Bazı gruplar vardır ki, nefesimizi tutup ne yapacaklarını bekleriz. Müzik yatağımızın soğukluğunda, uzanıp bizleri sıcak bir battaniye gibi örterler. Doksanların başında İngiltere’nin dünya müzik piyasasına sunduğu yeni bir terim ortaya çıktı, “Brit-pop”. Bu terminolojinin ana teması semi-melodileri, rock sertliği ile yumuşatıp üzerine İngiliz aksanı ile sözler serpiştirmekti. Evet, farklıydı ve bu aykırılık yeni bir akım oluşturup peşinden binleri sürükledi. İngiltere müzik anlamında tam bir kültürel değişim yaşıyordu. Bir yanda Gallagher kardeşler Oasis’in sesini körüklüyorlardı, diğer tarafta Blur cilveli sosyal açıklamalar yapıyordu. Diğer gruplar da bu akımı bekliyorlarmış gibi kendilerini Brit-pop’laştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Herkes bir anda aynı yöne yönelmişti.
Tam bu dönemde Galler’den gelen Manic Street Preachers kendilerini karşılarında duran kültür karmaşasının içine panzehir olarak attı. Brit-pop’un aksine parçalarında vurguladıkları konular soykırım, komünizm, faşizm, ölüm cezası, intihar, ikiyüzlülük ve kandaki oksijen azlığına kadar çok geniş bir platformu kapsıyordu. Ne yazık ki geçen on beş yıl boyunca soyundukları “jenerasyon teröristliği” imajı yavaş yavaş kendisini yumuşak klişe rock grup imajına bıraktı (özellikle grubun söz yazarı Richey Edwards’ın aniden ortadan kaybolmasından sonra) ve Manic Street Preachers adeta sönüp köşesine sindi. Bu sakinlik, geçtiğimiz ay sürpriz bir şekilde grubun solisti ve gitaristi James Dean Bradfield’in solo serüveni “The Great Western” ile bozuldu.
Manic Street Preachers’ın sıkışmış olduğu kısırdöngünün aksine James Dean Bradfield (JDB) karşımıza savrulan gitar melodileri, enerji yüklü ve elle dokunulabilir bir samimiyet ile çıkıyor. Belli ki kendisi de Manic’in “yeni albüm ve sonra turne” monotonluğunun getirdiği kölelikten sıkılmış ve bundan bir şekilde kurtulmak istemiş. Ses sentezi olarak Manic’in “Everything Must Go” dönemine paralellikler göstermesine rağmen albüm Manic’in son dönem çalışmalarına kıyaslandığında, kullandığı farklı müzik dokuları ile bir kaç adım öne çıkıyor. Özellikle parçalar arasında serpiştirilmiş olan ksilofon, mızıka ve tırmanan nakaratlar farklı bir hava yaratıyor.
Ünlü İngiliz mühendis Isambard Kingdom Brunel’ın Londra-Bristol arasında inşa ettiği tren yolundan adını alan albüm ün açılış parçası ‘That’s No Way To Tell A Lie’, alkışlı melodisi ve kıpır kıpır nakaratı ile hemen dinleyeni albümün içine çekiyor. Kolay ulaşılabilir bir yapıya sahip olan parça albümün ana temasını belirliyor. ‘An English Gentleman’ parçası Manic’in hayata gözlerini yuman akıl hocası/basın sözcüsü Philip Hall için yazılmış, sıcak, içten ve dinleyeni on ikiden vuran bir nida. “ Fakat sen bize ihtiyacımız olandan daha fazlasını verdin, dostum / Bir İngiliz beyefendisinin kapısında olmaktan çok mutluyduk ” sözlerindeki samimiyet, bundan önce ölen annesi hakkında sadece Manic için yazmış olduğu ‘Oceans Spray’de hissedilmişti. Manic’in söz makinesi Nicky Wire ile ortaklaşa yazılan ‘Bad Boys And Painkillers’ parçası albüm içinde en fazla Manic Street Preacher’a uzanan çalışma. “On Saturday Morning We Will Rule The World” sanki istasyondan kalkıp son sürat hedefine ulaşan bir tren gibi ve albümün adı ile bütünleşen enerji yüklü bir parça. Albümün en dikkat çeken parçası ise, akustik gitar ile sunulan bir Jacques Brel yorumu “To See A Friend In Tears”. Albümün perdeleri, Anglesey’de (Galler’de bir ada) yaşayan ve Britanya’nın en yetenekli manzara ressamı olarak gösterilen Sir Kyffin Williams’a adanmış ‘Which Way To Kyffin’ parçası ile kapanıyor. Adeta kusursuz bir Britanya portresi.
Ne yazık ki sanatçının söz yazarlığı, albümün azmi ile kıyaslanınca zayıf kalıyor. Ancak sanatçının kendisini müzik dünyasına tanıtan grubunun stilistik kelepçelerinden yürekli bir şekilde kurtulma çabası ayakta alkışlanmalı. ‘The Great Western’ albümü JDB’in melodi ve gevşemeyen vokalleri ile Manic’in en şaşalı dönemlerinde ne kadar önemli bir rol üstlendiğinin en belirgin kanıtı. Grubun nispeten arka planda kalan gizli cevheri.
Albüm çok keyifli başlıklara ( Bad Boys And Painkillers” , “On Saturday Morning We Will Rule The World” , ve “Say Hello To The Pope”) sahip 11 parçadan oluşan, dürüst, yılmayan ve sevecen bir çalışma. Otuz yedi yaşındaki JDB’in sözleri, alışkın olduğumuz Nick Wire’in söz dalaşı yapısından uzak, sağlam bir müziksel oluşum bünyesinde; dinlemesi, ulaşılması ve anlaşılması çok rahat. Sanatçının vokalleri ise uzun zamandan beri hiç olmadığı kadar dinç ve canlı.
Melankolik ancak kasvetli olmayan, pop temalı ve kaliteli “The Great Western” albümü körpe, berrak yapısı ile güz mevsiminin en canlı çalışması. Umarım Manic Street Preachers yeni albüm için stüdyoya girdiğinde JDB arka plana sinmeyip daha fazla müzik mutfağında yer alır…
1913 yılında His Master’s Voice adlı bir müzik şirketi Beethoven’in beşinci senfonisini tüm haliyle sekiz tane tek taraflı primitif plağa bastı ve satışa sundu. Böylece günümüze kadar gelen meşhur HMV şirketinin ilk üretimi piyasaya çıktı.
Şirket adını ressam Francis Barraud’un His Master’s Voice adlı çalışmasında aldı. Francis’in ağabeyinin (Mark Barraud) Nipper adında bir terrier köpeği vardı. Mark öldüğünde Nipper, silindirik bir fonograf ve Mark’ın sesinin kayıtlı olduğu birkaç silindi disk Francis’in himayesine geçti. Ağabeyinin ölümünden önce silindir fonografa kaydedilen sesini zaman zaman Francis, Nipper için çaldı. Köpeğin fonograftan çıkan sese gösterdiği inanılmaz ilgi Francis’i hayrete düşürdü ve bu görüntüyü resmederek ölümsüzleştirmeye karar verdi.
Bu görüntüyü yaptığı resim ile ölümsüzleştiren sanatçı, 1899 tarihinde bu çalışmasının lisansını aldı. Tabloya “ Dog looking at and listening to a Phonograph” (Fonograf’a bakıp dinleyen köpek) adını verdi. O dönemde amacı bu tabloyu herhangi bir silindir fonograf şirketine satmaktı ancak çaldığı tüm kapılar yüzüne kapandı. Tam ümidini yitirmek üzereyken The Gramophone Company (daha sonra HMV olarak adı değişti) adlı bir şirket tabloyu satın almaya karar verdi. Fakat şirketin tek bir koşulu vardı. O da, Francis tablosunu biraz değiştirip fonografta kendi şirketlerine ait bir plağın çaldığını resmetmesiydi. Francis bu teklifi hiç düşünmeden hemen kabul etti.
Bu resim ilk olarak 1900 yılında şirketin resmi tanıtımlarında kullanılmaya başlandı. Farklı ilave resimler şirketin farklı birimleri için sanatçıdan sipariş edildi. Böylece günümüze kadar başarıyla gelen müzik şirketinin ölümsüz logosu yaratılmış oldu.
Bazı sanatçılar vardır, parçası oldukları oluşumdan farklı bir şeyler yapmak isterler. Ana projelerinin çatısı altına giremeyecek deneyselliklerini ve tutkularını sunabilecekleri bir oyuncak kutusu ararlar. Bunun sonucu olarak ya yan solo projelerine soyunurlar, ya da farklı sanatçılar ile işbirliğine girerler. Amaçları zamanla alıştıkları kalıpların içinden çıkıp farklı atmosferlerde nefes alabilmektir. Ancak bazı sanatçılarda farklı bir kişiliğe bürünüp bir imaj veya bir görsellik arkasına kendisini sindirip farklı olma yollarını arar. 90′lı yılların Brit Pop tahtını tekme tokat Oasis ile paylaşan Blur ‘un beyni Damon Albarn bu tanıma tam anlamıyla birebir uyan bir kişilik. Grubun genel akışını bozmadan sık sık farklı yönlere gidebilen Damon Albarn, bir bakıyorsunuz Fas’tan Mali’ye uzanmış yerel sanatçılar ile oldukça başarılı eleştiriler toplayan bir albüm Mali Music ( Astralwerks – 2002) kaydediyor; diğer yandan Michael Nyman ile bir film müziği tamamlıyor, Ravenous: Original Motion Picture Soundtrack (Virgin Records – 1999) . Bu çok yönlülüğün vermiş olduğu rahatlık, zenginlik ve güven ile Damon Albarn çıktığı yolculukta, Dan “The Automator” Nakamura, Miho Hatori, Tina Weywmouth ve Chris Frantz gibi sanatçılar ile karşılaşıyor. Tüm yeteneklerini aynı kaba koyup karıştırmaya karar veren bu sanatçılar Jamie Hewlett ‘in (kült “Tank Girl” çizeri) çizgileri ile 2000 yılında görsel bir garabet olan Gorillaz grubunu hayata geçirdiler. Müzik tarihine ilk “sanal hip-hop” grubu olarak adını kazıtan Gorillaz grubu, 2-D (vokal/klavye – aynı zamanda Damon Albarn ), Murdoc (bas), Russel (bateri) ve Noodle (gitar) isimli dört şeytansı hilkat garibesinden oluşmakta.
İlk defa karşımıza 2000 tarihli Tomorrow Comes Today EP’si ile çıkan grup bunu takip eden bahar kendi isimlerini verdikleri ilk albümleri ile müzik yaşantılarına adım attı. Gorillaz, albümü yaratmış olduğu farklı sunum ve sağlam alt yapısı ile dünya çapında inanılmaz bir başarı kazandı, yaklaşık 6 milyon üzerinde bir satış grafiği çizdi. Belli başlı ülkelerde ödüllere boğulan grubun ünü ile etkilenmeyen Damon Albarn , Gorillaz projesine 2003 yılında Blur ‘un yedinci albümü Think Tank ‘ i kaydetmek üzere ara verdi. Ancak yoğun kişisel kamuflajın altında bireysel müsamahakârlık sağlayan Gorillaz projesinden fazla uzak duramayıp karşımıza kısa bir zaman önce Gorillaz ‘ın yeni çalışması Demon Days ile çıktı.
İlk albümde olduğu gibi Demon Days, geniş, zengin ve yaratıcı bir çalışma. Eşit oranlarda dorukları ve sakinliği başarılı bir biçimde dengeleyebilmiş bir albüm. Ancak tekrarlamaları ortadan kaldırmak için Damon Albarn bu defa ekibe Dan the Automator model ve Del tha Funkee Homosapien yerine Danger “as seen on CNN!” Mouse ve MF Doom ‘u dâhil etmiş. Her zamanki gibi mevcut ekibe çobanlık yapan sözde grubun lideri konumunda olan ise Damon Albarn .
Demon Days sinematik ve öyküsel bir yapı üzerine yerleştirilmiş. Damon Albarn ‘ın Blur ile yaptığı The Great Escape albümünde beri yakalayamadığı bir biçimde bütün ve maksatlı. Kısa, gergin ve merak uyandıran bir girişten (intro) sonra albüm kötülük habercisi ve somurtkan Last Living Souls parçası ile perdelerini açıyor. Damon Albarn kuşkucu ancak huzur veren sesiyle “en son yaşayan ruhlar bizler miyiz?” sorusunu kaotik bir melodi ile söylüyor. Açılış parçası ile birlikte albüm ani virajlar ve sert esen rüzgârla dolup taşan geniş vadilere, dolambaçlı karanlık dar arka sokaklara doğru yol alıyor. Arada yanıp sönen sokak lambaları ve duvardaki Jamie Hewlett çizimleri ile albümün derinliklerine ilerliyorsunuz. Albümdeki ilk altı parça, tek bir bas hattı ile başlayan, ahenksiz yaylılar, klavye, synth ve her müzik türünden zarif bir kesit alınıp ustalıkla işlenmiş keyif verici çalışmalar. Her parça kendi içerisindeki doruğuna ulaşırken albüm de yavaş yavaş bir bütün halinde kendi doruğu olan ilk 45′lik Feel Good Inc. parçasına ilerliyor. Think Tank ‘te sesini müziğin içine gömen Damon Albarn bu özelliğini Demon Days ‘de de devam ettiriyor. Albümdeki farklı sesler o kadar başarılı birbirine işlenmiş ki, hiçbir ses çerçevenin dışına taşmıyor. Albümün diğer bir özelliği ise müzik dünyasında bir türlü ele alınmayan 21.yüzyılda yaşamanın ürkütücü kaygısını gündeme getirmesi. Lafın kısası her şey lay lay lom değil.
Demon Days ön plana çıkan güzel anlarla dolu. Her an, 2004 yılında Beatles ve Jay-Z’yi remiksleyip çok ses getiren Grey Album ‘un yaratıcısı Danger Mouse ‘un büyüleyici dokunuşlarını hissedebiliyorsunuz. Özellikle White Light parçası punk rock bas ve gitarlarının, hip-hop baterisi ile dâhice bir karışımı. Ayaklarınızı yerden kesebilecek düzeyde. MF Doom , November Has Come parçasında yine yeteneğini döktürüyor. Happy Mondays ‘den bildiğimiz Manchester’li ikon Shaun Ryder ‘ın seslendirdiği, zıp zıp yerinde duramayan Dare parçası şimdiden kulüplerde hit olmaya aday. Albümdeki en ilginç ve şaşırtıcı katkı ise 69 yaşındaki aktör Dennis Hooper ‘ın Fire Coming Out of the Monkey’s Head parçasındaki konuşma biçimindeki anlatımı. Feel Good Inc. parçası albümün en öne çıkan parçası ancak nakarat kısmının U2′nun Staring At The Sun parçasına ne kadar benzediğini göz ardı etmenize imkan yok.
İlk albümde olduğu kadar olmasa bile bu albümde de zayıf halkalar mevcut ancak bütün oluşum içerisinde fazla göze batmıyor. Ancak şu bir gerçek ki Gorillaz tüm kaotik oluşumu içerisinde ilerliyor. Bu albüm ile Damon Albarn çıtayı ve beklentilerimizi bir kademe daha yükseltiyor.