// Arşiv

Britanya

This tag is associated with 16 posts

Clor: Narkotik Müzik

Seksenlerin hortlaması diye bir şey yok. O dönem büyük bir haz ile yaşandı ve yıl katmanları ile ezildi, anılarda kaldı. Sık sık yapılan sondajlarla bu katmana ulaşılıp keyif verici müzikler tekrar dinlendi ama asla hortlatılamadı. Seksenlere geri dönüş konsepti, müzik piyasasında ileri olan ülkelerde kullanılan bir ayrımcı yanılsamadan başka bir şey değil. Her nostalji temasının seksenlere gönderme yapması artık kusulacak bir noktaya geldi. Cılkı çıktı. Bu tür itici benzetmeler sayesinde yeni grupların içinde bir şey varsa bile hemen ön yargı ile yaklaşıldı. “Yine mi seksenler?” gibi yakarışlar birazcık değeri olan grupları hemen “göz ardı edilen kutusuna” yolladı.

Brixton’dan çıkan beş nüfuslu Clor grubu da seksenlerden türediğine dair eleştiriler ile ortaya çıktı. Adını Polonya’daki meşhur bilimsel araştırma merkezi “Centralne Laboratorium Ochrony Radiologicznej”den alan grup, ilk albümünü Capitol records’un kız kardeşi olan Regal (The Beta Band’in ev sahibi) etiketi ile çıkarttı. Vızıltılı, indie-pop yüklemesi ile sabah ilk iş dinlenebilecek nitelikte olan bu albüm, kahve ve poğaça ile oldukça keyifli gidiyor. Yakın gelecekteki Pop-indie tarzının kelimesi kelimesine hakkını veren bir grup.

Clor ortalama bir grup değil. Onlara seksenler kopyası, sıkıcı veya olağan demek biraz cesaret ister. Bu ekip elektro popun gökkuşağı gibi, her renk ile gelen farklı bir ses süzmesi. Artık farklı bir şeye âşık olmanın zamanı geldi. Klişe sapaklara giren grupların aksine Clor beklenmedik kavşaklarda sağa girilmesi gerekirken sola giriyor veya oracıkta park ediyor. Beklentileri olumlu yönde suya düşürüyor.

Eğer ilk albümlerin etki yaratmak gibi bir görevi varsa Clor ‘un albümü popüler müziğe bir meteor gibi çarpmakta. Good Stuff ile nefes almaya başlayan albüm yakalayıcı melodiler, yüksek akortlardaki vokaller ile ileri bir hamle yapıyor. Adeta akıl almaz bir pop patlaması. Her şey elektro pop üzerine de kurulmamış, ortada güzel bir denge sağlanmış. Kırılgan gitar melodileri ile beslenen Gifted parçası düşük temposu ile Clor ‘un hassas yönünü sergiliyor. Hipnotize eden Making You All Mine parçası uzun zamandan beri dinlediğim en şizofren pop oluşumu, ciddi anlamda keyif verici. Stuck In A Tight Spot ise resmen üç farklı grubun aynı anda müzik yapması gibi. Dangerzone parçası çalışan robotların gözünden yeni yüzyılı anlatan bir kurgusal müzik. Üç dakikalık yakalayıcı nakaratlardan oluşan pop-indie parçalarından çok uzakta olan bu albüm yabancı diyarlara uzanan dolambaçlı bir yol.

Müziğin bu tür tempolar, sintisayzır tınıları ve atmosfer ile bıçaklanmasına uzun zamandan beri tanık olmamıştım. Biraz bilimkurgu, biraz elektro-pop ve biraz deneysel müziğin sınırlarında dolaşan grup, indie müziğinin farklı bir biçimde sunulması üzerine çalışmış. Kusursuzca saçma, saçmalıklarla dolu kusursuz bir albüm olan Clor yılın en başarılı 50 albüm listesine girmemiş olabilir ama gerçekten bu kimin umurunda?

Parça Listesi:

  1. Good Stuff
  2. Outlines
  3. Love & Pain
  4. Hearts On Fire
  5. Gifted
  6. Stuck In A Tight Spot
  7. Dangerzone
  8. Magic Touch
  9. Making You All Mine
  10. Garden Of Love
  11. Goodbye
Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Coldplay: Dünyayın En İyi Grubu?

Coldplay’in günümüzdeki Britanya müziğini en iyi temsil eden gruplardan birisi olduğuna dair özellikle Britanya’da yoğun ve sonuna kadar bir inanç mevcut. Hatta bir adım daha ileri gidip dünyanın en iyi grubu olduğunu iddia edenler bile var. Ancak bu sadece bir iddia; Coldplay ‘ın şu anki konumumu ve müziğine göre gerçekleşmesi zor bir iddia. Özellikle yeni çıkarttıkları X&Y bunun en somut kanıtı.

Radiohead 2000 yılında Kid A rock-electronik füzyon albümünü çıkarttığında ısrarla dünyanın en iyi ve önemli rock grubu olmadıklarını savundular. Hatta önlerine sunulan bu ünvanı ellerinin tersi ile ittiler. Bu olay, farkında olmadan onları daha da yüceltti. Tam bu boşlukta ilk albümleri Parachutes ile araya sızan Coldplay tek kelime ile Radiohead ‘ın olmadığı (olmak istemediği) ve halkın olmasını istediği bir Britanya grubu kimliğine büründü. Parachutes albümü farklı tatlar sunan, samimi, iç gözlemsel ve marş havasında bir çalışma idi ve haklı olarak çok ilgi gördü. Don’t Panic parçası ile açılan Parachutes albümü resmen b ir anda kazanılan uluslararası başarı karşısında panik olmayın diyordu. Parachutes (5 milyonluk bir satış yaptı) hiç kuşkusuz Coldplay için doğru zamanda, doğru boşluğa atılan yaratıcı büyük bir adım oldu. 2002 yılında gelen A Rush of Blood to the Head , albümleri yerlerini daha da sağlamlaştırdı. Her ne kadar Parachutes albümleri kadar sağlam ve evrensel bir yapıya sahip olmasa da A Rush of Blood to the Head albümü daha büyük bir başarı oldu. Radiohead ile kıyaslanan grup bir anda yeni U2 olarak lanse edilmeye başladı. Tüm dünyaya ait ancak müzikleri her kişi için özel bir grup olarak bilinen U2 bu pozisyona gelene kadar ne evrelerden, ne zorluklardan geçti. Adidas reklâmlarındaki gibi “imkânsız hiçbir şey” sloganı elbette doğru ancak bu kadar da kolay elde edilebilecek bir şey asla olmadı.

6 Haziran 2005 tarihinde Coldplay karşımıza üç yıl gecikmeli olarak X&Y albümü ile çıktı. Bu albüm çıkmadan aylar önce hakkında yazılmaya çizilmeye başlandı. Çok başarılı bir pazarlama sonucu beklentiler bir aç kurt gibi beslendi. Resmen X&Y albümünün müziğin yörüngesini değiştirecek kadar sağlam ve büyük olacağı lanse edildi. Bu albüm Coldplay ‘i, dünyanın en iyi ve önemli gruplar, ligine çıkartacak çalışma olacağı kesin gözü ile bakılıyordu. Chris Martin ‘in dünya adamı, politik, yumuşak Bon o imajına bürünüp Noel Gallagher gibi “bundan daha iyisini yapamayız” şeklindeki talihsiz açıklamaları ise tıka basa beslenen beklentinin tuzu biberi olmuştu.

X&Y, bilindik Coldplay ‘den farklı bir şey sunmayan bir albüm. Hatta X&Y şu ana kadar Coldplay ‘ın ustalıkla örtbas ettiği zayıf noktalarını ortaya çıkartan bir çalışma. Grubun müziğinde teknolojiye karşı cafcaflı bir uyanış haricinde en ufacık bir gelişme yok. Kraftwerk esintileri taşıyan Talk parçası ve ilk 45′likleri Speed Of Sound parçasının estetiksel sentezleme oluşumunun haricinde albümdeki tüm gelişme yüzeysel. X&Y bildiğimiz Coldplay ; orta hızlı, sertleşmekten korkan, samimi melodiler ve nazik piyano tınıları ile süslenmiş basit kırılgan sözler. Bildiğimiz tarzda rock yapmaktan hep çekinmiş olan grup bu albümde de bu özelliğini koruyor. Kendilerini ritim ve ses patlamasına bir türlü bırakmayan grup her zamanki gibi temkinli, rock sınırını ihlal etmeyen meditasyon ağırlıklı bir müzik çevresinde dolaşmakta. Elbette ki bu bir sorun değil, rock yapmayan birçok başarılı grup var, ancak rock tarzına soyunmuş olan bir grubun en azından bir iki parçasında bu sınırları çekinmeden karıştırması bekleniyor. Yoksa uslu, nazik müzik üçüncü turda sıkmaya başlıyor. Risksiz, ihtiraslı olmaya çalışan X&Y albümü maalesef mütevazilikten öteye gidemiyor. Oysa kıyaslandıkları Radiohead ve U2 hiç düşünmeden bu risklere dalabilen gruplar olmuşlardır. İşte asıl göz ardı edilen fark burada yatıyor.

X&Y ‘da yer alan sözler her zaman olduğu gibi güncel dikkat ve ilgi uyandıran dünya konuları yerine Chris Martin’in kişisel duygularına yapılan bir seyahat. Parachutes ve A Rush of Blood to the Head , albümlerinde olduğu gibi Chris Martin, şüpheleri, umutları, aşkları ve korkuları üzerine yazıyor. Yanlış anlaşılmasın yazdıkları, okul sıralarında masa altından iki aşığın bir birine yazdığı notlar gibi çok samimi, masum, sıcak ve yakın zaten bundan dolayı çoğu müzikseverin ilgisini çekiyor. Ancak ısrarla vazgeçilmeyen ilkokul kafiyeleri oldukça rahatsız edici. Grubun karizmasına yakışmayan bir basitlik. Pie / sky / why / by / fly ve light / right / bite gibi kafiyeli cümleler rahatsızlık verecek kadar çoğunlukta. Sanki Chris Martin önüne bir sözlük alıp bununla ne kafiyeli diye araştırmış ve cümleler içinde anlatmak istediğini bu kelimelere göre yönlendirmiş. Özellikle Swallowed in the Sea (“You cut me down a tree/ And brought it back to me/ And that’s what made me see”) parçası bu konuda diğer parçaları geride bırakıyor.

Bir saatin biraz üstünde olan X&Y albümünde yer alan 13 parçadan (on üçüncü “Til Kingdom Come” olan parça Johnny Cash için yazılmış gizli bir parça) ön plana çıkan parçalar sırasıyla kuvvetli yapısı ile Talk , Brian Eno destekli Low ve gelecekçi estetik yapıya sahip White Shadows ve Speed of Sound ( Clocks parçasını andırmadığını söylemeden geçemeyeceğim).

Aslında X&Y albümü kötü bir albüm kategorisine sokulamayacak kadar iyi. Gevrek, profesyonel, emin ve müziksel olarak A Rush of Blood to the Head albümünü takip eden bir çalışma. Bekli de Coldplay ‘ın şu ana kadar yaptığı en melodik albüm. Ancak Coldplay ‘i dünyanın en iyi grubu yapabilecek kapasiteden çok uzak. U2 gibi gruplar müzik ve görüş alanı olarak daha büyük, daha hırslı ve evrenseller ancak Coldplay ufak şeylerin hakkında sıkıştırılmış bir kalıbın içinde büyük müzik yapan bir grup. X&Y kuvvetli ve dinlenebilir bir albüm olmasına rağmen zamanla hatırlanmayacak bir çalışma. Maalesef dörtlünün limitli narsist görüş açıları Coldplay ‘in bir sonraki adımı atmasını engelliyor.

Parça Listesi (10 üzerinden 7.5)

Square One 4:47

What If 4:57

White Shadows 5:28

Fix You 4:54

Talk 5:11

X&Y 4:34

Speed of Sound 4:48

A Message 4:45

Low 5:32

The Hardest Part 4:25

Swallowed in the Sea 3:58

Twisted Logic 5:01

Til Kingdom Come [Gizli Parça] 4:10

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Block Party

Her yıl yeni sürprizlerle karşılaşıyoruz. Bir yıl önce adı sanı duyulmamış bir grup anlık bir süre içerisinde müzik çevresinin gündemine rahatlıkla gelip oturabilir. Bu koltuğun sahiplerinin bu kadar kolay ve sık değişmesi ise yaşadığımız dönemdeki müziğin ne kadar aktif ve değişken olduğunun bir göstergesi. Eskiden bir grup bu koltuğa oturur ve uzun süre kalkmazdı çünkü arkadan gelenler ne onun kapasitesinde ne de birikiminde olurdu. Ancak bu yeni yüzyılla birlikte değişmeye başladı. Her yıl yeni bir üretim fabrikasını, koltuğa oturmuş buluyoruz. Koltuğa oturma hakkı kazanan gruplar ise öyle basit müzikle karşımıza çıkmıyorlar. Yanlarında getirdikleri müzik ise kaliteli, farklı ve düzeyli oluyor. Bir blok öteden sesini duyurabilen ise Bloc Party bu senenin ilk koltuğa oturan grubu oldu.

Grubun dikkate alınacak çok önemli bir geçmişi yok. 1998 yılında bir şekilde aynı frekansta olduğunu anlayan dört Britanyalı genç kolektif temeller üzerine öncelikle Angel Range sonra Union isimli grupları kurmuşlar, en son olarak bizim tanıdığımız biçimde 2003 yılında Bloc Party adını almışlar. Hikâyenin gerisi aynı tas aynı hamam; bol prova, canlı performans ve şirket arama. Yaş ortalaması 25 olan Block Party’nin açılımı: Kele Okereke (Gitar/Vokal), Gordon Moaeks (Bas), Russell Lissack (Gitar) ve Matt Tong (Bateri). Ancak şimdilik bizim için önemli olan grubun kaşif ruhu, sanata olan aşk ve tutkuları ve tüm önyargıları yıkmış olmaları.

Silent Alarm grubun ilk albümü. Tek kelime ile umarsızlık, haksızlığa sert baş kaldıran, dünyanın hali ile kafayı bozmuş ve umutsuzca aşk kokan albümün hedefi yüksek. Sert davul ve keskin gitar dalışlarıyla ortaya çıkarttıkları enerjik müzik, burada ciddi bir şeyler yapıldığına dair dikkatinizi anında çekiyor. Yaptıkları müziği sanatsal punk-rock olarak sınıflandırmamız mümkün ancak bazen bu kalıbın dışına taşıp estetikli trash ve pop yapılarına uzanabiliyorlar. Sürekli karşılaştırıldıkları Franz Ferdinand’a kıyasla çok daha sanatsal bir şeritte ilerleyen grup; tekin olmayan, heyecanlı ve eksantrik bir dörtlü. Silent Alarm, sanatsal, kendinden emin ve coşturucu olmasının yanı sıra popun uzun zaman önce gelmiş olması gerektiği noktada.

Gelecek yüklü, keskin duygusal melodilerin, sert itici histerik ritimlerle birleşmesi sonucu Block Party, her an sizi uçurum ucundan atacakmış gibi vücudunuza adrenalin basıyor. On üç parçadan oluşan albümde bir parçanın bir diğeri üzerine bir üstünlüğü yok hepsi kendi bünyesinde özel ve ayrı bir pozisyonda. 2003′te çıkarttıkları ilk single “She’s Hearing Voices” akıl karıştıran bir hastalık gibi. Kele’nin sürekli “Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Kırmızı Hap / Yeşil Hap / Amnezi’nin Sütü” diye bağırışları bir an olsun bizi sakinleştiricilerin gerçek yüzünü gösteriyor. En son 45′likleri “So Here We Are” çok sakin ve melodik yola çıkıyor ancak zamanla arkadan gelen bateri sesinin dürtmesi ile bir doruğa doğru tırmanmaya başlıyor. Sonra artarda gelen “I figured it out” (çözdüm) sayıklamaları tüylerinizi diken diken edip gözlerinizi fal taşı gibi açıyor. Albümdeki çoğu parçanın başlangıcı ile bitişleri arasında dağlar kadar fark var. Her parçada bir sürpriz unsuru mevcut bu da elbette monotonluğu ortadan kaldırıyor.

Silent Alarm kalitesi düşmeyen bir albüm. Nitekim grubun kaydetmiş olduğu B-side parçaları bile başlı başına bir albüm kalitesinde. Bloc Party büyük oynuyor ve bunun ilk adımını hakkıyla veriyor ve daha da verecek gibi görünüyor. Albüm idealist gergin ritimlerle dolu nefes kesen ve uzun süre kendinizi dinlemekten alıkoyamayacağınız bir yapı. Yolun açık olsun Bloc Party…

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Arşiv

Slideshow

Get the Flash Player to see the slideshow.

Zekeriya S. Şen Foto

    http://zekeriyassen.tumblr.com/post/879736728http://zekeriyassen.tumblr.com/post/875433366http://zekeriyassen.tumblr.com/post/861167031http://zekeriyassen.tumblr.com/post/844720913

Better Tag Cloud