“Djitoumou” Malili Idrissa Soumaoro’nun 7 yıl sonra gelen, altmış yaşının üzerindeki sanatçının sadece ikinci albümü. Solo kariyerine başlamadan önce müziğini Manfila Kanté ve Salif Keita gibi sanatçılarlarla omuz omuza vererek “Les Ambassadeurs” adlı grup ile dinleyicileri ile buluşturdu. Mali’nin günümüzdeki en meşhur ikilisi Amadou & Mariam’den Amadou Bagayoko’nun müzik hocası olan ve Nehrin Blues adamı (artık aramızda olmayan) with Ali Farka Touré ile ritimler paylaşan Soumaoro Afrika’nın en meşhur parçası olarak tarihe geçen ‘Ancien Combattant’ (Savaş Gazisi) bestesini yapmasından dolayı tüm kıtada tanınıyor. Ancak söz konusu parçası tescillettirmediğinden dolayı maddi anlamda kendisine yaramadığını söylememiz gerek zira şu an parça herkes ve her yerde rahatlıkla kullanılmakta.
Müzik yapmaktansa kör çocuklara müzik eğitimi vermeyi tercih eden sanatçı böylece müzisyen kariyerinden daha yüce bir mesele için feragat etmek zorunda kaldı. İşte bundan dolayı sanatçı ülkesinin en üst nişanı ile taçlandırılmış durumda.
Wrasse Records için 2003’de bir albüm kaydeden sanatçı bu çalışması ile aynı yıl Fransız Radyosu “Decouverte” (Keşif) ödülü ile ödüllendirildi. Böylece biraz olsun Mali sınırları dışında tanınma imkanı yakaladı. Ancak sanatçı bunu eğitim verme tutkusunun arkasına gizledi zira yeni albümü ancak 7 yıl sonra bir bedene büründü.
“Djitoumou” yeni vizyonlara gebe, yaratıcı bir çalışma. Mandingo blues ritimlerinden Kongo rumba stillerine başarıyla uzanıp buradan Arap müziğine, folk ve country tarzlarına göz kırpıyor. Efsanevi Ibrahima Sylla yönetiminde Bamako’daki Bogolan stüdyosunda kaydedilen albüm rahmetli Ali Farka Toure ve Kandla Kouyate gibi ağır toplarla ortaklaşa çalışmalar içeriyor. Zengin ve karizmatik tenor vokalleri ile şarkı söyleyen sanatçı aynı zamanda kamele n’goni çalıyor. Albümdeki tüm bestelerin kendisine ait olduğunu da belirtmekte yarar var.
Idrissa Soumaoro belli ki müzik kariyerine ihtiyacı olmayan bir sanatçı ancak Mali geleneksel müziği dinleyen bizler için yedi yıl aradan sonra geri dönmüş olması şükranla karşılanacak.
Originally posted 2010-08-05 08:07:39. Republished by Blog Post Promoter
Nijer batı Afrika’nın en fakir ülkesinden biri olmasına rağmen en zengin kültürel mirasa sahip olanı. Zira ülkede kuzeyden gelen Arap ile güney Afrika kültürleri birbirlerine işlemiş durumda. Nijer’de resmi kayıtlara göre on bir farklı etnik grup yaşıyor ve her birinin kendine özgü yerel dili mevcut. Bu grupların arasında ön plana çıkanlar Nomad etnik kökeninden gelen Tuareg’ler ve Wodaabe’ler. Bu çok kültürselliğin harmanlaması ise doğal olarak ülkenin müziğine birebir yansıyor. Özellikle Malili Tinariwen, Tartit ve Toumast gibi Sahra Çölü gruplarının dünya müziği platformunda ön plana çıkmaları, Nijer’den buna karşılık bir sesin yükselmesine neden oldu. 2004 yılında gerçekleşen efsanevi Mali Çöl festivalinde aynı sahneyi bir zamanlama hatasından dolayı paylaşma zorunda kalan Tuaregler’den oluşan Etran N’Guefan (Kumulların Yıldızları) ve Wodaabe’lerden oluşan Finatawa, verdikleri konserin doğallığından sonra güçlerini birleştirmeye karar verdi. Ortaya çıkan karizmatik grubun adı ise Etran Finatawa (Geleneği Yıldızları) oldu.
Kültürlerin müziksel karışımı her zaman iyi sonuç vermiyor ancak Etran Finatawa’nın yaratmış olduğu harmanlama, doğallığı ve ilham vericiliği ile heyecan yaratan bir yenilik. Zira enstrüman yerine sadece seslerini kullanan Wodaabe’ler ile müziklerinde her zaman enstrüman ön planda olan Tuareg’lerin bir araya gelmesi hiç kimsenin beklemediği bir kimya ortaya çıkarttı. Açlık ve kuraklıktan dolayı birçok Nomad grubunun yerleşmek zorunda kaldığı başkent Niamey’den gelen Etran Finatawa, yarattığı bu yeni akımı, Sahra Blues yerine Nomad Blues olarak tanımlıyor. Bu sihirsel kimya ilk defa 2006 yılında “Introducing Etran Finatawa” adlı albümde tüm dünya önünde görücüye çıktı. On kişiden oluşan ekibin yaptığı müzik, bir anda deprem etkisi yarattı zira hiç kimse böyle bir birleşimin sonucundan bu kadar doğal bir melodik yapının çıkacağına inanmıyordu. İki zengin kültürü birleştiren grup, albümlerinde Tuareg’lerin dili olan Tamaşek’i ve Wodaabe’lerin dili olan Fulfulde’yi kullanarak çok geniş bir kitleye ulaşma imkânı yakaladı.
Ellerindeki tek silah müzikleri olan ekip, takip eden iki yıl boyunca Fas’tan Mali’ye, Fransa’dan Yeni Zelanda’ya kadar çok geniş bir dünya turnesine çıktı. Farkı kültürlerden gelen bu iki kabilenin birleşimi ile ortaya çıkan müziksel harmanlamayı dinleyen herkes ister istemez hayranlığını gizleyemedi. İnsan ilişkilerinin kargaşaya sürüklendiği günümüz dünyasında böyle farklılıkların bir çatı altında buluşmaları elbette bu hayranlığın en büyük nedeni.
Grubun başarısından yararlanmak isteyen World Music Network şirketi, hemen ekip ile ikinci albüm için bir anlaşma imzaladı. İçlerinden kopup gelen duyguların müziksel yansımalarının beğenilmesinin vermiş olduğu haklı gurur ile Etran Finatawa, 2007’nin ortalarında Londra’daki Livingstone stüdyosuna kapandı. Bu defa kaydedecekleri albüm için eski gelenekleri ve toplumlarında hızla gelişen kırılma ve değişimi konu alacak bir kavram belirleyen ekip, bunu müziğine yansıtmaya karar verdi.
Mory kanté ve Abdel Gadir Salim gibi sanatçılar ile çalışan Paul Borg yönetiminde dört gün gibi rekor bir sürede kaydedilen ikinci albüm “Etran Finatawa”, Şubat 2008’de raflarda yerini aldı. On altı parçadan oluşan albüm ilk dinleyişte bir önceki çalışmaya kıyasla daha etkili ve dinamik müziksel oluşuma sahip olduğunu hemen hissettiriyor. Günümüzde maalesef birçok kayıt, stüdyodaki gerçek performansın ve deneyimin işitsel şipşak bir yansıması. Her ne kadar asıl performansın ruhu ve enerjisi hakkında bir hisse kapılsak bile, ne yazık ki bu tür çalışmalarda birebir müziğin dinamiğini, varlığını ve kararlılığını yaşayamıyoruz. Ancak “Etran Finatawa” albümünde durum tam tersi ve olması gerektiği gibi. Tüm kayıt süresinde yaşanan doğallık, heyecan ve dinamiklik aynen albüme kaydedilmiş. Adeta albümü dinlerken kendinizi stüdyoda buluyorsunuz. Albümde dikkat çeken parçalar sırasıyla: yerel bir diyalogla açılan ve daha sonra kendini seken gitar ritimlerine bırakan, ‘Annene Saygı Göster’ olarak çevirebileceğimiz ‘Saghmar N Nanna’; kuru su kabağından yapılan Cabalash geleneksel enstrümanının yıldızlaştığı, gitar ritimlerinin dolambaçlı dalgalı bir nehri anımsattığı Iguefan (Kumul); elektrik gitarın geleneksel enstrümanlar ile birbirine dolaştığı Jama’aare; tek kişilik bir nakarattan tüm grubun katıldığı bir coşkuyu yansıtan, Teneré Çölü’nün güzelliklerinin anlatıldığı ‘Tekana’ ve dayanışmanın ne kadar önemli bir kavram olduğunun işlendiği sosyal içerikli ‘Asistan’ (Soru).
“Etran Finatawa” nispeten hayat olmadığına inanılan çöllerden kopup gelen, fazlasıyla yaşam dolup taşan müziksel bir deneyim. Hiç şüphesiz bu Nomad sanatçıları gelecek vaat eden bir vizyonla olgunlaşıyor.
Originally posted 2009-12-29 08:13:57. Republished by Blog Post Promoter
Her ne kadar Afrika “Karanlık Kıta” olarak uzun yıllar boyunca lanse edilmiş olsa bile, son dönemlerde bu ön yargıyı değiştirecek pek çok gelişme oldu; özellikle müzik kulvarında. Afrika’dan ve Batı’dan gelen müzisyenler, müzikologlar ve araştırmacılar müziğin kırsal ve kentsel yansımalarını detaylı bir şekilde inceleyip Afrika kıtasının derin ve zengin müziğine ışık tutmakta. Zira bu kıtada yer alan müziğin ağırlığı kültürel dokular üzerine yapılandırılmakta ve birbirinde ayırt edilemeyecek kadar iç içe. Son dönemlerde ise bu kavramın bilincinde olan pek çok Afrikalı sanatçı kendi kültürleri ile harmanlanan müziklerini tüm dünyaya tanıtma misyonunu omuzlamış durumda. Bunların arasında Afrika ritimselliğini batı melodileri ile harmanlayan Salif Keita, Fela Kuti, Mory Kante, Youssou N’dour ve Toumani Diabeté gibi isimler uluslar arası yıldız statüsüne erişmiş durumda. Öte yandan bu yerel ritimleri Batı’ya taşıyan popüler akımın içerisinde yer alan sanatçılarda var ki bunlar arasında ilk dikkati çeken Paul Simon, zira kendisinin 1986 çıkışlı “Graceland” adlı albümü Batı ile Afrika arasında gerçek anlamda müziksel köprüyü oluşturan ilk çalışmadır. Bu albümde müziksel katkıda bulunan Afrikalı sanatçıların listesi ise kulakların açılmasına vesile olacak kadar kabarık ve dolgun. Sadece birkaçından bahsetmek gerekirse; Hugh Masekela, Miriam Makeba, Youssou N’dour ve Ladysmith Black Mambazo. İşte bu albüm sayesinde pek çok müziksever Afrika müziği ile tanışma imkânı yakaladı.
Sahra çölünün güneyi Siyah Afrika olarak bilinir ve burası oldu olası, özellikle Arapların ağırlıkta yaşadığı Kuzey bölgeleri düşünürsek, Afrika’nın en kültürel, derin ve sanatsal bölgesi olmuştur. Siyah Afrika’nın ağırlıkta göz alabildiğince çöl olduğunu, ulaşımın ve iletişimin zor olduğunu göz önünde bulundurursak buradan gelen müziğin değeri bir kat daha artıyor. Orta Sahra Afrika’da binin üzerinde konuşulan dil ve diyalekt olduğu bilinmekte ve bunun uzantısı olarak da bir o kadar müzik dili mevcut. Tüm bunlar ise kültürel sınırları çizen önemli faktör. Bu aşamada Sahra Afrika müziğini genellemek büyük bir yanlış olur, zira her tarz birbiri ile entegre halinde ve bir bütün olarak bölgenin kültürünü yansıtmakta. Bu kültürün en önemli mihenk taşları ise hiç şüphesiz müzik ile dil ve yerel müzik enstrümanları arasındaki uzun yüzyıllara dayanan ilişki.
Afrika’nın geleneksel müziği insanların sosyal ve ruhsal hayatları ile çok yakın ilişkilidir. Diğer ülkelerde olduğu üzere, müzik topluma eğlence ve istihdam sağlamakta. Bunun yanı sıra ritüel ayinlerde ve doğum, evlilik ve cenaze gibi sosyal oluşumlarda önemli rol oynamakta. Afrika’nın bazı kesimlerinde ise davulcular tahmin edilemeyecek kadar önemli bir konuma sahiptir zira özellikle ruhsal seremonilerde Tanrı’nın bu sanatçıların bedenine girdiği kabul edilir. Özen teknikler kullanılarak yapılan ayinlerde Tanrı müzik ile topluma konuşur, birlikte büyülenmiş bir şekilde dans edilir, yaratan ile yaratılan bir bütün olur. Bu özellikle kabile ortamlarında günlük yaşantının çok önemli bir parçasıdır.
Afrika müziğindeki en temel unsurlardan biri polyrhythm yapısına sahip olması. Hemen sizleri yabancı bir terimin esiri yapmak istemiyorum ancak ne yazık ki polyrhythm’in Türkçe sözlüğünde tek bir kelime ile karşılığı yok. Polyrhythm, özünde çok ritim demek, ancak gerçek anlamına inersek eşzamanlı iki veya daha fazla farklı ritmin birbirine eşlik etmesi olarak tanımlayabiliriz. İşte bu tanım ve uygulama sayesinde Afrika müziği dünyadaki diğer tüm müziklere kıyasla bir ayrıcalığa sahip. Her polyrhythm kendi değişkenliği içerisinde gerginliğe neden olmaksızın bir akıcılığa sahip. Diğer bir özelliği ise Afrika müziğini mutlaka dans ile örtüştürmesi, malum danssız bir Afrika geleneksel ritmini idrak etmek oldukça zor, işte buradaki bağlantıyı kuran polyrhythm. Müzisyenler ve dansçılar arasındaki organik bağı sağlayan polyrhythm aslında Afrika müziğindeki referans noktası. Bu noktadan yola çıkan her dinleyici bu lebiderya müzik havzasını daha bir kolay algılayabilir. Bu algılama yabancılar tarafından öğrenilmesi gerekirken, Afrikalılar bunu bilinçaltında idrak edip, bir gelişme içerisinde kültürleriyle birlikte öğreniyor.
Batılılar için her zaman Afrika bir keşif diyarı oldu. Burada yer alan müziksel ölçü batıda yer alan değerler ile zıt olması her zaman cazibeyi arttırdı. Pek çok Batı müziğinde ritimler kapalı yapılandırmaların aksine açık ve belirgin olarak icra edilmekte. Oysa Afrika müziğinde çelişen ritimler birbiri ile işlenerek, aralarda sağlıklı geçiş yapan karışık bir ağ oluşmakta. Bu özellik bilhassa Batı Afrika’dan gelen 3-5 üyeli vurmalı çalgılardan oluşan ekiplerde ortaya çıkıyor. Baş davulcu, mozaik yapının içerisinde en ortada durarak müziğin ve dansı akışını yönlendirirken, zil çalgıcısı aynı düzeni tekrar tekrar çalar ve diğer davulcular ise kendi ritmik çizgileri doğrultusunda hareket ederek ortaya katmer bir yapı çıkartır. Her ne kadar ortada ciddi bir doğaçlama izlenimi olsa bile aslında gerçek doğaçlama her zaman baş davulcuya ait olmakta. Diğer vurmalı çalgıcılar baş davulcunun çizdiği doğaçlama patikayı izler.
Melodi üzerine yoğunlaşan müzik tarzları, daha bir özgürlük sergiler. Bunun sonucu olarak, birkaç özgün melodik parçanın eş zamanlı birleşimi yani çok seslilik (polyphony); tek bir temada çalınan eş zamanlı benzer düzenlemelerden yani tek sesliliğe (heterophony) kıyasla daha çok tercih edilir. Bazı durumlarda, örneğin Kongo yağmur ormanlarındaki geleneksel müziklerde, çok seslilik öyle yüksek karmaşıklık içerisine yerleştirilir ki bunu idare ve kontrol etmek ancak müzik ile bütünleşen sanatçılar sayesinde olur. Yoksa bu çaba tamamıyla bir kayboluşluğa neden olur.
Bu karmaşıklık özellikle sorumlu Afrika müziğinde ön plandadır yani bu müzik bazı eleştirmenlerin tanımladığı üzere sadece vurmalı çalgılar ve vokallerden oluşmamaktadır. Her bölgede yapılan müzik coğrafik, botanik ve iklimsel unsurlardan etkilenmektedir. Zira bu unsurlar o bölgede kullanılan, doğanın bahşettiği, enstrümanları birebir etkiler. Örneğin, batı Afrika’nın ormanlık bölgelerinde davul kullanımı daha geniş ve belirgindir. Zira bu bölgede farklı hayvan (davul derileri için) ve bol ağaç çeşidi (davul bedeni için) mevcuttur. Bu durum kurak olan bölgelerde ise farklıdır.
Afrika müziğindeki ritmin önemi, vurmalı çağlıların yaygınlığı ile yaşamakta. Bol sayıda kendi titreşimiyle ses veren, örneğin zil, çıngırak vb yan enstrümanların da bölgelerde var olduğunu belirtmekte fayda var. Onun haricinde melodik perküsyon enstrümanları, buna ksilofon benzeri enstrümanlarda dahil, Afrika müziğinde önemli rol oynamakta. Bu enstrümanlarda bazıları mbira, sanza, likembe veya kalimba gibi yerel enstrümanlar olabilir. Ve, elbette, sayısız farklı türlü davul. Bunların bir kısmı çıplak el ile çalınırken bir kısmı ise çubuk, baget ve benzeri yardımcı araç ile çalınmakta. Özellikle bu konuda djembe (cembe olarak okunuyor) batı Afrika’da hem en çok bilinen hem de en yaygın kullanımı olan vurmalı çalgıdır.
Mbira by ayumionda
Sanza by toutoumusic
Djembe by unoperunouno
Likembe by jtolbert2000
Flüt, düdük, trompet ve kaval (tek ve çift uçlu) gibi nefesli enstrümanlarda bol miktarda bölgelere göre bulunmakta. Düdükler genellikle tek veya çift perdeli ritimlerde kullanılırken, Uganda gibi ülkelerde bu enstrüman çoklu bir orkestra şeklinde kullanılır. Her çalgıcı kendi özgün ritmini düdüğü ile sağlayıp toplu müzik birlikteliğine ulaşır. Bu ritmik motifler yine bölgeden bölgeye değişiklikler göstermektedir. Bu motifler tekil ritimlerden çoklu ritimlere ulaşarak kendi içerisinde orkestra benzeri bir yapı sergileyebilir.
Vurmalı ve nefesli enstrümanların haricinde son ve belki de en önemli enstrüman kategorisi yaylılar. Bu kulvarda Afrika yine çok zengin zira tek telli bir yaydan tutun 21 telden oluşan koraya kadar geniş bir yelpazeye haiz. Kora elbette Batı Afrika’nın en bilindik yaylı enstrümanı. Orta Afrika’dan gelen mvet gibi kanun benzeri enstrümanlarda müziğin ritimsel yapısına ayrı bir zenginlik katmakta.
Evet, görüldüğü üzere Afrika tam bir müzik kıtası. Her bölgesinde farklı bir ritim, farklı enstrüman ve farklı bir kültür barındırmakta. Bunların hepsi aynı çatı altında toplanıp ayrı ayrı huniler içerisinde özümsenerek farklı ve zengin ritimlere dönüştürülmekte. Kolaylıkla şunu ifade edebiliriz ki Dünyamızın en müzik dolu, her köşesinden, yaşadığı her anda ritim fışkıran kıtası, Afrika.
Originally posted 2011-06-16 09:10:09. Republished by Blog Post Promoter