Seksenlerin hortlaması diye bir şey yok. O dönem büyük bir haz ile yaşandı ve yıl katmanları ile ezildi, anılarda kaldı. Sık sık yapılan sondajlarla bu katmana ulaşılıp keyif verici müzikler tekrar dinlendi ama asla hortlatılamadı. Seksenlere geri dönüş konsepti, müzik piyasasında ileri olan ülkelerde kullanılan bir ayrımcı yanılsamadan başka bir şey değil. Her nostalji temasının seksenlere gönderme yapması artık kusulacak bir noktaya geldi. Cılkı çıktı. Bu tür itici benzetmeler sayesinde yeni grupların içinde bir şey varsa bile hemen ön yargı ile yaklaşıldı. “Yine mi seksenler?” gibi yakarışlar birazcık değeri olan grupları hemen “göz ardı edilen kutusuna” yolladı.
Brixton’dan çıkan beş nüfuslu Clor grubu da seksenlerden türediğine dair eleştiriler ile ortaya çıktı. Adını Polonya’daki meşhur bilimsel araştırma merkezi “Centralne Laboratorium Ochrony Radiologicznej”den alan grup, ilk albümünü Capitol records’un kız kardeşi olan Regal (The Beta Band’in ev sahibi) etiketi ile çıkarttı. Vızıltılı, indie-pop yüklemesi ile sabah ilk iş dinlenebilecek nitelikte olan bu albüm, kahve ve poğaça ile oldukça keyifli gidiyor. Yakın gelecekteki Pop-indie tarzının kelimesi kelimesine hakkını veren bir grup.
Clor ortalama bir grup değil. Onlara seksenler kopyası, sıkıcı veya olağan demek biraz cesaret ister. Bu ekip elektro popun gökkuşağı gibi, her renk ile gelen farklı bir ses süzmesi. Artık farklı bir şeye âşık olmanın zamanı geldi. Klişe sapaklara giren grupların aksine Clor beklenmedik kavşaklarda sağa girilmesi gerekirken sola giriyor veya oracıkta park ediyor. Beklentileri olumlu yönde suya düşürüyor.
Eğer ilk albümlerin etki yaratmak gibi bir görevi varsa Clor ‘un albümü popüler müziğe bir meteor gibi çarpmakta. Good Stuff ile nefes almaya başlayan albüm yakalayıcı melodiler, yüksek akortlardaki vokaller ile ileri bir hamle yapıyor. Adeta akıl almaz bir pop patlaması. Her şey elektro pop üzerine de kurulmamış, ortada güzel bir denge sağlanmış. Kırılgan gitar melodileri ile beslenen Gifted parçası düşük temposu ile Clor ‘un hassas yönünü sergiliyor. Hipnotize eden Making You All Mine parçası uzun zamandan beri dinlediğim en şizofren pop oluşumu, ciddi anlamda keyif verici. Stuck In A Tight Spot ise resmen üç farklı grubun aynı anda müzik yapması gibi. Dangerzone parçası çalışan robotların gözünden yeni yüzyılı anlatan bir kurgusal müzik. Üç dakikalık yakalayıcı nakaratlardan oluşan pop-indie parçalarından çok uzakta olan bu albüm yabancı diyarlara uzanan dolambaçlı bir yol.
Müziğin bu tür tempolar, sintisayzır tınıları ve atmosfer ile bıçaklanmasına uzun zamandan beri tanık olmamıştım. Biraz bilimkurgu, biraz elektro-pop ve biraz deneysel müziğin sınırlarında dolaşan grup, indie müziğinin farklı bir biçimde sunulması üzerine çalışmış. Kusursuzca saçma, saçmalıklarla dolu kusursuz bir albüm olan Clor yılın en başarılı 50 albüm listesine girmemiş olabilir ama gerçekten bu kimin umurunda?
Parça Listesi:
- Good Stuff
- Outlines
- Love & Pain
- Hearts On Fire
- Gifted
- Stuck In A Tight Spot
- Dangerzone
- Magic Touch
- Making You All Mine
- Garden Of Love
- Goodbye
Share on Facebook
Originally posted 2009-12-25 08:32:36. Republished by Blog Post Promoter
Her yıl yeni sürprizlerle karşılaşıyoruz. Bir yıl önce adı sanı duyulmamış bir grup anlık bir süre içerisinde müzik çevresinin gündemine rahatlıkla gelip oturabilir. Bu koltuğun sahiplerinin bu kadar kolay ve sık değişmesi ise yaşadığımız dönemdeki müziğin ne kadar aktif ve değişken olduğunun bir göstergesi. Eskiden bir grup bu koltuğa oturur ve uzun süre kalkmazdı çünkü arkadan gelenler ne onun kapasitesinde ne de birikiminde olurdu. Ancak bu yeni yüzyılla birlikte değişmeye başladı. Her yıl yeni bir üretim fabrikasını, koltuğa oturmuş buluyoruz. Koltuğa oturma hakkı kazanan gruplar ise öyle basit müzikle karşımıza çıkmıyorlar. Yanlarında getirdikleri müzik ise kaliteli, farklı ve düzeyli oluyor. Bir blok öteden sesini duyurabilen ise Bloc Party bu senenin ilk koltuğa oturan grubu oldu.
Grubun dikkate alınacak çok önemli bir geçmişi yok. 1998 yılında bir şekilde aynı frekansta olduğunu anlayan dört Britanyalı genç kolektif temeller üzerine öncelikle Angel Range sonra Union isimli grupları kurmuşlar, en son olarak bizim tanıdığımız biçimde 2003 yılında Bloc Party adını almışlar. Hikâyenin gerisi aynı tas aynı hamam; bol prova, canlı performans ve şirket arama. Yaş ortalaması 25 olan Block Party’nin açılımı: Kele Okereke (Gitar/Vokal), Gordon Moaeks (Bas), Russell Lissack (Gitar) ve Matt Tong (Bateri). Ancak şimdilik bizim için önemli olan grubun kaşif ruhu, sanata olan aşk ve tutkuları ve tüm önyargıları yıkmış olmaları.
Silent Alarm grubun ilk albümü. Tek kelime ile umarsızlık, haksızlığa sert baş kaldıran, dünyanın hali ile kafayı bozmuş ve umutsuzca aşk kokan albümün hedefi yüksek. Sert davul ve keskin gitar dalışlarıyla ortaya çıkarttıkları enerjik müzik, burada ciddi bir şeyler yapıldığına dair dikkatinizi anında çekiyor. Yaptıkları müziği sanatsal punk-rock olarak sınıflandırmamız mümkün ancak bazen bu kalıbın dışına taşıp estetikli trash ve pop yapılarına uzanabiliyorlar. Sürekli karşılaştırıldıkları Franz Ferdinand’a kıyasla çok daha sanatsal bir şeritte ilerleyen grup; tekin olmayan, heyecanlı ve eksantrik bir dörtlü. Silent Alarm, sanatsal, kendinden emin ve coşturucu olmasının yanı sıra popun uzun zaman önce gelmiş olması gerektiği noktada.
Gelecek yüklü, keskin duygusal melodilerin, sert itici histerik ritimlerle birleşmesi sonucu Block Party, her an sizi uçurum ucundan atacakmış gibi vücudunuza adrenalin basıyor. On üç parçadan oluşan albümde bir parçanın bir diğeri üzerine bir üstünlüğü yok hepsi kendi bünyesinde özel ve ayrı bir pozisyonda. 2003′te çıkarttıkları ilk single “She’s Hearing Voices” akıl karıştıran bir hastalık gibi. Kele’nin sürekli “Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Amnezi’nin Sütü” diye bağırışları bir an olsun bizi sakinleştiricilerin gerçek yüzünü gösteriyor. En son 45′likleri “So Here We Are” çok sakin ve melodik yola çıkıyor ancak zamanla arkadan gelen bateri sesinin dürtmesi ile bir doruğa doğru tırmanmaya başlıyor. Sonra artarda gelen “I figured it out” (çözdüm) sayıklamaları tüylerinizi diken diken edip gözlerinizi fal taşı gibi açıyor. Albümdeki çoğu parçanın başlangıcı ile bitişleri arasında dağlar kadar fark var. Her parçada bir sürpriz unsuru mevcut bu da elbette monotonluğu ortadan kaldırıyor.
Silent Alarm kalitesi düşmeyen bir albüm. Nitekim grubun kaydetmiş olduğu B-side parçaları bile başlı başına bir albüm kalitesinde. Bloc Party büyük oynuyor ve bunun ilk adımını hakkıyla veriyor ve daha da verecek gibi görünüyor. Albüm idealist gergin ritimlerle dolu nefes kesen ve uzun süre kendinizi dinlemekten alıkoyamayacağınız bir yapı. Yolun açık olsun Bloc Party…
Share on Facebook
Originally posted 2009-12-24 08:05:22. Republished by Blog Post Promoter
Üniversite yıllarında resim ile uğraşan şarkıcı/klavyeci/besteci Alison Goldfrapp resim yapmayı bir kenara bırakıp müzik ve görselliği karıştırmaya başlamış. Böylece kendine farklı bir sanat kolu yaratan sanatçı, zamanla müziğin büyüsüne kapılıp kendi bestelerini yapmaya başlamış. Bir arkadaşının demolarını besteci ve yapımcı Will Gregory ‘ye dinletmesi ile bir anda yaşamında farklı bir yön çizen Alison Goldfrapp kendisini müzik dünyasında buluvermiş. Will Gregory ile aynı müziklerden hoşlandıklarını fark eden ikili, Alison ‘un soyadını markalaştırarak kendilerine ikili bir grup kurmuşlar. 1999 yılında Mute ile sözleşme imzalayan ikili, elektronik-folk, sinematik Björk benzeri müziği kurcaladıkları ilk albümleri Felt Mountain ‘ı 2000 yılında yayımladı. Alison Goldfrapp ‘ın chill-out divası olarak ön plana çıktığı, yarım milyon satış yapan ve bir de Mercury adaylığı alan albümün getirdiği kült ilgi dalgaları, 2003 yılında gelen daha keskin ve seksi disco melodilerin yer aldığı Black Cherry albümü ile daha da büyüdü. Björk ve Portishead ile kıyaslanan Goldfrapp , yaptıkları müziğin içine seks ve glam-rock sentezini başarıyla işleyerek kendi tarzlarını yarattı. Bir anda disco’nun seks kokan, şehvetli elektro ikilisi olarak dikkat çekmeye başladılar. Yakaladıkları tarzı daha fazla kurcalamamaya karar veren ikili ve bu özelliklerini eylül ayında çıkarttıkları Supernature albümleri ile devam ettirmekteler.
Gözden uzak bir kulübede sadece Alison Goldfrapp ve Will Gregory tarafından kaydedilen yeni albüm, Supernature , tam bir elektro, sintisayzır pop ve disco patlaması. Arada sırada Gary Numan ve Siouxsie and the Banshees sınırlarına başarıyla sokulan albüm, ilk parçadan itibaren sizinle flört eden bir kadın gibi. Ne kadar uzak durmaya çalışsanızda bir şekilde farkında olmadan size sokuluyor. Her ne kadar müzik farklı görünse de, içine girdikçe kendinizi 70′lerden gelen disco girdabının içinde buluyorsunuz. Analog sintisayzır ile süslenen soğuk-kırılgan vokallerin öncülük yaptığı parçalar dinleyeni gizemli cadısal bir dünyaya taşımakta. Alison ‘un davetkâr inlemeler, puslu sentetik melodiler ve samimi fısıltılar ile süslenen sesi bu türde ilerleyen Goldfrapp ‘ı hemen diğer gruplardan algılanabilecek şekilde ayırmaktadır. Supernature şu ana kadar yaptıkları çalışmaların en iyi anlarını toplayıp bir sonraki evreye sokulan ve Alison Goldfrapp ‘ı yıldızlığa taşıyacak bir albümdür.
Albümün açılış parçası Oh La La , parlak makyajı ve haz veren pop hissi ile aslında albümün genel akış yönünü belirlemekte. Oh La La ahlaksız teklif içeren sözlerin, ağır bas ritimleri ile ezilen sintasayzır melodileriyle süslendiği bir parça. Lovely 2 C U albümdeki en hareketli parçalardan birisi, nakaratsız olan bu parça, asıl önemli olan müziğin sentezi savunmasını doğrulayan bir çalışma. Ride A White Horse parçası seks ve disco arasında mükemmel çalım atan bir oyuncu niteliğinde, dinleyeni itirazsız dansa kaldırabilecek kuvvete sahip bir yapı. Elektronikleştirilmiş hassasiyetin damlatıldığı bu gotik dans-pop parçası hiç kuşkusuz albümün en sağlam ve ayrıcalıklı halkası. Sinsi bas melodilerin işlendiği Fly Me Away parçası, akıcı sözleri ile baş döndüren bir atmosfere sahip. İlk bakışta buz gibi görünen ve vamp havasında olan Alison yeni çıkacak 45′likleri No. 1 ile tüm bu önyargıyı yıkıyor. No. 1 taze ve etkileyici alt yapısı ile kusursuz bir kapanış parçası.
EMI etiketi ile ülkemizde de çıkan Supernature ‘da Goldfrapp ve Gregory ilk iki albümlerine kıyasla, anlam ve stil arasındaki kusursuz müzikal dengeyi bulmuşlar. Goldfrapp ‘ın nefes kesen vokalleri ve büyüleyici sintisayzır düzenlemeleri, dinleyeni ne olduğunu anlayamadığı sersemletici bir atmosfere taşımakta. Minimalist elektro temeller üzerine oturtulan melodiler, geleneksellikten uzak farklı pencereler açmakta. Ancak algılama değerlerinin düşük olduğu bir dönemde açılan bu pencerelerden bakanların sayısı çok olmayacak ve bu da Goldfrapp ‘ı kitlesel tüketime sokmayacak. Bu tabiki çok sevindirici çünkü kitlesel talep ve tüketimde bu tür grupların nasıl yok olduğuna ve yozlaştığına sayısız defa şahit olduk. En verimli döneminde ve en başarılı albümleri ile karşımızda tüm samimiyeti ile duran bu organik ikiliyi göz ardı etmek ayıp olur.
Share on Facebook
Originally posted 2009-12-31 08:04:10. Republished by Blog Post Promoter