmaya karar verdi ve böylece ilk albümü “Anefas Trankil”i (Onu Rahat Bırak) çıkarttı. Farklı etkilerin müziksel izdüşümünün yansıtıldığı albüm, ilk başlarda Kabilia göçmenleri tarafından müziksel saflıklarına bir tecavüz olarak görülmüş olsa bile, daha sonra evrenselliği kavrama ve dünyaya açılmanın penceresi olarak benimsendi. Halkının da rızasını alan sanatçı, uzun bir yolun nihayetinde müzisyen olma hayallerine kavuşmuş oldu.
Bu dönemde ortak bir arkadaşı sayesinde Manu Chao ile tanışan sanatçı, bir gece barda birlikte çalmanın vermiş olduğu haz üzerine bu işi iki yıl boyunca sürdürdüler. Akli D bestelediği tüm parçaları Manu Chao’ya dinletmeye başladı ve Manu bunları tek tek bilgisayarına kaydederek üzerinde çalışmaya başladı. Böylece aslında doğal bir yolla Manu Chao Akli D’nin ikinci albümün yapımcısı olmuş oldu. O zamana kadar büyük bir başarı yakalamış olan Manu Chao tüm birikimini, geniş müziksel bakış açısını Akli D’nin bestelerine işlemeye başladı. Her şeyin sadeleştirilmesine ve dinleyiciye basit bir formatta sunulmasına inanan Manu Chao, fazla teknolojik harikalara sokulmadan Akli D’nin kendisi gibi olmasını sağladı.
Manu Chao’un ilk yapımcılık hünerlerini sergilediği Amadour & Mariam’ın “Dimanche a Bamako” çalışmasında çok ön plana çıkmıştı ancak Akli D’nin “Ma Yela” adlı albümünde neredeyse Manu Chao yok gibi. Kendi yıldızının parlaklığını yansıtmadan, Akli D’nin tüm hünerlerini yakalayan Manu Chao, böylece sanatçı kişiliğinin yanı sıra yapımcı koltuğunda yakın gelecekte çok başarılı projelere imza atacağını gösterdi.
2006 sonunda Because müzik şirketi etiketi ile piyasaya çıkan “Ma Yela” Fransa’da yaşayan tün Kabilia göçmenleri tarafından coşku ile karşılandı. Cezayir’de özgürlükleri kısıtlanan bu kabilenin bir şekilde var olduğunun kanıtı olan “Ma Yela” bir anda tüm ezilenlerin sesi oldu. Fransa gibi çok kültür karışımına sahip olan ülkelerde albüm Dünya Müziği listesinde üst sıralarda uzun süre kaldı. Açık fikirliliği sayesinde Akli D bir biçimde özgürlüğün posterindeki yüz konumuna geldi. Dünyanın farklı köşelerinde ezilen, zülüm gören azınlıkların dolaylı yoldan müziksel elçisi olan Akli D, yaptığı çalışmalar ile hem kültürel kimliğini korurken hem de insanlığın kimliğini yansıtmayı başaran ender Dünya Müziği sanatçısı arasında yer almayı başardı.
“Ma Yela” sayesinde Akli D dünya müziğin kültürler arası köprüler kuran, sınırları yok eden, insanları yakınlaştıran ve her inancın aralarındaki evliliğine imkân yaratan bir iletişim aracı olduğu tekrar kanıtlanmış oldu. Sözlerin ve müziğin ön planla olduğu “Ma Yela” yükselmekte olan globalleşmenin, sevginin, saygının, barışın, müziğin tüm politik baskılara ve direnişlere karşı zaferinin en son temsilcisi. Berber atasözünün de dediği gibi, “eğer konuşursan ölürsün ancak hiç konuşmazsan zaten ölüsün”…
Originally posted 2010-07-15 08:43:58. Republished by Blog Post Promoter