Üniversite yıllarında resim ile uğraşan şarkıcı/klavyeci/besteci Alison Goldfrapp resim yapmayı bir kenara bırakıp müzik ve görselliği karıştırmaya başlamış. Böylece kendine farklı bir sanat kolu yaratan sanatçı, zamanla müziğin büyüsüne kapılıp kendi bestelerini yapmaya başlamış. Bir arkadaşının demolarını besteci ve yapımcı Will Gregory ‘ye dinletmesi ile bir anda yaşamında farklı bir yön çizen Alison Goldfrapp kendisini müzik dünyasında buluvermiş. Will Gregory ile aynı müziklerden hoşlandıklarını fark eden ikili, Alison ‘un soyadını markalaştırarak kendilerine ikili bir grup kurmuşlar. 1999 yılında Mute ile sözleşme imzalayan ikili, elektronik-folk, sinematik Björk benzeri müziği kurcaladıkları ilk albümleri Felt Mountain ‘ı 2000 yılında yayımladı. Alison Goldfrapp ‘ın chill-out divası olarak ön plana çıktığı, yarım milyon satış yapan ve bir de Mercury adaylığı alan albümün getirdiği kült ilgi dalgaları, 2003 yılında gelen daha keskin ve seksi disco melodilerin yer aldığı Black Cherry albümü ile daha da büyüdü. Björk ve Portishead ile kıyaslanan Goldfrapp , yaptıkları müziğin içine seks ve glam-rock sentezini başarıyla işleyerek kendi tarzlarını yarattı. Bir anda disco’nun seks kokan, şehvetli elektro ikilisi olarak dikkat çekmeye başladılar. Yakaladıkları tarzı daha fazla kurcalamamaya karar veren ikili ve bu özelliklerini eylül ayında çıkarttıkları Supernature albümleri ile devam ettirmekteler.
Gözden uzak bir kulübede sadece Alison Goldfrapp ve Will Gregory tarafından kaydedilen yeni albüm, Supernature , tam bir elektro, sintisayzır pop ve disco patlaması. Arada sırada Gary Numan ve Siouxsie and the Banshees sınırlarına başarıyla sokulan albüm, ilk parçadan itibaren sizinle flört eden bir kadın gibi. Ne kadar uzak durmaya çalışsanızda bir şekilde farkında olmadan size sokuluyor. Her ne kadar müzik farklı görünse de, içine girdikçe kendinizi 70′lerden gelen disco girdabının içinde buluyorsunuz. Analog sintisayzır ile süslenen soğuk-kırılgan vokallerin öncülük yaptığı parçalar dinleyeni gizemli cadısal bir dünyaya taşımakta. Alison ‘un davetkâr inlemeler, puslu sentetik melodiler ve samimi fısıltılar ile süslenen sesi bu türde ilerleyen Goldfrapp ‘ı hemen diğer gruplardan algılanabilecek şekilde ayırmaktadır. Supernature şu ana kadar yaptıkları çalışmaların en iyi anlarını toplayıp bir sonraki evreye sokulan ve Alison Goldfrapp ‘ı yıldızlığa taşıyacak bir albümdür.
Albümün açılış parçası Oh La La , parlak makyajı ve haz veren pop hissi ile aslında albümün genel akış yönünü belirlemekte. Oh La La ahlaksız teklif içeren sözlerin, ağır bas ritimleri ile ezilen sintasayzır melodileriyle süslendiği bir parça. Lovely 2 C U albümdeki en hareketli parçalardan birisi, nakaratsız olan bu parça, asıl önemli olan müziğin sentezi savunmasını doğrulayan bir çalışma. Ride A White Horse parçası seks ve disco arasında mükemmel çalım atan bir oyuncu niteliğinde, dinleyeni itirazsız dansa kaldırabilecek kuvvete sahip bir yapı. Elektronikleştirilmiş hassasiyetin damlatıldığı bu gotik dans-pop parçası hiç kuşkusuz albümün en sağlam ve ayrıcalıklı halkası. Sinsi bas melodilerin işlendiği Fly Me Away parçası, akıcı sözleri ile baş döndüren bir atmosfere sahip. İlk bakışta buz gibi görünen ve vamp havasında olan Alison yeni çıkacak 45′likleri No. 1 ile tüm bu önyargıyı yıkıyor. No. 1 taze ve etkileyici alt yapısı ile kusursuz bir kapanış parçası.
EMI etiketi ile ülkemizde de çıkan Supernature ‘da Goldfrapp ve Gregory ilk iki albümlerine kıyasla, anlam ve stil arasındaki kusursuz müzikal dengeyi bulmuşlar. Goldfrapp ‘ın nefes kesen vokalleri ve büyüleyici sintisayzır düzenlemeleri, dinleyeni ne olduğunu anlayamadığı sersemletici bir atmosfere taşımakta. Minimalist elektro temeller üzerine oturtulan melodiler, geleneksellikten uzak farklı pencereler açmakta. Ancak algılama değerlerinin düşük olduğu bir dönemde açılan bu pencerelerden bakanların sayısı çok olmayacak ve bu da Goldfrapp ‘ı kitlesel tüketime sokmayacak. Bu tabiki çok sevindirici çünkü kitlesel talep ve tüketimde bu tür grupların nasıl yok olduğuna ve yozlaştığına sayısız defa şahit olduk. En verimli döneminde ve en başarılı albümleri ile karşımızda tüm samimiyeti ile duran bu organik ikiliyi göz ardı etmek ayıp olur.
Birinci Dünya savaşının başlamasına neden olan Macar Dükü Franz Ferdinand ‘dan adını alan Glasgow’lu dörtlü, gerçekleştirilmesi her zaman ürkütücü olan ikinci albümlerini geçtiğimiz günlerde zevkimize sundular. 2001 yılında basçı Bob Hardy , gitarist Nick McCarthy , baterist Paul Thompson ve vokalist/gitarcı Alex Kapranos ‘un bir araya gelmesi ile kurulan bu İskoçyalı grup, 2003 yılında Domino etiketi ile çıkarttıkları Darts Of Pleasure (Zevk Dartları) EP’leri ile bir anda İskoçya’nın İnterpol’e cevabı olarak lanse edildi. Her ne kadar İngilizlerin İskoçyalılar karşı bir önyargısı olsa bile Franz Ferdinand ‘ı kendi evlatları gibi hemen kucakladılar. 2004 yılında gelen ilk albümleri Franz Ferdinand ‘ın 3.2 milyon satış başarısı ile kendilerine olan ilgi adadan taşıp Atlantik’in diğer ucuna uzandı. Grup bir anda her yerde grup karşımıza çıkar oldu, tüm dergiler, gazeteler ve bunun üstüne geçen sene Mercury ve MTV ödülleri almaları, gruba Britanya dışında sağlam bir hayran kitlesi oluşturdu.
Yıllar boyunca terkedilmiş depolarda prova yapan grup, kendilerini üne taşıyan, keskin açılı ve modaya uygun ses sentezini ikinci albümleri You Could Have It So Much Better ‘da temel olarak aynen korumaya çalışmış. Sonuçta onları meşhur eden müziği değiştirmenin bir anlamı olmadığına karar vermişler. Hemen bir buçuk yıl içinde, arayı fazla soğutmadan ikinci çalışmalarını piyasaya sunan, artistik varoluşluğu konsept olarak kabul eden grup, adeta ilk albümlerinin köşesinde düşüp biraz yuvarlandıktan sonra ayağa kalkıp hiç bir şey olmamış gibi aynı yolda devam etmiş. Ancak birebir kendilerini tekrarlamanın yerine bazı değişiklikler de yapmışlar. You Could Have It So Much Beter daha dinamik, cesur, keşfe açık ve müzik olarak daha zengin. Müzikleri genel anlanda kontrollü olarak, işin ucunu kaçırmadan gelişmiş durumda. Nick McCarthy ‘nin tükenmek bilmeyen haşin, yarım yamalak izlenim veren gitar tınıları, cezp edici bir yapı oluşturmakla kalmayıp, her an sizi tepinmeye davet etmekte. Indie etiketinin dışına taşmaya çalışan grup, biraz uluslararası sert pop/rock sentezine bulaşmaya çalışmış. Ancak tüm bu ufak yeniliklerin hepsi Franz Ferdinand formülüne rahatsızlık vermeden işlenmiş.
Ortalama üç dakika yaşam sürecine sahip 13 parçadan oluşan albüm, ilk çalışmalarının sağlam temeli üzerine inşa edilmiş farklı odacıklar sunan bir yapı. Ünün getirmiş olduğu şımarıklığın ve küstahlığın en ufacık kırıntısının yansıtılmadığı bir çalışma. Albümdeki hızlı parçalar hala azgın ve ayaklanmaya teşvik edici. Evil and A Heathen cehenneme çivileme dalan iki dakikalık bir gotik fokstrot (dört tempolu) dans parçası. Albümün karşılama parçası The Fallen , muzip, şen yapısı altında içten içe yanıp tutuşan Franz Ferdinand ‘ın en güzel melodilerinin toplama bir özeti. Muse ve Mars Volta ‘nın başarılı çalışmalarından tanıdığımız Amerikanlı prodüktör Rich Coste öncülüğünde kaydedilen albüm, hiç makyaj yapılmamış bir oda içinde tepinen dört kişinin kaydettiği saf bir rock çalışması. İlk 45′lik Do You Want To , seksi teşvikkâr yapısı ile grubun ne kadar melodik ve sert olabileceğinin bir örneği. Bu oluşumu ilginç kılan en büyük özellik, Franz’dan beklenmeyecek kadar yavaş ve melodik parçaların albümde yer alması. Özellikle grubun bel kemiğini oluşturan bas ve baterinin arka plana atılıp piyano öncülüğünde melodilere izin verilen Walk Away ve Fade Together parçaları farklı bir arayışın belirtisi. Gruba farklı bir pencere açan bu gelişme en iyi olarak, Beatles kırıntıları taşıyan Eleanor Put Your Boots On parçasında sergilenmekte. Bu muhteşem balladı Franz Ferdinand ‘ın tanındığı dağınık asi yapısının içinde aslında sağlam bir oluşumun yattığını gösteren en büyük kanıt. Dikkat çeken diğer parçalar ise, David Bowie ‘nin Berlin periyodunu anımsatan I’m your Villian ve yolunu kaybetmiş Blondie izlenimi veren albümün kapanış parçası The Outsiders .
Kasım’ın ortasında Türkiye’de Sony etiketi ile çıkacak olan albüm ilk albüme kıyasla içine zor girilebilecek bir söz sentezine sahip. İlk başta bulanık görünen parçalar albümü birkaç defa dinledikten sonra bir anda asıl kişiliklerine odaklaşıyor. Sanat-rock kavramının iyice işlendiği albüm, akılda kalmayacak gibi görünen kısa parçalar ile hafızanıza ister istemez yerleşiyor. Daha iyisine sahip olabileceğimizi söyleyen grup bu sözünün arkasında sonuna kadar duyuyor.
Yeni oluşmakta olan bir grubun genelde ilk işi, albüm yapabilecekleri bir müzik şirketinin dikkatini çekmektir. Tarihte, bunun için yıllarca uğraşan veya ilk gecelerinde piyangoyu vuran gruplar olmuştur. Ancak bazı gruplar için tarih farklı yazılmıştır. 2000 yılında The Pride olarak yola çıkan sonra Snowfield adını alan Birmingham’dan gelen Neo-post-punk dörtlüsü, The Editors için bu öykü biraz alışılmışın dışında. İlk yola çıktıklarından beri oldukça cazip teklifler alan grup bunları her fırsatta nazikçe geri çevirip arka sokaklardaki barlarda çalmaya devam etmiş. Amaçları öncelikle kendilerine bir arka sokak bar hayran kitlesi yaratıp, sonra sağlam adımlarla müzik şirketlerinin karşısına geçmek olmuş. Bu arayış içerisinde dikkat ettikleri bir başka konu ise yaratıcılıklarına minimal müdahale edilecek bir müzik şirketiymiş. Bunun içindir ki, hazır olduklarına inandıkları 2004 yılında, en uygun teklif ve koşullarla karşılarına çıkan bağımsız Kitchenware Records (bir zamanlar Prefab Sprout ‘un evi) ile imzalaşmışlar.
Vokal/gitar Tom Smith , gitar Chris Urbanowicz , bas Russell Leetch , ve bateri Ed Lay künyesine sahip olan The Editors , Ocak 2005 tarihinde ilk 45′likleri Bullets ‘i çıkarttı. Parçanın karanlık ve dramatik yönden Joy Division ve Echo & the Bunnymen gruplarına paralel olması, 45′liğin bir gün içinde yok satmasını sağladı. “İnsanlar kırılgan şeylerdir, bunu artık biliyor olmalısın / Onları neye maruz bıraktığına dikkat et / İnsanlar kırılgan şeylerdir, bunu artık biliyor olmalısın / Ancak sana konuşulduğunda konuş” nakaratlarıyla gelen Munich parçası aynı coşku ile karşılandı ve İngiltere listelerinde ilk 25′e kadar yükseldi. Asıl önemlisi Munich ‘in bar doldurabilecek kadar kuvvetli bir parça olması. Üçüncü 45′lik Blood, akkor enerjisi ile The Editors ‘u bir anda ana sahneye taşıdı. Grubun tarzını ve kişiliğini pekiştiren bu 45′lik, daha albümü çıkmamış olan bu arka sokaktan gelen dörtlünün bir anda tüm konserlerinin kapalı gişe satmasını sağladı. Bunun gerçekleşmesinde ne NME, ne Q dergileri ne de benzer klişe (alternatif akımı yerlerde süründüren) medyacıların en ufacık bir katkısı olmadı. Malum söz konusu medyacılar Bloc Party, Franz Ferdinand, Maximo Park, Kaiser Chiefs vs gibi grupları bir gecede şöhret yolunu açmıştır.
2005′in ortasında ilk albümleri The Back Room çıktığında, The Editors , sürekli kıyaslandıkları Bloc Party ve Interpol gibi nispeten yeni grup benzetmelerinden kurtulmuş, kendi kulvarında ilerleyen bir kişilik kazanmıştı. Özellikle Tom Smith ‘in Ian Curtis ‘e benzeyen sesi ve vurgulamaları, kursağında Joy Division kalan müzik severlerin dikkatini çekmeye yetti. The Back Room, geçmişe ait ürkütücü sıcaklığı ve depresyondan uzak yapısı ile ilk tınısında dinleyenin omzuna kolunu atıyor. Indie ses sentezini daha karanlık ve derin diyarlara sürükleyen dörtlü, dinleyenlere Britpop’tan uzak, özlenen aykırılığı tekrar yaşatma niyetinde. Melodramatik vokaller, dinamik minör gitar tınıları, klostrofobik akıcı bateri vuruşları ile The Editors kesinlikle alternatif müziğin liste başı olabilecek özelliklere sahip. Interpol’un ABD’de başlattığı akımın İngiltere versiyonu, hatta daha harbisi.
Sözsel olarak da bir şölen olan grup, sorunlu dünya görüşlerini öz, zengin ve merak ile şarkılarına yansıtmakta. Albümün en melodik parçası olan All Sparks’ daki “Zıplayan bir sigara gibi yanıyorsun / İhtiyacı olan kişilere fikirler veriyorsun,” gibi iç sorgusal sözlerden, Fingers in the Factory parçasındaki “Kırık kasaba üstünde güneş batarken/Ve fabrikalarda parmaklarım kanarken / Sen gecesin, o pis gece / Bizi kızdırıyorsun / Korkacak her şey ortada,” gibi ezici otoriteyi sorgulayan sözlere değinen The Editors , her melodide kalitesini sergiliyor. Fall parçasında ki “Gözlerim kapalıyken / Daha yakına bakabiliyorum / Her zaman hatırlayacağım / Görmek istiyorum / Görmek istiyorum / Bunu kendim görmek istiyorum” özgürlük haykırışından, Camera parçasındaki “Kameranın lensinden bize bak / Tüm acılarımızı siliyor mu? / Eğer kaçarsak, bizi arka odada ararlar / Tüm duygularımızı sakladığımız yerde” sözlerine kadar geniş bir gözlemsel yelpaze sunan grup, bunu çok sağlam adımlarla gerçekleştiriyor.
The Back Room, grubun haykırışını kelimesi kelimesine yansıtan bir albüm. “Biz şu an iyi insanlar değiliz. Bir yıl önce ayakkabı satarken iyiydik” diyebilecek kadar samimi olan grup yaratmış olduğu kaliteli müzik ile genel akıntıya karşı yüzmekte. Melodilerin zerre kadar dinamiğini kaybetmediği albüm, dinledikçe açılan, açıldıkça sarılan, sarıldıkça dostunuz olan bir çalışma. The Editors, zamanla yeni çalışmaları ile bu kulvarda daha başarılı olacaktır ancak şimdilik en kısa zamanda The Back Room albümüne sahip olup (maalesef Türkiye’de çıkmadı ve yakında zamanda bir mucize olmazsa çıkmayacak), grubun azimli sesi ve karanlık odasında sakladığı cevherlerle tanışmanızı tavsiye ederim.