// Arşiv

caz

This tag is associated with 72 posts

İsrail – Diaspora Caz

Saksafoncu Anat Cohen

Saksafoncu Anat Cohen

Söz konusu sanatçıların bir kısmı kendi kültürleri ile şekillenip bunu müziklerine yansıtırken, diğer bir kısmı ise yenilikçilikten uzak, vizyonsuz bir şekilde balon içerisinde sanat kariyerlerini (eğer buna kariyer diyebilirsek) sürdürüyor. Bu ikinci kategoriye girenler bazen İsrail cazı çalarken bazen de caz çalan İsrailli konumuna bürünüyor.

Benim asıl hedefim birinci kategoriye düşen sanatçılar. Aslına bakarsanız ortada pek çok müzik kişiliği olan bir beden var. Malum İsrail Akdeniz’in kesişim yollarından biri. Doğal olarak buradan çıkan cazcılar yaşadıkları Arap ve İsrail kültürü ile gelişip, müzik bakımından çok yönlü olarak beslenmekte. Klarnetçi ve saksafoncu Anat Cohen’a göre yaşadıkları ortamdaki müzik onlara tüm dünya müziğine karşı bir algı duyarlılığı sunuyor. Bu duyarlılığın zenginliği ve algı genişliği ise en kolay caz tarzında ifade ediliyor.

Hakikaten, İsrailli sanatçılar cazın alt kategorilerine sokulabilecek kadar zengin bir kulvarda süzülmekte. Ortaya çıkan sonuçlar ise oldukça etkileyici. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse; gitarist Roni Ben-Hur bebop piyanisti Barry Harris’in yanında çıraklık yapıp bu tarzı öğrendi, bir başka genç sanatçı olan Gilad Hekselman ise Ari Hoening ve Joel Frahm’ın yanında caz ritimlerinin nasıl genişletilebileceği üzerine emek sarf etti. Tromboncu Reut Regev avant-garde caz kulvarında üstat olan Anthony Braxton yanında kendini geliştirdi, öte yandan Rafi Malkiel ise trombonunu Latin Caz kulvarına sokularak, ilk albümü 2007 tarihli “My Island” ve daha sonra çıkan 2010 tarihli “Water” yer alan parçaları ile dinleyenleri ile paylaştı. Bu örneklemeler solist Ayelet Rose Gottlieb ve Assis Tshar gibi sanatçılar ile zenginleştirilebilir.

Anat Fort (C) of ECM

Anat Fort (C) of ECM

Müziğin fiziki ve ruhi uyarlanırlığı, bu süreçte geçirdiği değişimi ve olgunlaşması, söz konusu serüvenin bir parçası, bir açılımı. Mesela piyanist Anat Fort kendi serüveni sonucu ulaştığı müzik türünün caz kulvarında olduğunu ancak prodüktörü söyleyince fark etmiş. Oysa uzun bir süre kendisi bunu bir etnik harmanlama olduğu kanaatindeymiş. Bu serüven sonucu Anat Fort, kendisini ağır ilerleyen klasik bir müzisyenken tutkulu bir caz bestecisi ve yorumcusu olarak görmeye başlamış. Burada ana etken caz tarzının ses skalasının aksine içerdiği kavramsal konsepti. Özgürlüğü tartışılmaz ancak bununla birlikte gelen ciddi taahhüt çok daha önemli. Bu gelişimin sonucu Anat Fort, hayatı boyunca hayran olduğu Paul Bley ve Keith Jarrett’ın da bağlı olduğu, ECM müzik firmasından ilk üretimini 2007 yılında “A Long Story” adlı çalışması ile verdi. Bu öyküde Anat Fort gibi dikkat çeken diğer kahramanlar ise piyanist Alon Yavnai, kendisi Kübalı üstat Paquito D’Rivera yanında müziğini geliştirdi, ve Herbie Hancock ile tüm dünyayı turlayan saksafoncu Eli Degibri.

Ve elbette atlanmaması gereken bas virtüözü Avishai Cohen var. 1992 yılında daha yirmi bir yaşındayken New York’a gelen sanatçı, oldukça zor bir müzik sürecinden sonra Chick Corea’nın dikkatini çekmeyi başardı. Birkaç yoğun yıl arka arkaya Corea ile konserler veren basçı, ilk dört solo albümünü de üstadın müzik firması Strech’den çıkarttı. Pek çok İsrailli gibi Avishai Cohen’de Amerika’nın cazibesi ile uzun bir dönem cebelleşti ve en sonunda kendi memleketine yerleşmeye karar verdi. Konserler arasında nefes almak için çılgın bir şehre geri dönmektense, çok daha sakin ve huzurlu bir ortamda kendini yenilemeyi ve dinlendirmeyi tercih etti. Kendi memleketine dönmüş olması onun yeni jenerasyondan gelen yerel sanatçılara da kulak misafiri olmasını sağladı. Bu keşif sürecinde ise Cohen oldukça yetenekli piyanist Shai Maestro ile karşılaştı ve yeteneğinden öyle etkilendi ki hemen “Gently Disturbed” albümünde yer almasını istedi. Bu keşif macerası süresince Avishai’ın yaptığı şu yorum ise oldukça etkili: “İsrailli müzisyenler o kadar yetenekliler ki, çok ufak bir bölgeye konsantre olmuşlar ve çalacak mekan ne yazık ki çok az.”

Avishai Cohen

Avishai Cohen

İsrail Caz tarzının altına giren diğer sanatçılar ise 3 Cohens üçlüsü ve Third World Love dörtlüsü. Bu ekiplerin ortak sanatçısı ise bir başka Avishai Cohen (trompetçi). Özellikle yaptıkları müzik ise İsrail caz tanımı altında yer alıp Ortadoğu, Afrika ve Batı harmanlaması.

Coltrane sonrası saksafon geleneği sürdüren sanatçıların arasında yer alan Anat Cohen için bu tür çok kültür harmanlaması içeren müzikleri kabullenmek çokta kolay olmamış. Uzun yıllar sarf edilen emek yavaş yavaş meyvelerini vermeye başladı. Bu süreçte klarnet ile tekrar aşk yaşayan sanatçı, bu enstrüman sayesinde yerel İsrail folk melodileri ile Brezilya ritimleri arasında bir köprü kurabilmiş. Bunların hepsi ise farklı kültürlere açık olan kulakların algı yetisi sayesinde olmuş. Sanatçılar ise bunları alıp, işleyen birer ritim terzisi. Anat Cohen’in 2007 tarihli “Poetica” aldı albümü ise bu terziliğin en güzel üretimlerinden biri. Bu albümünde Cohen ağırlıkta İsrail’de yaşayan göçmenlerin köklerine inip, onlarla birlikte ülkeye gelen yerel ezgilerin zamanla İbranice versiyonları alıp, tekrar orijinal kökleri ile işledi. Farklı bölgelerden ve kültürlerden gelen ezgiler böylece İsrail caz tarzı altında toplanmış oldu.

İlk akla gelen açıklama, İsrail’in konumu gereği etkilendiği müzik yelpazesi oldukça geniş olması. Bunun içerisinde Sefarad, Yunan, Türk, Avrupa, Arap ve Rus müzikleri yer almakta. Bunların hepsi bir biçimde İsrail müziğine işlenmiş durumda ve İsrailliler de bunu bağırlarına basmakta. Özellikle New York’tan gelen cazcıları İsrail’e dönemsel yerleşmeleri ülkeden yeni yeşeren caz sanatçılarına oldukça katkıda bulundu. Kanımca bundan dolayı da pek çok İsrailli müzisyen New Yorklu cazcı olarak algılanmakta, zira bir biçimde İsrailli cazcılar New Yorklu meslektaşlarından fazlasıyla etkilenmiş durumda.

İsrail’de olup da Arap etkisinden uzak kalmakta pek mümkün değil. Özellikle Amerikalı sanatçılar İsrail’e geçirdikleri süre boyunca fazlasıyla Ramallah tarafına geçip Arap sanatçılar ile müzik birlikteliğine ve sohbetine dalmıştır. Böylece belki de dünyanın en şiddetli sınırlarından birisinde sanatsal ve kişisel ilişkiler kuruldu. Her ne kadar İsrailli caz sanatçılar pek politikaya girmek istemeseler bile İsrail-Filistin çatışmasını göz ardı etmeleri mümkün değil. Dönemsel olarak yapılan anketlerde İsraillilerin büyük bir çoğunluğu barış peşinde. Bu oran özellikle İsrailli müzisyenler arasından %95’lik bir düzeye yükselmekte. İki uç arasında oldukça büyük bir boşluk var ancak sanatçıların hepsi bunu müzikleri ile doldurma çabasında.

“Unity” adlı albümün de basçı Avishai Cohen, politikaya sert bir şekilde eleştiri yapmakta. Albüm kitapçığında “barış olmadan herhangi bir ülkede gerçek anlamda bir güvenlik olacağına inanmıyorum. Gerçekten barış sağlamak için ise adalet mutlak. Adalet ile barış için ise birlik gerekli” yazan sanatçı, bu konuda nerede durduğunu çekinmeden dile getirmekte. Periyodik olarak nükseden olaylar sonucunda ise Avishai Cohen duruma karşı bir şey yapamadığının acizliğini yaşıyor. Ona göre insanlar daha da vahşileşiyor. Ancak müzik sayesinde kendisini şanslı görüyor zira şu an var olmakta olan olayların tam aksinde duran bir şey yapıyor.

Bu tür sesler zaman zaman yükseliyor ve inanıyorum ki ileride daha da fazla yükselecek. Belki bu çerçeve içersinde son zamanlarda İsrail caz sanatçılarını tema alan pek çok konser veya festival düzenlenmekte (burada ağırlıkta Avrupa ve Amerika’dan bahsediyorum). Böylece başka kültürler ile beslenip kendi müziklerini geliştiren sanatçıların yanı sıra bu sanatçıların etkiledikleri müzik ruhlarına da şahit oluyoruz. Zira onlar geniş bir keşif içerisinde, farklı diyar ve kültürlerde barışçıl süzülmekte. Onlar müzisyen, hiçbir şeyi sineye çekmemeleri gerektiğine gayet vakıflar; özellikle müziklerini. Anat Cohen’in dediği gibi; sonuçta paylaşılan dünyanın sunduğu müziklere karşı belirli bir açıklık gerek.

Originally posted 2011-10-04 13:23:36. Republished by Blog Post Promoter

Lionel Loueke: Cazın Genç Şövalyesi

1973 yılında Batı Afrika’nın ufak bir bölgesini kaplayan Benin’de doğan Lionel Loueke, genç caz akımında en heyecan verici gitarist ve perküsyoncuların başında yer alıyor. Kendi yöresel kültürüyle birebir kaynaşan bestelere imza atması ile bilinen sanatçı, özellikle enstrümanları üzerindeki usta hâkimiyeti ve organik melodileri ile caz dünyasında farklılıklar yaratıyor. Ruhsal ve kozmik beste oluşumlarıyla uluslar arası bir dinleyici kitlesine ulaşan sanatçı, cazın yanı sıra dünya müziği sınırlarına da sokuluyor. Çaldığı bestelerdeki sesleri gitarından çıkarttığına inanması çok zor olan bu genç yetenek en sonunda tamamıyla kendi adı altında çıkan ikinci solo albümü “Virgin Forest” ile karşımızda.

Daha ufak bir çocukken perküsyon dünyasına dalan sanatçı bu enstrümandan mezun olduktan sonra gitara ilgi göstermeye başladı. Müzikte kendine kariyer yapmayı genç yaşlarda aklına koyan sanatçı 1998 tarihinde Paris’teki “Amerikan Modern Müzik” okulundan üstün başarı ile mezun olur olmaz 1998 yılında dünyanın bir numaralı müzik okulu olan Boston’daki “Berklee College of Music” için burs kazandı. Bu okuldan 2000 yılında caz branşında derecesini alan sanatçı daha sonra Herbie Hancock, Terence Blanchard ve Wayne Shorter gibi caz ustalarının bulunduğu bir jürinin beğenisi sonucunda iki yıllık “Thelonious Monk” caz enstitüsüne kabul edildi. Kenny Barron, Dave Holland, John Scofield, John Damiam, Russell Ferante, Wayne Shorter, Steve Turre ve Terence Blanchard gibi ustalardan ders alan bu genç beden aynı zamanda trompetçi ve film müziği bestecisi Terence Blanchard’ın iki albümünde yer aldı. Bu albümlerden ikincisi Blue Note’dan piyasaya çıkan “Bouce” idi ve oldukça beğeni topladı.

2003 yılında mezun olduktan sonra kendi müzik serüvenini yaşamak için New York’a giden sanatçı burada belli başlı önemli mekânlarda ve gruplarla birlikte hünerlerini sergilemeye başladı. Fazla kapı çalmakla uğraşmayan sanatçının kısa bir süre sonra kendi kapısı çalınmaya başladı çünkü caz ortamına getirdiği yeni heyecan diğer sanatçılara da bulaştı. Bunun sonucu olarak 2005 yılında Herbie Hancock bu genç yeteneği Headhunters ’05 ekibine dâhil etti. Gitarıyla caz’dan blues’a, rock’tan swing’e her türlü müziğe yetkin olan Lionel Loueke böylece kısa bir zaman zarfında aranılan sanatçılar listesinin başında yer aldı. Herbie Hancock ile ayrıca özel bir bağ kuran Loueke, sanatçının en son albümü “Possibilities”de önemli bir yer aldı. Daha sonra Massimo Biolcati ve Ferenc Nemeth ile birlikte Gilfema adlı dinamik bir üçlü kuran Loueke bu ekip ile “Gilfema” adlı albümü 2005 yılında çıkarttı. İlk solo albümü “In a Trance” adı gibi bir trans halinde tek bir kayıtta kaydedildi. Albümde yer alan on iki parçadan altısı mucizevi bir biçimde o an stüdyoda spottan kaydedildi. Bu albümde Lionel Loueke gitar ve perküsyonun haricinde bildiğimiz saz ile harikalar yarattı.

Ekim 2006‘da Avrupa’da piyasaya çıkan “Virgin Forest” adlı son çalışması Amerika’dan önce ülkemizde Equinox Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Albümü dinlemeden önce ilk dikkatinizi çeken şey efsanevi piyanist Herbie Hancock, armonika üstadı Grégoire Maret, basçı Massimo Biolcati, solist Gretchen Parlato ve perküsyonlarda Cyro Baptista, Ferenc Nemeth gibi sanatçıların destekte bulunmuş olması. 18 parçadan oluşan albüm Benin’in dünya müziği normlarına uygun, kaybolan melodilerinin caza işlendiği sakin bir şölen. Herhangi belirleyici bir standart ile sınırlandırılmayan albümde yer alan bestelerin çoğunluğu Lionel Loueke’ye ait, sadece birkaç tanesi Herbie Hancock ile doğaçlama ürünleri. Yerel Fon (Benin) ve Mina (Togo) dillerinde şarkı söyleyen sanatçı yaptığı müziğin evrenselliğini kanıtlıyor. Robert Sadin (Grover Washington, Kathleen Battle, Wynton Marsalis ve Andre Previn) tarafından yönetilen albüm Batı Afrikalı vurmalı çalgılar grubu Raimi and Tessi Brothers’ın 4 parçada katkısı ile gitarın haricinde vurmalı çağlıları ön plana çıkartıyor. Sanatçının şu ana kadar kaydettiği diğer çalışmalarına kıyasla gerçek anlamda kendisinin müziksel bilinçliğini yansıtan “Virgin Forest” iyi müzik dinleyen herkes tarafından kolayca algılanabilecek bir yapıda.

Batılı sanatçıların sınırları belirlediği klişe kuralları hiçe sayan Afrikalı bu genç yetenek, kendi müziğini kendi kuralları ile geliştiriyor ve tüm sınırları ortadan kaldırıyor. Kariyeri hızla ilerleyen Beninli sanatçı, caz dünyasında yeni bir şerit açıp gelecek için çok şey vaat ediyor. Yakından izlenmesi gereken bir cevher…

Lionel Loueke performs ‘Benny’s Tune’ LIVE from Look At Me London on Vimeo.

Originally posted 2010-01-21 07:41:35. Republished by Blog Post Promoter

Chris Botti

Dünyanın en iyi trompetçileri diyarında kendine yer edinmiş ve ölümsüzleşmiş iki elin parmağı kadar az sanatçı vardır. Çağdaş caz sektöründe bu yüce yere ulaşmak için çok çabalayan sanatçı var, ancak bu çabaların çoğu hüsranla biter. Anlaşılmayan bir önemli nokta var ki, o da bu yüce mevkiinin aslında ulaşılamayacağı. Bunun bilincinde olan sanatçılar daha samimi, kendinden emin ve saygın adımlarla ilerlemekte. 1962 Oregon-Amerika doğumlu Chris Botti’de bu tür kendini bilen cazcılar arasında.

On yaşında trompet çalmaya başlayan sanatçı lise yıllarında profesyonel olarak caz dünyasına adım attı. Amerika’nın en prestijli müzik okullarından birisi olan Indiana Üniversitesi’nde uzman hocalar denetiminde okuyan sanatçı, mezun olduktan sonra Arif Mardin gibi prodüktörlerin yönlendirmesi ile bir anda pop-caz kulvarında sık sık görmeye alıştığımız bir şahsiyet oldu. Aretha Franklin, Bob Dylan, Natalie Merchant, Joni Mitchell, Paul Simon gibi sanatçılara trompeti ile eşlik eden Chris Botti, minimalist doğaçlama yeteneği ve sahne duruşu ile sürekli Miles Davis ve Chet Baker ile kıyaslandı. Yeni bir caz kişiliği yaratma hırsında olmayan sanatçı yakaladığı formül ile caz-pop listelerinde sık sık yer almayı başardı. Özlü atmosferik ve akılcı doğaçlama yeteneği ile münferit bir orkestra olan sanatçı, alternatif ve genel akıma kendini kabul ettiren nadir kişiliklerden biri.

1995 yılında ilk solo albümü “First Wish”i kaydeden sanatçı, çağdaş pop-caz ile sanatsal rock temalarını harmanlayıp trompet liderliğindeki caz müziğini daha geniş platforma taşıdı. Yakaladığı ilgi sonucunda 1996 yılında “Caught” filminin müziğini yapması önerilen sanatçı, ürettiği eserler ile filmden daha çok kredi almasını başardı. 1997 yılında gelen “Midnight With You” ve 1999 tarihli “Slowing Down The World” çalışmalarından sonra, Sting’in “Brand New Day” dünya turnesine dışarıdan bir sanatçı olarak eşlik eden Chris Botti, bu turne boyunca keşfettiği eski müzik tutkuları sayesinde yenilerini yarattı. Böylece daha bir pop-füzyon ve caz sintisayzır içerikli olan 2001 tarihli “Night Sessions” albümünü kaydetti. Bu albümünde giriştiği geleneksel orkestra caz müziğini 2003 tarihli “Thousand Kisses Deep” çalışmasında devam ettiren sanatçı, 2004 tarihinde “When I Fall In Love” albümü ile kaliteli müzik standardını eksiltmeden sürdürdü.

Ülkemizde daha yeni çıkan Aralık 2005 tarihli en son çalışması “To Love Again: The Duets” tam bir yıldızlar geçidi. Sting, Gladys Knight, Paula Cole, Jill Scott, Rossa Passos, Michael Buble, Renee Olstead ve Steven Tyler gibi sanatçılar vokalleri ile 13 parçalık albümün 9 parçasında Chris Botti’nin yumuşak trompetine eşlik ediyor. Jeremy Lubbock, Billy Childs ve Gil Goldstein yönetiminde Londra Oda orkestrasının eşlik ettiği “To Love Again: The Duets” çalışması bir önceki seneki romantik standart koleksiyonunun devamı niteliğinde. Bir George Gershwin bestesi ‘Embracable You’ ile açılan albüm, Chris Botti’nin ağlayan trompet katkısı ile hem romantik hem de melankolik bir atmosfer yaratıyor. Her zaman caz müziğine yakın olan Sting, vokalleri ile belki de Bergmans ve Michel Legrand’ın en iyi bestelerinden biri olan ‘What Are You Doing The Rest Of Your Life?’ parçasını sanatsal bir doruğa çıkartıyor. 1998 tarihinde en iyi yeni sanatçı Grammy ödülünü alan Paula Cole’un seslendirdiği ‘My Love And Only Love’ dinleyenin anında ilgisini çekiyor. Duygusallık enjekte edilmiş parça kusursuz vokaller ile sahne ışıklarını çalıyor. Michael Buble’ın söylediği bir Elvis Presley ile özleşen ‘Let There Be Love’ ve Renee Olstead’in söylediği ‘Pennies From Heaven’ özellikle albümden en dikkat çeken parçalar. Her iki parçanın da düzenlemeleri pozitif bir şekilde parlıyor. Chris Botti trompeti ile rahat ve süzülürcesine bu huzur veren vokallere eşlik ediyor. Özellikle Olstead’ın vokalleri oldukça etkileyici, kendi solo caz albümündeki beri sesinin ciddi anlamda olgunlaştığına şahit oluyorsunuz. Yeni albümde yer alan her düet, vokal ve trompet arasındaki al-ver ilişkisinin kusursuz örneği. Her iki unsur/da asla birbirinin çizgisini aşmıyor ve mükemmel bir uyum içinde etkileşiyor ki bu/da dinleme keyfine zevk katıyor. Albümün kapanış parçası ise Aerosmith’in koca ağızlı solisti Steven Tyler’dan geliyor. Bir Charlie Chaplin yorumu seslendiren sanatçı ‘Smile’ parçası ile mükemmel bir nokta koyuyor.

Hiç olmadığı kadar klasik üsluba sarılan Chris Botti, bu albümü ile zamanımızın ikon statüsüne ulaşmış birkaç caz çalışmasını anımsatıyor. Klasik ton üzerine yapılandırılan “To Love Again: The Duets” pop dünyasından gelen vokaller ile çağdaş bir etkileşim oluşturuyor. Billy Childs (piyano), Robert Hurst (bas), Billy Kilson (bateri), ve gitarist Anthony Wilson gibi olağanüstü cazcıları da arkasına alan Chris Botti, albümün kalitesini garantiliyor. Hiçbir şeyin şansa bırakılmadığı bu çalışma, uzun zamandan beri dinleyebileceğiniz en karizmatik, romantik bir caz koleksiyonu.

Chris Botti /“To Love Again: The Duets” / SONY BMG

Originally posted 2009-12-25 08:38:35. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud