// Arşiv

alternatif

This tag is associated with 10 posts

Block Party

Her yıl yeni sürprizlerle karşılaşıyoruz. Bir yıl önce adı sanı duyulmamış bir grup anlık bir süre içerisinde müzik çevresinin gündemine rahatlıkla gelip oturabilir. Bu koltuğun sahiplerinin bu kadar kolay ve sık değişmesi ise yaşadığımız dönemdeki müziğin ne kadar aktif ve değişken olduğunun bir göstergesi. Eskiden bir grup bu koltuğa oturur ve uzun süre kalkmazdı çünkü arkadan gelenler ne onun kapasitesinde ne de birikiminde olurdu. Ancak bu yeni yüzyılla birlikte değişmeye başladı. Her yıl yeni bir üretim fabrikasını, koltuğa oturmuş buluyoruz. Koltuğa oturma hakkı kazanan gruplar ise öyle basit müzikle karşımıza çıkmıyorlar. Yanlarında getirdikleri müzik ise kaliteli, farklı ve düzeyli oluyor. Bir blok öteden sesini duyurabilen ise Bloc Party bu senenin ilk koltuğa oturan grubu oldu.

Grubun dikkate alınacak çok önemli bir geçmişi yok. 1998 yılında bir şekilde aynı frekansta olduğunu anlayan dört Britanyalı genç kolektif temeller üzerine öncelikle Angel Range sonra Union isimli grupları kurmuşlar, en son olarak bizim tanıdığımız biçimde 2003 yılında Bloc Party adını almışlar. Hikâyenin gerisi aynı tas aynı hamam; bol prova, canlı performans ve şirket arama. Yaş ortalaması 25 olan Block Party’nin açılımı: Kele Okereke (Gitar/Vokal), Gordon Moaeks (Bas), Russell Lissack (Gitar) ve Matt Tong (Bateri). Ancak şimdilik bizim için önemli olan grubun kaşif ruhu, sanata olan aşk ve tutkuları ve tüm önyargıları yıkmış olmaları.

Silent Alarm grubun ilk albümü. Tek kelime ile umarsızlık, haksızlığa sert baş kaldıran, dünyanın hali ile kafayı bozmuş ve umutsuzca aşk kokan albümün hedefi yüksek. Sert davul ve keskin gitar dalışlarıyla ortaya çıkarttıkları enerjik müzik, burada ciddi bir şeyler yapıldığına dair dikkatinizi anında çekiyor. Yaptıkları müziği sanatsal punk-rock olarak sınıflandırmamız mümkün ancak bazen bu kalıbın dışına taşıp estetikli trash ve pop yapılarına uzanabiliyorlar. Sürekli karşılaştırıldıkları Franz Ferdinand’a kıyasla çok daha sanatsal bir şeritte ilerleyen grup; tekin olmayan, heyecanlı ve eksantrik bir dörtlü. Silent Alarm, sanatsal, kendinden emin ve coşturucu olmasının yanı sıra popun uzun zaman önce gelmiş olması gerektiği noktada.

Gelecek yüklü, keskin duygusal melodilerin, sert itici histerik ritimlerle birleşmesi sonucu Block Party, her an sizi uçurum ucundan atacakmış gibi vücudunuza adrenalin basıyor. On üç parçadan oluşan albümde bir parçanın bir diğeri üzerine bir üstünlüğü yok hepsi kendi bünyesinde özel ve ayrı bir pozisyonda. 2003′te çıkarttıkları ilk single “She’s Hearing Voices” akıl karıştıran bir hastalık gibi. Kele’nin sürekli “Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Amnezi’nin Sütü” diye bağırışları bir an olsun bizi sakinleştiricilerin gerçek yüzünü gösteriyor. En son 45′likleri “So Here We Are” çok sakin ve melodik yola çıkıyor ancak zamanla arkadan gelen bateri sesinin dürtmesi ile bir doruğa doğru tırmanmaya başlıyor. Sonra artarda gelen “I figured it out” (çözdüm) sayıklamaları tüylerinizi diken diken edip gözlerinizi fal taşı gibi açıyor. Albümdeki çoğu parçanın başlangıcı ile bitişleri arasında dağlar kadar fark var. Her parçada bir sürpriz unsuru mevcut bu da elbette monotonluğu ortadan kaldırıyor.

Silent Alarm kalitesi düşmeyen bir albüm. Nitekim grubun kaydetmiş olduğu B-side parçaları bile başlı başına bir albüm kalitesinde. Bloc Party büyük oynuyor ve bunun ilk adımını hakkıyla veriyor ve daha da verecek gibi görünüyor. Albüm idealist gergin ritimlerle dolu nefes kesen ve uzun süre kendinizi dinlemekten alıkoyamayacağınız bir yapı. Yolun açık olsun Bloc Party…

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Babyshambles: Down In Albion (Rough Trade)

Göz önünde olan bazı ünlüler çalkantılı yaşamlarını realite programları ile halkın gözüne sokmakta. Bu yazımda, Pete Doherthy ve grubunun “Pete Doherthy ile yaşamak” adında bir müzikali, realite programına çevirmesini okuyacağız. Ve elbette bu müzikali amansız bir hayret ile dinleyeceğiz çünkü Pete Doherthy o meşhur “efsaneyi” yaşayan modern bir rock nadidesi- komik değil cidden bu şahıs Britanya tarafından böyle lanse ediliyor.

Bir defa olsun ayık poz veremeyen Pete Doherthy, The Libertines’ı dağıttıktan sonra kurduğu Babyshambles grubu ile var olmaya çalıştı. Yeni grubunu bir yapboz gibi istediğin an dağıtan ve sonra birleştiren Pete Doherthy, müziğinden daha çok özel hayatı ile gündemde kaldı. Sayısız uyuşturucu öyküleri, kavgaları, bir rock’n'roll sanatçısı tanımına asla yakışmayan ucuzluğu ve leşliği ile nedense Britanya ve özellikle NME tarafından bulunmaz Hint kumaşı gibi değerlendirildi. Bazılarınız bunu çekici bulabilir ama benim için mide bulandırıcı. Neden mi? Ortada müzik yok, rock’n'roll asaleti yok, bir “mesele” yok, bir ideoloji yok sadece serserilik, alkol, sözde aykırılık ve uyuşturucu. Sağ olun almayayım.

Bir günü bir gününe uymayan Babyshambles, uzun bir kayıt sürecinden sonra, güncel medya ile kör edilen müzikseverler tarafından hevesle beklenen albümü, Down In Albion’u en sonunda çıkarttı. Ancak bu hevesler kursaklarda öyle bir takıldı ki!!! The Libertines’ın kısacık ömründe yarattığı bohem punk tarzını devam ettirmesi beklenen Down In Albion maalesef bunun uzağından bile geçemiyor. Aslında neye yakın olduğunu bile söylemek zor. Ellerine enstrüman tutuşturulmuş 4 gencin bilinçsiz-yörüngesiz yapılmış, hiçbir anlamı olmayan müziği desek çokta yalan olmaz.

Albümün açılış parçası La Belle Et La Bete, açık olarak Kate’n'Pete (buradaki Kate, meşhur manken Kate Moss) realite programının müziği gibi. Kate, ufak bir çocuk sesi gibi parçaya arka vokal yapmakta-acınacak kadar kötü. Bir türlü ayağa kalkamayan, sürekli ayakları dolanan bir çocuk izlenimi veren albüm 2005′in en kötüler listesine bile zorlukla kabul edilebilecek nitelikte. Fuck Forever parçası bir serseri tarafından seslendirilen nihilist bir marş gibi, boş ve her yeri lekeli. Ancak parçada geçen “ölüm ve şöhret arasındaki farkı ayırt edemiyorum” cümlesi Pete Doherthy’nin mezarına yazılabilecek kadar anlamlı ve ürkünç. İçinde birazcık umut olan In Love With A Feeling ve Back From The Dead parçaları ise Pete’ın ruhsuz-sözde çocuksu ve hoş olan- vokalleri sayesinde doğmadan ölüyor. Ayrıca albüm boyunca aralıklarla ortaya çıkan reggae denemeleri de üstüne sıkıca perde geçirilmesi gereken bir kâbus.

Pete Doherthy’nin sefil şair ve bar psikologu unvanı bu albümü yerden kazımaya yetmeyecek. Bir zamanlar The Libertines’ın yarısı olan bu şahsın elbette içinde bir şeyler var ancak bunu ortaya çıkartamayacak kadar uyuşuk. Hayranlarının “deha” olarak görmeye çalıştıkları daha yirmili yaşlarındaki Pete şimdiden hızlı bir düşüşe geçmiş içi fos bir idol. Ne yazık ki bunun farkında olamayacak kadar da hissiz. Pete Doherthy kıçına sıkı tekme yemediği sürece yapacağı işler kendisi gibi çürük ve kısa ömürlü olacak.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Manic Street Preachers: Vaazı Hiç Sıkmayan Grup

manics Doksanların başında Britanya’nın dünya müzik piyasasına sunduğu yeni bir terim ortaya çıktı, “Brit-pop”. Bu terminolojinin ana teması semi-melodileri, rock sertliği ile yumuşatıp üzerine İngiliz aksanı ile sözler serpiştirmekti. Evet, farklıydı ve bu aykırılık yeni bir akım oluşturup peşinden binlerce müzik tutkununu sürükledi. Britanya müzik anlamında tam bir kültürel evrim geçirdi. Bir yanda Gallagher kardeşler Oasis’in sesini körükledi, diğer tarafta Blur cilveli sosyal açıklamalar yaptı ve bunların peşinden bir düzine alt türev gruplar takip etti. Hali hazırda var olan diğer gruplar da bu akımı bekliyorlarmış gibi kendilerini Brit-pop’laştırmak için ellerinden geleni yaptı. Herkes bir anda bir çoban önderliğindeki koyun sürüsü gibi aynı yöne yöneldi ve yapılan müziğin kalitesi dramatik olarak düştü. Tam bu dönemde Galler’den gelen dörtlü bir ekip Brit-pop ile zehirlenmeye başlayan müzikseverlere panzehir oldu. Tarih: 1991 ve söz konusu grubun adı Manic Street Preachers’dı. 16 yıldan beri bu özelliğini koruyan ve bu yıl Rock’n’Coke festivalinde izleme şerefine nail olacağımız grup, karşımıza üç yıl aradan sonra SONY/BMG etiketi altında sekizinci albümleri “Send Away The Tigers” ile tekrar çıkıyor.

Manic Street Preachers her zaman ne yapacaklarını nefesimizi tutup beklediğimiz bir grup oldu çünkü dinleyicilerine her olasılıkta farklı yaklaşmayı başardı. Kültürel pop melodileri ile oluşturulmuş, tatlı nakaratlarla süslenmiş Brit-pop’un hâkimiyetindeki bir dönemde parçalarında vurguladıkları soykırım, komünizm, faşizm, ölüm cezası, intihar, ikiyüzlülük ve kandaki oksijen azlığı gibi çok geniş ve aykırı konular sayesinde ekip kendisine ayrı bir yol çizmeyi başardı. Onlar için temsil ettikleri kuşağın dinleyeceği her albümün illaki bir Hollywood senaryosu veya sonu olması gerekmiyordu.

mancis İlk başlarda James Dean Bradfield (Vokal+Gitar), Richey Edwards (Gitar), Nicky Wire (Bas) ve Sean Moore (Bateri) olarak yolan çıkan ekip, 1995’de parçaların yüzde seksenini yazan, Richey Edwards’ın gizemli bir şekilde ortadan kaybolması ile üçlü olarak yoluna devam etti. Bu döneme kadar grup sırasıyla “Generation Terrorists” (1991), “Gold Againts The Soul” (1993) ve “The Holy Bible” (1994) albümlerini çıkarttı. Bir üçlü olarak yola devam etmeye kadar verdiklerinde ise peş peşe “Everything Must Go” (1996), “This is My Truth Tell Me Yours” (1998), “Know Your Enemy” (2001) ve “Lifeblood” (2004) albümlerini çıkarttı.

Yeni albümlerinde üçlü 2004 tarihli elektro-pop/rock kategorisine giren “Lifeblood” albümlerinin nispeten zayıf çizgisinden sıyrılıp tekrar hâkim oldukları modern sert rock sınırlarına sokuluyor. Her ne kadar albüm on parça ve yaklaşık otuz sekiz dakika sürse bile, müziksel ve tematik olarak grubun uzun zamandan beri en bütün ve tutarlı çalışması. Daha önemlisi son çalışmalarından aşina olduğumuz sitar, nefesliler, yaylılar gibi süslemelerden arınmış olan albüm, rock’un hakkını sonuna kadar veren bir çalışma. 2006’da James Dean Bradfield’in “The Great Western” ve Nicky Wire’ın “I Killed The Zeitgeist” solo çalışmalarında tüm farklılık kurtlarını dökmeleri, ekibin yeni çalışmasına kesinlikle olumlu yönde yansımış. Daha yoğunlaştırılmış ve yolunu bile bir çalışma olan “Send Away The Tigers” Manic’lerin 94’den beri özlemle beklenen çalışması.

Albüm adını Amerika tarafından insafsızca parçalanmakta olan Bağdat’ta yer alan hayvanat bahçesindeki kaplanlardan alıyor. Masum insanları bombalayıp öldürmeden önce onları yolla anlamını barındıran başlık, grubun hala politik duyarlılığa sahip olduğunun kanıtı. Albümün ana teması gençlik ve geçmişte yapılan işlere bir bakış. “Send Away The Tigers” sade rock temaları barındıran aynı adlı parça ile açılışı yapıyor. Albüm çıkmadan önce yasal olarak bedava internetten indirilen ‘Underdogs’ parçası sert punk endeksli yapısı ile ikinci sırada yerini alıyor. Albümün ilk 45’liği ve The Cardigans’dan tanıdığımız Nina Persson ile yapılan sade blues-rock düeti, ‘Your Love Alone Is Not Enough’ dillere dolaşan nakaratı ile unutulmazlar arasında. ‘Autumnsong’ ilk anda adeta Guns N’ Roses’ın efsanevi parçası ‘Sweet Child O’ Mine’ ile paralellik gösterse bile Queen benzeri teatral rock köprüsü ile hemen yolunu ayrıştırıyor ve albümün göz bebeği olmayı başarıyor. ‘Imperial Bodybags’ parçası ise yine savaş karşıtı duruşu ile evine ceset torbalarında veya tabutlarda geri dönen askerlerin bir politik mandal yerine birer insan olduğunun altını çiziyor. Albümün kapanış parçası ‘Winterlovers’ dinamik senfonik yapısı ile “Everything Must Go” albümüne göz kırpıyor.

Albümün kimyası 1994 tarihli “The Holy Bible” albümü ile zaman zaman örtüşüyor olsa bile kısa, odaklanmış, politik kızgınlık ile dolup taşmasıyla daha olgun bir çalışma “Send Away The Tigers” kendilerini kabul eden ve buna istinaden müziklerinden keyif alan bir ekibin samimi, coşkun üretimi. Herhangi bir plan programdan uzak olan albüm, tam bir ruh haletini yansıtıyor ve Manic’lerin yok olduğuna inanılan özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız albümün kitapçığında yer alan Percy Wyndam Lewis’e ait olan “Bir adam gençken bir şekilde devrimcidir. Böylece işte burada ben devrimimi konuşuyorum” cümlesi her şeyi özetliyor. Kuvvetli melodileri, yoğun ritimleri ve stadyum doldurabilecek nakaratları ile “Send Away The Tigers” bu yılın sürprizleri arasında…

Manic Street Preachers – Send Away The Tigers – Sony BMG


Manic Street Preachers – Motorcycle Emptiness
Yükleyen Mplay. – Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Arşiv

Slideshow

Get the Flash Player to see the slideshow.

Zekeriya S. Şen Foto

    http://zekeriyassen.tumblr.com/post/879736728http://zekeriyassen.tumblr.com/post/875433366http://zekeriyassen.tumblr.com/post/861167031http://zekeriyassen.tumblr.com/post/844720913

Better Tag Cloud