Geçtiğimiz günlerde ESL Music Novalima adlı ekibin üçüncü stüdyo çalışmasını yayınlayacağını resmi olarak duyurdu. Bu yeni albümün adı “Karimba” ve Novalima gibi kıpır kıpır bir ekipten heyecanla beklenen yeni bestelerden oluşuyor. Peru’da ikametgâh eden ekibin yaptığı müziğin klasmanı Afro-Peru olarak sınıflandırılmakta. Bu klasmana Afrika ve Peru yerel müziklerinin elektronik, dub ve afro-beat ritimlerinin mevcut olduğu bir atmosferde birbiri ile çarpıştırılması olarak tanımlanabilir. Novalima’nın kurucuları Ramon Perez-Prieto, Grimaldo Del Solar, Rafael Morales, ve Carlos Li Carrillo, daha okul yıllarında bir araya gelerek müzik yapmaya başladı. O dönemden beri ürettikleri müzikte kullandıkları ana reçete Peru geleneksel müziklerini geleceğe taşımak asıl amaçları oldu. “Karimba” dinleyeni tarih, Peru diasporasının barındırdığı ses, emek ve uğraşın içerisinde seyahat etmesini sağlıyor. Antikten geleceğe, Novalima hiç üşenmeden müzik köklerini kazıyor ve aynı zamanda da müzik ağacının dallarını genişletiyor.
“Karimba”da bir önceki albümleri “Afro” ve “Coba Coba” gibi geleneksellik zincirleri halka halka işleniyor. Ürettikleri müzik hem etnik müzik severlere hem de dans severlere hitap ediyor. Ortam olarak ise her yerde dinlenebilecek niteliklere sahip.
Afro-Peru geleneksel ritimlerinden beslenen Novalima müziği, enstrüman olarak ise ağırlıkta vurmalı çalgıları tercih ediyor. Bunun arasına serpiştirilen Cajun ve Karimba ise sorunsuz müziğe kendilerini kabul ettiriyor. Bunların hepsi elektronik tınılar, enerji dolu ritimler ve ruhu aydınlatan organik enstrümantal bestelerden oluşan çatı altında bir araya geliyor. Açılış parçası ‘Festejo’ rahat bir kadın vokali ile Novalima ritimlerine süzülen kavrayıcı bir yapıya haiz. ‘Revolution’ gibi parçalar ise 6/8’lik vuruşları ile eliptik bir halka içerisinde dinleyeni Küba’dan Afrika’ya ve Peru’ya savuruyor. ‘Mamaye’ ise elektronik vuruşlarıyla ritim gökkuşağından geniş bir palet yansıtıyor. Albüm içerisinde ilerledikçe ‘Zarambe’ adlı parça dinleyenleri bir Afrika ritüeline taşıyor. “Karimba”nın enerji dozajı en yüksek olan parçası ise hiç şüphesiz ‘Hotel Barcelona’. Bu parçanın yakaladığı yüksek tempo albüme adını veren ve albümün son parçasına kendini hızlı bir şekilde bırakıyor.
İngiliz şair Gerard Manley Hopkins(1844–1889)’in yazdığı gibi: “Çocuk, adamın babası” bu yazımda ele alacağımız Femi Kuti’ye birebir uymakta. 1997 yılında hayata gözlerini yuman efsanevi Nijeryalı Afro-beat yıldızı Fela Anikulapo Kuti’nin 1962 Londra doğumlu oğlu Femi Kuti, bir müzikal ikon ve hakkıyla babasının takipçisi. Femi Kuti kendi kişisel müziksel kariyerine adım atmadan önce yıllarca babasının Egypt 80 adlı grubunda çaldı. Hem müzik hem de etkileşme bakımından babasının mirasını sürdürebilen çok az sanatçıdan biri olan Femi Kuti, bu unsurdan dolayı hem kutsanmış hem de lanetlenmiş durumda. Her zaman medyanın ilgisini çekmeyi başaran ve reklâm yapmakta zorlanmayan Femi, tüm kişisel başarılarına rağmen ne yazık ki sonsuza kadar Fela’nın oğlu olarak anılacak.
Canlı konser kayıtlarını ve toplama albümleri saymazsak “Day By Day” sanatçının 2001 tarihli “Fight To Win” albümünden sonra gelen ilk yeni üretimi. Basın bildirisine göre bu sürecin uzamasındaki en büyük neden Femi’nin yoğun konser zincirlemesi ve ailesel sorumlulukları. Zaten sanatçıda sürecin uzunluğunun farkında olup albümün kitapçığında tüm hayranlarına sabırları için teşekkür ediyor. Bu oluşum sürecinin uzamasına ayrıca Nijerya müzik endüstrisindeki zorlukları da eklemekte yarar var. Kardeşi Seun ile aynı ay yeni albümünü çıkartan Femi, adeta babasının mirasını hakkıyla yaşatıyor. Her ne kadar Fela’nın eriştiği noktaya varması için hala bir fırın ekmek yemesi gerekse bile, Femi bu hedefinde sürdürülebilir adımlarla ilerliyor.
2007 yazında Paris’te bu yeni çalışması için stüdyoya giren sanatçı yaklaşık 1,5 yıldan beri üzerine çalışıyor. Bu süreç zarfında Femi kendini de geliştirmeyi ihmal etmeyip org, soprano, alto, bariton ve tenor saksafonun yanı sıra trompet çalma hünerlerini geliştirdi ve özellikle piyano çalmayı öğrendi. Uzun zamandan beri bütünleştiği saksafonunu bir yana bırakarak ilk uzmanlaştığı enstrüman olan trompete geri dönen Femi, bu tercihinin ne kadar doğru olduğunu hemen albümdeki parçalarda belli ediyor. “Fight To Win” albümünden aşina olduğumuz rap ve R&B sanatçıları bu albümde yerlerini çoklu enstrümantalliğe bırakmış. “Day By Day” çalışması Femi’nin cazsal harmanlamalara nispeten daha fazla sokulduğu bir ürün olmasına rağmen bir önceki üretimlerine kıyasla daha Afrobeat tarzı ile örtüşen bir oluşum. Bunun en büyük sebebi ise hiç kuşkusuz müziğe takviyede bulunan artı enstrümanlar ve 17 kişiden oluşan organik ve bütünsel Positive Force adlı grubu. Armoni ve melodinin dünyaya barış getireceğinin sürekli tekrarlandığı ‘Oyimbo’ adlı parça ile açılışı yapan albüm, daha sonra ‘Politikacıların umurunda değil nakaratlarıyla ‘Tell Me’ adlı parçaya uzanıyor. Albümde Femi’nin söz yazarlığının geliştiğini de gözlenmekte, özellikle Miles, Coltrane, Ellington, vb sanatçıları andığı ‘Do You Know’ ve ‘Tension Grip Africa’ sanatçının uzun zamandan beri ürettiği en başarılı sözlere haiz.
Son zamanlarda Nijeryalıların cevaplar için kiliseye sığındıklarını sık sık vurgulayan albüm, Femi’nin belki de din olgusunun en çok ön plana çıkartan çalışması. Sanatçı bu yeni moda akımı kör kütük desteklemektense sorularıyla işi daha da bir bulanıklaştırıyor. Dinsel temaları bir yana bıraktığımızda ise albümde yine her zaman var olan klişe konular yer almakta bunlar sırasıyla; kokuşmuş politikacılar, ülke varlığını sömüren milliyetçiler ve fakirlerin sesi. Müziğinin çoğu Afrikalıya umut verdiğinin bilincinde olan sanatçı, Nijerya’nın hatta Afrika’nın bir müziksel umudu niteliğinde. Umutsuzluk içinde albümlerini dinleyen Afrikalıların daha sonra yenilenip, umut içerisinde ve enerji yüklü bir şekilde günlerine başladıklarını gözlemleyen sanatçı yaptığının bir umut elçiliği olduğunu ifade ediyor. Belki babası gibi efsane mertebesine ulaşamayacak ancak müziği çok daha geniş kitleler tarafından bağırlarına basılacak. Ne de olsa onun artık silinmez bir unvanı var: Afrika’nın ihtiyacı olan umut!
Dünyanın belirli köşelerinde, belirli dönemlerde müzik festivalleri gerçekleşmektedir. Her festival kendi bünyesinde farklı kitlelere, amaçlara ve müzik türlerine hitap etmektedir. Ancak son zamanlarda dinsel müzik ağırlıklı festivaller ortaya çıkmaya başladı. Dinsel müziğin olduğu gibi mistik veya etnik yöresel melodiler ile karışımı olarak sunulan eserler gün geçtikçe müzik avcılarının daha yoğun ilgisini çekmeye başladı. Bu, aynı zamanda söz konusu ülkenin, müziği vasıtasıyla farklı bir yönden ulaşılmamış bir kitleye ulaşması anlamına geliyor.
Dinsel, ruhani müzikle bekli de ilk dikkatleri üstüne çeken kişi Pakistan’lı üstat Nusrat Fateh Ali Khan olmuştur. 1948 – 1997 yılları arasında aramızda olan bu büyük müzik üstadı hiç kuşkusuz Qawwali * müziğinin öncüsüdür ve müzik dünyasına dinsel içerikli melodileri tanıtan sanatçıların başını çekmektedir. Qawwali’nin geleneksel yapısını modern enstrümanlar ve elektronik müzik katkısı ile ritüellikten performans niteliğine cesurca taşıyan üstat Nusrat Fateh Ali Khan, kapılar arkasında, dinsel mekânlarda icra edilen bu gizli müziği dünya platformuna hakkı ile taşımasını bilmiştir. Böylece farklı dinlerin inançları gereği üretilen müzikli ibadet biçimleri, dış dünyaya kapalı olan mekanlardan, cesur sanatçılar tarafından sahneye konulmuştur. Doğal olarak aşırı uç kesim tarafından ibadetin belirli dönemlerde parçası olan bu müziğin bir şekilde performansa (insanları eğlendirmeye) dönüşmesi tepki almıştır. Ancak göz ardı edilen çok önemli bir unsur vardır ki, gizli kalmış bu müziğin dünyaya sergilenmesi tüm dinleyenleri birbirine yakınlaştırmış, zamanında açılmış olan çatlakları bir şekilde sıvalamıştır. Müzik vasıtasıyla insanlar başka bir kültürü öğrenmeye başlamıştır.
Yine de söz konusu müziğin hak ettiği kadar ilgi çekmediğini belirtmek gerekir. İnsanların hala bu tür müziklere bir öcü gibi baktığı maalesef aşikardır. Sunulan müziğin güzellikleri, kültürü ve eskilere kadar uzanan tarihi ne yazıkki dar görüşler tarafından algılanmamakta ve korku ile beslenen çekimserlikle dışlanmaktadır. Elbette herkes böyle davranmayıp, müziğin derinliklerinde neler yattığını algılayabilecek cesarettedir. Nitekim, bu tür müzik adamlarının varlığı sonucu uzun yıllardan beri dinsel, etnik müzik üzerine festivaller düzenlenmektedir. Bunların arasında belki de en bilineni ve zengin olanı her yıl Haziran ayında Fas’ın Fes kentinde gerçekleştirilen Fes Festivali (www.fesfestival.com). Bu yıl 4 – 12 Haziran 2010 tarihinde onaltıncısı gerçekleştirilen festivalin katılımcıları ise dünyanın her köşesinden… İspanyol Flamenko’sundan, Mısır Medih müziğine, Fas Sufi müziğinden, Hindistan Kathak danslarına, Amerikan Gospel korolarından, Fransız Barok müziğine, İtalyan Paskalya danslarından, Türk Sema gösterisine, Irak mistik şiirlerinden, Kolombiya töresel kızılderili müziğine ve daha nice müzik türevlerinin dokunduğu bir çalışma alanı. Bu tür festivaller ruhsal diyaloğun, global mistizmin enerjisi ile dolan tam pozitiflik ile yüklü bir barış karargahı oluyor. Ruhsal coşkunun, barışın ve global ritmin attığı yegane paylaşım noktası.
Bu oluşum içinde olan festivaller normalde mekan olarak da ayrıcalıklılar. Müziğin büyüleyici atmosferinden dolayı konser mekanı çok önem kazanıyor. Örneğin Fes Festiva’li 14. yüz yıldan kalma bir kalede ve bir kaç otantik tarihi evde gerçekleştirilmiş. Böylece müzik ve mekanın bütünselliği ile keyifler doruklara çıkıyor. Bu tür festivaller sadece müzik içerikli olmayıp her gün belirli konular üzerine toplantılar ve sunumlar gerçekleşmektedir. Genelde sosyal-politik içerikli, ekonomik ve kültürel başlıklı konular üzerine yapılan toplantılar farklı kültürlerin birbirine kaynaşması için en uygun ortamları sağlamaktadırlar.
Bu tür festivaller tüm dünya sofistike müzik severlerin dikkatini çekmekte. Farklı dillerde iletişim halinde olan dinleyiciler, festivallere ayrı bir özellik katmakta. Müzik severlerin kuşkusuz en fazla dikatini çeken konserler ise dinsel ağırlıklı, mistik, etnik ve ibadet vari müzikler. Özellikle Sufi nağmelerin olduğu konserler daha yoğun geçmekte. Müziğin kişilerin ruhuna ve zihnine nufüs etmesi en büyüleyici tecrübelerden biri. Dinleyenin fiziksel ve zihinsel şuurunu dış dünyaya kapatıp bir başka meditasyon boyutuna taşıyabilen etnik müzik, kişinin merkezi ile iletişimi sağlamaktadır. Dinsel/etnik müziğin var olduğu festivallerin bu kadar ilgi uyandırıyor olmasının en önemli nedeni ise, normal koşullarda seyirciler önünde icraa edilmeyen müziklerin özel konserler ile müzik takipçilerine sunulması. Bu ender ve zor yakalanan bir ayrıcalık.
Bu tür festivallerde dinleyebileceğiniz bazı eşsiz müzik türleri şöyle: Zimbabwe’de Shona Mbira Müziği (Shona halkının Zezuru kabilesinin temel geleneksel müzik enstrümanı. Yaklaşık 1000 yıldan beri ritüellerde kullanılmakta); Haiti’den Rara (Rara müziğinin temel enstrümanı keçi derisinden yapılmış ; genellikle hareket halinde ziller eşliğinde çalınan bir davul); Pakistan’dan Qawwali; Küba’dan Santeria; Türkiye’den Sufi ve İtalya’dan Tarantella. Bu liste uzayıp gidiyor… Müziklerin alışkın oldukları mekanlardan çıkıp uluslararası bir dinleyici önünde uygulanması ve izleyenlerin mükemmel katılımı sonucu bu müzikler ritüel kişiliklerinden çıkıp performans sanatına soyunuyor. Bu belki ilk başta yadırganabilir ancak mükemmel bir uyumun olduğu bir ortamda, saygı ve hoşgörü içeirisinde neden olmasın ki? Bu, söz konusu ortamda bulunan herkese farklı bir kapı açacak kadar kuvvetli bir iletişim kaynağıdır.
Bir sanatçının ve/veya müzisyenin temel rolü seyirciyi eğlendirmektir. Bu tür bir beklenti standart festivallerin hepsinde seyircilerin çoğunluğunda vardır, ancak büyüleyici bir atmosferde gerçekleşen kutsal-etnik bir festivalde seyircilerin böyle bir beklentisi yoktur. Çoğu sözlerin kutsal metinlerden uyarlandığı müzikleri dinleyen farklı dinlerden müzikseverler, o an kendilerini bir bütün olarak hisseder. Bu tarz ortamlarda ne bir ayrım, ne bir çelişki, ne de bir ihtilaf yaşanmaz. Sonuçta karşılarına çıkan gruplar sundukları müziği bir eğlence olarak değil bir tören olarak sunmaktadır. Önceleri sadece sadık müzik dinleyicilerinin rağbet ettiği bu festivaller son yıllarda dünya basınının da ilgisini çekmeye başladı ve bunun getirdiği globalleşme sonucunda ritüel ve performans arasındaki çizginin gün geçtikçe azaldığı çok rahat gözlemlenmektedir. Ancak sadece barış ve iç huzuru önemseyen bu tarz festivallerde, günümüz dünyasının kaosunda globalleşmesi korkunç olmasa gerek. Zaten müziğin ana teması bir birliktelik, iletişim, kültür alışverişi değil mi?
*Qawwali: Qawwali müziği İslamiyet’teki Sufi müziğine oldukça yakın bir müzik türüdür. Ana teması Tanrı’ya yakınlaşmaktır. Kökü İran’a kadar uzanan genel tanıma göre bir sufi müziğidir. Ancak Qawwali kelime anlamı olarak “kelime” anlamına gelmektedir. Daha net olmak gerekirse “yüce sesi temsil eden kelime” anlamına gelmektedir. Müziğin ana teması dinlemek, ses ve kelimeler üzerine kurulmuştur.