Geçen gün okuduğum bir yazıda Dünya Müziği yapan bir grubun modern çağlılar ekleyerek Batılıların daha algılayabileceği müzik yaptığı ifade edilmişti. Şöyle bir geri durup bu cümleyi tekrar bir okudum. Demek ki söz konusu Afrikalı grup (ki kanımca oldukça başarılı bir ekip) sadece Batılıların beğenmesi umuduyla müzik yapıyordu. Yani kendileri için, kendi beğendikleri bir müzik yapmıyordu amaçları Batılıları eğlendirmek. Uzun zamandan beri böyle bencil bir gözlem okumadım.
Ne demek canım Afrikalı grubun işi gücü yok Batılıları eğlendirmek için müzik yapıyor. Evet Afrikalılar hala çadırlarda elektrikten, radyodan ve teknolojiden bihaber yaşıyorlar. Bu mu genel kanı? Oysa bu grubun kendi beğendiği müziği yapıyor olması, bir stüdyoda müzik kaydediyor olması mümkün değil mi? Elbette mümkün ve gerçek.
Batılılar artık dünyanın kendi eksenleri etrafında dönmediğini öğrenmek zorunda. Başka ülkelerde kendi sevdikleri kulvarda ister kültürel harmanlama çerçevesinde ister çağdaş kavramda sanat yapabilir. Bunu birilerinin gözüne girmek, bir tarza yanaşmak veya genel kategoriye sokulmak için yaptıklarına inanmak çok zor. Yapılan sanat isteseniz de istemeseniz de özgün, evet ortada batı ile Afrika veya batı-doğu harmanlaması olabilir ama bu birilerinin beğenisini kazanmanın aksine bir yenilikçiliktir, ileri biz vizyon ve yaratıcılıktır. Tek düzeliğinin çerçevesini yıkıp, var olan sığlığa dışarıdan bakmaktır. Adı Üstüne Dünya Müziği genel bir kavramdır ve ister tekil kültür ister çoklu kültürden gelsin bir vizyonu temsil eder. O da algılamadır, oradakini algılama. Bu algılama süreci ise bazı katalizörler ile desteklenip belirli kültürlere daha anlaşılır hala getirilebilir. Bu ulaşım sağlanırsa zaten bu bir başarıdır. Ama asla ve asla Batılılar beğensin diye Dünya Müziği yapılmaz, yapılanlar ise zaten yapaylıkta ileri gitmez.
Bu kullanılan ifade hem sanatçıyı hem de dinleyiciyi aşağılayan ve üstünlük sağlayan bir duruştur. Her şeyin birbirin işlendiği çoklu ortamsal bir dünyada hala bu görüşlerin olması çok acı verici ve üzücüdür.
Dünyanın belirli köşelerinde, belirli dönemlerde müzik festivalleri gerçekleşmektedir. Her festival kendi bünyesinde farklı kitlelere, amaçlara ve müzik türlerine hitap etmektedir. Ancak son zamanlarda dinsel müzik ağırlıklı festivaller ortaya çıkmaya başladı. Dinsel müziğin olduğu gibi mistik veya etnik yöresel melodiler ile karışımı olarak sunulan eserler gün geçtikçe müzik avcılarının daha yoğun ilgisini çekmeye başladı. Bu, aynı zamanda söz konusu ülkenin, müziği vasıtasıyla farklı bir yönden ulaşılmamış bir kitleye ulaşması anlamına geliyor.
Dinsel, ruhani müzikle bekli de ilk dikkatleri üstüne çeken kişi Pakistan’lı üstat Nusrat Fateh Ali Khan olmuştur. 1948 – 1997 yılları arasında aramızda olan bu büyük müzik üstadı hiç kuşkusuz Qawwali * müziğinin öncüsüdür ve müzik dünyasına dinsel içerikli melodileri tanıtan sanatçıların başını çekmektedir. Qawwali ‘nin geleneksel yapısını modern enstrümanlar ve elektronik müzik katkısı ile ritüellikten performans niteliğine cesurca taşıyan üstat Nusrat Fateh Ali Khan, kapılar arkasında, dinsel mekânlarda icra edilen bu gizli müziği dünya platformuna hakkı ile taşımasını bilmiştir. Böylece farklı dinlerin inançları gereği üretilen müzikli ibadet biçimleri, dış dünyaya kapalı olan mekanlardan, cesur sanatçılar tarafından sahneye konulmuştur. Doğal olarak aşırı uç kesim tarafından ibadetin belirli dönemlerde parçası olan bu müziğin bir şekilde performansa (insanları eğlendirmeye) dönüşmesi tepki almıştır. Ancak göz ardı edilen çok önemli bir unsur vardır ki, gizli kalmış bu müziğin dünyaya sergilenmesi tüm dinleyenleri birbirine yakınlaştırmış, zamanında açılmış olan çatlakları bir şekilde sıvalamıştır. Müzik vasıtasıyla insanlar başka bir kültürü öğrenmeye başlamıştır.
Yine de söz konusu müziğin hak ettiği kadar ilgi çekmediğini belirtmek gerekir. İnsanların hala bu tür müziklere bir öcü gibi baktığı maalesef aşikardır. Sunulan müziğin güzellikleri, kültürü ve eskilere kadar uzanan tarihi ne yazıkki dar görüşler tarafından algılanmamakta ve korku ile beslenen çekimserlikle dışlanmaktadır. Elbette herkes böyle davranmayıp, müziğin derinliklerinde neler yattığını algılayabilecek cesarettedir. Nitekim, bu tür müzik adamlarının varlığı sonucu uzun yıllardan beri dinsel, etnik müzik üzerine festivaller düzenlenmektedir. Bunların arasında belki de en bilineni ve zengin olanı her yıl Haziran ayında Fas’ın Fes kentinde gerçekleştirilen Fes Festivali ( www.fesfestival.com ). 3 – 11 Haziran 2005 tarihinde onbirincisi gerçekleştirilen festivalin katılımcıları ise dünyanın her köşesinden… İspanyol Flamenko’sundan, Mısır Medih müziğine, Fas Sufi müziğinden, Hindistan Kathak danslarına, Amerikan Gospel korolarından, Fransız Barok müziğine, İtalyan Paskalya danslarından, Türk Sema gösterisine, Irak mistik şiirlerinden, Kolombiya töresel kızılderili müziğine ve daha nice müzik türevlerinin dokunduğu bir çalışma alanı. Bu tür festivaller ruhsal diyaloğun, global mistizmin enerjisi ile dolan tam pozitiflik ile yüklü bir barış karargahı oluyor. Ruhsal coşkunun, barışın ve global ritmin attığı yegane paylaşım noktası.
Bu oluşum içinde olan festivaller normalde mekan olarak da ayrıcalıklılar. Müziğin büyüleyici atmosferinden dolayı konser mekanı çok önem kazanıyor. Örneğin Fes Festiva’li 14. yüz yıldan kalma bir kalede ve bir kaç otantik tarihi evde gerçekleştirilmiş. Böylece müzik ve mekanın bütünselliği ile keyifler doruklara çıkıyor. Bu tür festivaller sadece müzik içerikli olmayıp her gün belirli konular üzerine toplantılar ve sunumlar gerçekleşmektedir. Genelde sosyal-politik içerikli, ekonomik ve kültürel başlıklı konular üzerine yapılan toplantılar farklı kültürlerin birbirine kaynaşması için en uygun ortamları sağlamaktadırlar.
Bu tür festivaller tüm dünya sofistike müzik severlerin dikkatini çekmekte. Farklı dillerde iletişim halinde olan dinleyiciler, festivallere ayrı bir özellik katmakta. Müzik severlerin kuşkusuz en fazla dikatini çeken konserler ise dinsel ağırlıklı, mistik, etnik ve ibadet vari müzikler. Özellikle Sufi nağmelerin olduğu konserler daha yoğun geçmekte. Müziğin kişilerin ruhuna ve zihnine nufüs etmesi en büyüleyici tecrübelerden biri. Dinleyenin fiziksel ve zihinsel şuurunu dış dünyaya kapatıp bir başka meditasyon boyutuna taşıyabilen etnik müzik, kişinin merkezi ile iletişimi sağlamaktadır. Dinsel/etnik müziğin var olduğu festivallerin bu kadar ilgi uyandırıyor olmasının en önemli nedeni ise, normal koşullarda seyirciler önünde icraa edilmeyen müziklerin özel konserler ile müzik takipçilerine sunulması. Bu ender ve zor yakalanan bir ayrıcalık.
Bu tür festivallerde dinleyebileceğiniz bazı eşsiz müzik türleri şöyle: Zimbabwe’de Shona Mbira Müziği (Shona halkının Zezuru kabilesinin temel geleneksel müzik enstrümanı. Yaklaşık 1000 yıldan beri ritüellerde kullanılmakta); Haiti’den Rara (Rara müziğinin temel enstrümanı keçi derisinden yapılmış ; genellikle hareket halinde ziller eşliğinde çalınan bir davul); Pakistan’dan Qawwali ; Küba’dan Santeria; Türkiye’den Sufi ve İtalya’dan Tarantella. Bu liste uzayıp gidiyor… Müziklerin alışkın oldukları mekanlardan çıkıp uluslararası bir dinleyici önünde uygulanması ve izleyenlerin mükemmel katılımı sonucu bu müzikler ritüel kişiliklerinden çıkıp performans sanatına soyunuyor. Bu belki ilk başta yadırganabilir ancak mükemmel bir uyumun olduğu bir ortamda, saygı ve hoşgörü içeirisinde neden olmasın ki? Bu, söz konusu ortamda bulunan herkese farklı bir kapı açacak kadar kuvvetli bir iletişim kaynağıdır.
Bir sanatçının ve/veya müzisyenin temel rolü seyirciyi eğlendirmektir. Bu tür bir beklenti standart festivallerin hepsinde seyircilerin çoğunluğunda vardır, ancak büyüleyici bir atmosferde gerçekleşen kutsal-etnik bir festivalde seyircilerin böyle bir beklentisi yoktur. Çoğu sözlerin kutsal metinlerden uyarlandığı müzikleri dinleyen farklı dinlerden müzikseverler, o an kendilerini bir bütün olarak hisseder. Bu tarz ortamlarda ne bir ayrım, ne bir çelişki, ne de bir ihtilaf yaşanmaz. Sonuçta karşılarına çıkan gruplar sundukları müziği bir eğlence olarak değil bir tören olarak sunmaktadır. Önceleri sadece sadık müzik dinleyicilerinin rağbet ettiği bu festivaller son yıllarda dünya basınının da ilgisini çekmeye başladı ve bunun getirdiği globalleşme sonucunda ritüel ve performans arasındaki çizginin gün geçtikçe azaldığı çok rahat gözlemlenmektedir. Ancak sadece barış ve iç huzuru önemseyen bu tarz festivallerde, günümüz dünyasının kaosunda globalleşmesi korkunç olmasa gerek. Zaten müziğin ana teması bir birliktelik, iletişim, kültür alışverişi değil mi?
* Qawwali: Qawwali müziği İslamiyet’teki Sufi müziğine oldukça yakın bir müzik türüdür. Ana teması Tanrı’ya yakınlaşmaktır. Kökü İran’a kadar uzanan genel tanıma göre bir sufi müziğidir. Ancak Qawwali kelime anlamı olarak “kelime” anlamına gelmektedir. Daha net olmak gerekirse “yüce sesi temsil eden kelime” anlamına gelmektedir. Müziğin ana teması dinlemek, ses ve kelimeler üzerine kurulmuştur.
Gizemciliğin üzerine bu kadar düşen bir grup (ikili) uzun zamandan beri müzik arenasında görünmüyordu. Gizemi iyi kullanan ikili merakları körükledi ve kendilerine bir yer edinmek için 2002 yılının başlarında kolları sıvadılar. Şahıslarına “Müşteri A” ve “Müşteri B” olarak hitap edilmesinden hoşlanan bu ikilinin en büyük destekçisi Depeche Mode’un sessiz elemanı Andy Fletcher oldu . “Client”, Andy Fletcher’ın Mute işbirliği ile kurmuş olduğu Toast Hawaii şirketinin ilk müşterisi olmuştu. Pek umut bağlanmayan bu birleşim negatif gözleri hayrete düşürdü. 2003 başlarında gelen, kendi isimleri ile aynı adı taşıyan ilk albümleri müzik camiasında özlenen, seksi, kışkırtıcı, elektro pop kuşağını tekrar canlandırdı. Doğru bir zamanlama ile Client, kayıp synth pop günlerinin en kuvvetli temsilcilerinden bir tanesi olmaya aday olduklarını gösterdi. Bizi tekrar ilk “Human League” dönemlerini anımsamamızı sağladı.
Öncelikle gizem perdesini biraz aralayalım… Müşteri A, Technique’den tanıdığımız Kate Holmes ve Müşteri B ise Dubstar’dan tanıdığımız ve aynı zamanda Client’ın ön sesi olan Sarah Blackwood. Kendilerine Müşteri A ve B olarak hitap edilmesini istemelerinin en büyük nedeni, diğer gruplarla yapmış oldukları müzik ile şu anki üretimlerinin kıyaslanmaması . Bundan dolayı belki hiçbir albüm veya single kapağında kendi yüzlerini göstermiyorlar. Bunun nedeni ise yanlış bir imaj sergilemek istemeyişleri. Kendilerinin genç kız yerine kadın olarak algılanmamalarını amaçlıyorlarmış. En büyük esin kaynakları ise “Klimt”, “Oscar Wilde” ve “Aubrey Beardsley” gibi sanatçılardan olmuş.
İlk çıkarttıkları single “Price of Love” hoş bir melodi ile desteklenmiş cansız, robotik bir akımı temsil ediyordu ve oldukça beğenildi. İkinci single’ları “Rock and Roll Machine” ise pop paralelliğine daha dikey bir melodi ile ikilinin haşin yönünü bize sergilemişti. Beklenenden daha fazla bir ilgi ile karşılasan ikili, kendilerini 2003 ve 2004 yıllarının büyük kısmı dünyanın belli başlı merkezlerinde konser verirken buldu. Bu furyadan nasibini alan İstanbul’da ikiliyi biri Park Orman’da diğeri Babylon’da olmak üzere iki defa ağırlama zevkine vardı. Elbette Babylon’daki performans ikilinin bizim gözümüzde pozitif puanlar topladığı gece oldu.
Sade hissiz elektronik pop melodileri ile oynayan grup, donuk ifadeleri ve hırçın sözleri ile kendilerine bu kısa zaman sarfından ufakta olsa bir hayran kitlesi oluşturmayı başardı. Yoğun geçen iki yıldan sonra ikili şimdi yeni albümleri “City” ile karşımızdalar. Bu albüm ilk ürünlerine kıyasla çok daha büyük bir alana yayılmış durumda. Çoğu parçalar elektronik uçlarda dolaşmakta ancak müzik olarak daha dinamik, melodiler daha saldırgan ve vuruşlar daha sert. Ama ne olursa olsun elektroniğe sadakatleri devam etmekte. İlk albüme kıyasla programcılık ise bir üst kademede. Elbette ikilinin umursamaz, donuk ve birazcıkta seks serpiştirilmiş kişilikleri belirgin bir şekilde albümün temelini oluşturmakta devam ediyor.
“City”nin bir diğer özelliği ise Depeche Mode’dan tanıdığımız Martin L. Gore, The Libertines’dan bildiğimiz Peter Dorherty ve Carl Barat gibi isimlerin destekte bulunmuş olmaları.
Albümde ilk turunu yaptıktan sonra öne çıkan parçalar ise; “Overdrive”: karanlık, ağır tempolu Depeche Mode havasında, zaten arka vokallerde Marin L. Gore var. “Don’t Call Me Baby”: Hareketliliği ve melodisi ile “Override”in zıt ikizi. “The Chill Of October”: Biraz “Dubstar” günlerine gönderme yapan orkestral bir parça. “It’s Rock and Roll”: tam bir 80′li elektronik synth parçası. Diğer dikkat çeken parçalar ise albümden çıkan ilk single “In It For The Money”, “Radio” ve “Pornography”. “City” albümü ikilinin doğru yolda, kararlı ve bilinçli bir şekilde ilerlediklerinin bir ürünü. Genel anlamda değerlendirilmesi gerekirse 10 üstünden 7 verilebilir.
“City” ülkemizde de ay başı EMI/Kent etiketi ile satışa çıktı. Bilindik ve özlenen bir tadı farklı bir sunuş ile hazmetmek isteyenlere tavsiye edilir…
Diskografi