// Arşiv

caz

This tag is associated with 72 posts

Jay Jay Johanson: İsveç’in Cesur Melankolik Şövalyesi

Ayrıcalıklı olma hırsı ile her sanatçının farklı birşeyler yaratma çabası genellikle fiyasko ile sonuçlanır. Müzikteki gereksiz teknolojik yüklemeler, herşeyden bir şey yaratma azmi günün sonunda sarfedilen emeği kısa ömürlü yapar. Dinleyiciler artık sabit, kolay ulaşılabilir, samimi ve aynı zamanda farklı melodiler sunabilen oluşumlar aramaktadır. Asıl amaç, stüdyoların sunduğu sonsuz imkânlardan gerektiği kadar alıp, kendi öz sanatını yapabilmek. Evet, üretilen eserler belki fazla bir ticari kazanç sağlamayabilir, ancak kaliteli yapıldığı takdirde farklı bir dinleyici hatta kült takipçiler yaratabilir. 1996 yılında ilk defa karşımıza Whiskey albümü ile çıkan Jay Jay Johanson ‘da (asıl adı Jäje Johanson) ilk günden beri hep bunu yapmayı hedefledi ve bu amacından hiç geri adı atmadı. Müziğin kalitesine ve buna bağlı olarak ulaşılabilirliğine önem veren sanatçı, on yıldan beri az ama öz hayran kitlesi ve satış grafiği ile kendisine sağlam ve saygın bir pozisyon yaratmıştır. Çoğu sanatçının rüyasında bile göremeyeceği bir başarıdır bu aslında.

Jay Jay Johanson ‘u ilk defa dinleyen bir kulak “aman tanrım, bu NE?” diyebilir ve apar topar kaçabilir, çünkü algılama alanına ulaşan melodiler alışkın olmadığı kadar sade ve samimidir. Yeniliklere açık olan dinleyiciler ise ikinci dinlemede Jay Jay Johanson ‘u kendisine yakın hisseder, üçüncü dinlemede ise ona bağımlı olduğunu fark eder. Normal vokal normlarına uymayan (bazen akan, bazen yalvaran, bazen gururlu veya yürek parçalayıcı) kusursuz bir melankolik sese sahip olan sanatçı, arka plandaki melodilerinin desteği ile kendi sade dünyasında dinleyene samimi bir tur yaptırmaktadır. Bir araya gelmeyecek basit cümleler ile süslenen en temel elektronik-pop ve Trip-Hop melodilerinden oluşan bir müzik zihniyetine sahip olan sanatçı, bu on yıl boyunca Whiskey (1996), Tatoo (1999), Poison (2000), Antenna (2003), adları altında dört stüdyo ve Prologue: Best of the Early Years 1996-2002 (2004) toplama albümünü çıkarttı. 35 ülkede ½ milyon üzerinde satış yapan sanatçı kült hayran kitlesi sayesinde ABD’den Fransa’ya, Kanada’dan Rusya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye kadar birçok ülkede konserler verdi. İki yıl aradan sonra sanatçı, ülkemizde de EMI/KENT etiketiyle çıkan, Rush adını verdiği beşinci albümü ile hayranlarını beslemek üzere geri döndü.

Stockholm’da bir klübede ve Paris’te bir stüdyo’da kaydedilen albümün iki farklı yapımcısı var. Stockholm’de bu görevi İsveç’in en meşhür yapımcısı, Jay Jay’in Whiskey , Tattoo ve Poison albümlerinden tanıdığımız Magnus Frykberg üstlenirken, Paris’te Télépopmusic ve Autour de Lucie işbirlikleri ile tanıdığımız Jean-Pierre Ensuque üstlenmiş. Jean-Pierre Ensuque Rush ‘ın dansedilebilir kısmı ile ilgilenirken, Magnus Frykberg daha çok Jay Jay ses sentezi ile ilgilenmiş.

Değişken elektronik ses sentezleri üzerine yapılandırılan meydan okuyucu melodiler ile dinleyenleri tekrar büyülemeye hazırlanan sanatçı, yeni albümünü “Seni şu an aceleye getirmek istemiyorum / Eğer düşünmek için zamana ihtiyacın varsa / Bir yıl daha bekleyebilirim / Fakat hiç bir şeye söz veremem” sözleri ile açıyor. Dünyanın en gizemli solo sanatçılarından olan Jay Jay Johanson, zarif akor geçişleri, zengin prodüksiüyon süslemeleri ve içten yakarışlar eşliğinde davet ediyor bizleri yeni albümüne. Bir önceki albümü Antenna ‘da tamamen elektropop diyarlarında dolaşan sanatçı bu kez temposunu daha olgun ve sakin bir seviyeye indirmiş. Bu kesinlikle şekerleme yapılacak bir albüm olarak anlaşılmasın, tam aksine sakin bir gece yanınızda açan bir fantastik müzik çiçeği gibi. Kokladıkça size keyif veren, farklı yerlere götüren bir zaman tüneli. Bir sonraki parça The Last of the Boys to Know albümün ağır toplarından biri. “Onun hakkında fazla bir şey bilmiyorum / Benim olmasını istiyorum / Hayal ettiğim her şey onda / Ve neden olmasın” sözleri ile herkesin zamanında platonik olarak âşık olduğu döneme götürmekte. Büyümek ve yaşlandıkça birer paket gibi açılan gerçekler üzerine yazılmış bir parça. Dönem dönem dinleyeni aşırı duygusallığa sürekleyebilen albüm içerdiği kıpır kıpır parçalar ile nefes almanızı sağlıyor. Bunlardan bazıları, Daft Punk türevi olan Teachers , adeta bir disko şelalesi olan Forbidden Words ve ikinci 45′lik Because Of You . Özellikle bir enstrümantel olan Forbidden Words ve dinleyeni zevkten harap eden 100.000 Years parçaları, klavye virtözü Erik Jansson’ın katkısı ile ayrı bir keyif. Tüm albüm boyunca müzik isyankâr, ancak sözler ezici bir biçimde duygusal.

Jay Jay Johanson hiçbir zaman gerçek duygularını sahneye koymaktan çekinmemiştir ve bu kendine has özelliğini Rush ‘ta devam etmekte. Aynı zamanda cilveli, içten, karmaşık ve kalbi kırık olabilen Jay-Jay, bu kişiliğini müziğine başarılı bir şekilde yansıtıyor. Müzik serüvenine Kiss ve Ozzy Osbourne hayranlığı ile başlayan ve sonra Kraftwerk, David Bowie, Zappa ve nihayetinde Chet Baker’ı – hala en favori sanatçısı –keşfeden bir ruhtan da ancak bu beklenir. Jay Jay severler için hiç kuşkusuz en sevdikleri arasına girebilecek kapasitede olan Rush , tam bir Trip-hop, caz, glam rock, hip-pop grafitisi. 24 Şubat 2006 tarihie (Yer: Yeni melek Gösteri Merkezi / Bilet Fiyatı : Salon (Ayakta): 31 YTL / 1.Balkon: 41 YTL / 2.Balkon: 26 YTL) ertelenen Jay Jay konseri mutlaka görülmesi gerekenler listenizde yer almalı.

Originally posted 2010-01-09 15:45:59. Republished by Blog Post Promoter

Manic Street Preachers: Vaazı Hiç Sıkmayan Grup

manics Doksanların başında Britanya’nın dünya müzik piyasasına sunduğu yeni bir terim ortaya çıktı, “Brit-pop”. Bu terminolojinin ana teması semi-melodileri, rock sertliği ile yumuşatıp üzerine İngiliz aksanı ile sözler serpiştirmekti. Evet, farklıydı ve bu aykırılık yeni bir akım oluşturup peşinden binlerce müzik tutkununu sürükledi. Britanya müzik anlamında tam bir kültürel evrim geçirdi. Bir yanda Gallagher kardeşler Oasis’in sesini körükledi, diğer tarafta Blur cilveli sosyal açıklamalar yaptı ve bunların peşinden bir düzine alt türev gruplar takip etti. Hali hazırda var olan diğer gruplar da bu akımı bekliyorlarmış gibi kendilerini Brit-pop’laştırmak için ellerinden geleni yaptı. Herkes bir anda bir çoban önderliğindeki koyun sürüsü gibi aynı yöne yöneldi ve yapılan müziğin kalitesi dramatik olarak düştü. Tam bu dönemde Galler’den gelen dörtlü bir ekip Brit-pop ile zehirlenmeye başlayan müzikseverlere panzehir oldu. Tarih: 1991 ve söz konusu grubun adı Manic Street Preachers’dı. 16 yıldan beri bu özelliğini koruyan ve bu yıl Rock’n’Coke festivalinde izleme şerefine nail olacağımız grup, karşımıza üç yıl aradan sonra SONY/BMG etiketi altında sekizinci albümleri “Send Away The Tigers” ile tekrar çıkıyor.

Manic Street Preachers her zaman ne yapacaklarını nefesimizi tutup beklediğimiz bir grup oldu çünkü dinleyicilerine her olasılıkta farklı yaklaşmayı başardı. Kültürel pop melodileri ile oluşturulmuş, tatlı nakaratlarla süslenmiş Brit-pop’un hâkimiyetindeki bir dönemde parçalarında vurguladıkları soykırım, komünizm, faşizm, ölüm cezası, intihar, ikiyüzlülük ve kandaki oksijen azlığı gibi çok geniş ve aykırı konular sayesinde ekip kendisine ayrı bir yol çizmeyi başardı. Onlar için temsil ettikleri kuşağın dinleyeceği her albümün illaki bir Hollywood senaryosu veya sonu olması gerekmiyordu.

mancis İlk başlarda James Dean Bradfield (Vokal+Gitar), Richey Edwards (Gitar), Nicky Wire (Bas) ve Sean Moore (Bateri) olarak yolan çıkan ekip, 1995’de parçaların yüzde seksenini yazan, Richey Edwards’ın gizemli bir şekilde ortadan kaybolması ile üçlü olarak yoluna devam etti. Bu döneme kadar grup sırasıyla “Generation Terrorists” (1991), “Gold Againts The Soul” (1993) ve “The Holy Bible” (1994) albümlerini çıkarttı. Bir üçlü olarak yola devam etmeye kadar verdiklerinde ise peş peşe “Everything Must Go” (1996), “This is My Truth Tell Me Yours” (1998), “Know Your Enemy” (2001) ve “Lifeblood” (2004) albümlerini çıkarttı.

Yeni albümlerinde üçlü 2004 tarihli elektro-pop/rock kategorisine giren “Lifeblood” albümlerinin nispeten zayıf çizgisinden sıyrılıp tekrar hâkim oldukları modern sert rock sınırlarına sokuluyor. Her ne kadar albüm on parça ve yaklaşık otuz sekiz dakika sürse bile, müziksel ve tematik olarak grubun uzun zamandan beri en bütün ve tutarlı çalışması. Daha önemlisi son çalışmalarından aşina olduğumuz sitar, nefesliler, yaylılar gibi süslemelerden arınmış olan albüm, rock’un hakkını sonuna kadar veren bir çalışma. 2006’da James Dean Bradfield’in “The Great Western” ve Nicky Wire’ın “I Killed The Zeitgeist” solo çalışmalarında tüm farklılık kurtlarını dökmeleri, ekibin yeni çalışmasına kesinlikle olumlu yönde yansımış. Daha yoğunlaştırılmış ve yolunu bile bir çalışma olan “Send Away The Tigers” Manic’lerin 94’den beri özlemle beklenen çalışması.

Albüm adını Amerika tarafından insafsızca parçalanmakta olan Bağdat’ta yer alan hayvanat bahçesindeki kaplanlardan alıyor. Masum insanları bombalayıp öldürmeden önce onları yolla anlamını barındıran başlık, grubun hala politik duyarlılığa sahip olduğunun kanıtı. Albümün ana teması gençlik ve geçmişte yapılan işlere bir bakış. “Send Away The Tigers” sade rock temaları barındıran aynı adlı parça ile açılışı yapıyor. Albüm çıkmadan önce yasal olarak bedava internetten indirilen ‘Underdogs’ parçası sert punk endeksli yapısı ile ikinci sırada yerini alıyor. Albümün ilk 45’liği ve The Cardigans’dan tanıdığımız Nina Persson ile yapılan sade blues-rock düeti, ‘Your Love Alone Is Not Enough’ dillere dolaşan nakaratı ile unutulmazlar arasında. ‘Autumnsong’ ilk anda adeta Guns N’ Roses’ın efsanevi parçası ‘Sweet Child O’ Mine’ ile paralellik gösterse bile Queen benzeri teatral rock köprüsü ile hemen yolunu ayrıştırıyor ve albümün göz bebeği olmayı başarıyor. ‘Imperial Bodybags’ parçası ise yine savaş karşıtı duruşu ile evine ceset torbalarında veya tabutlarda geri dönen askerlerin bir politik mandal yerine birer insan olduğunun altını çiziyor. Albümün kapanış parçası ‘Winterlovers’ dinamik senfonik yapısı ile “Everything Must Go” albümüne göz kırpıyor.

Albümün kimyası 1994 tarihli “The Holy Bible” albümü ile zaman zaman örtüşüyor olsa bile kısa, odaklanmış, politik kızgınlık ile dolup taşmasıyla daha olgun bir çalışma “Send Away The Tigers” kendilerini kabul eden ve buna istinaden müziklerinden keyif alan bir ekibin samimi, coşkun üretimi. Herhangi bir plan programdan uzak olan albüm, tam bir ruh haletini yansıtıyor ve Manic’lerin yok olduğuna inanılan özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız albümün kitapçığında yer alan Percy Wyndam Lewis’e ait olan “Bir adam gençken bir şekilde devrimcidir. Böylece işte burada ben devrimimi konuşuyorum” cümlesi her şeyi özetliyor. Kuvvetli melodileri, yoğun ritimleri ve stadyum doldurabilecek nakaratları ile “Send Away The Tigers” bu yılın sürprizleri arasında…

Manic Street Preachers – Send Away The Tigers – Sony BMG


Manic Street Preachers – Motorcycle Emptiness
Yükleyen Mplay. – Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.

Originally posted 2009-03-24 08:34:35. Republished by Blog Post Promoter

Bob Dylan: Müziğin Kahini

Yeni bir Bob Dylan albümünün piyasaya sürülmesi her zaman müzik dünyasında önemli bir konu başlığı olmuştur. Herkes o an ne dinliyorsa dinlesin onu bir kenara bırakıp, bu ulu Amerikalı şairin son çalışmasına kulak vermeye çalışır. Bu son elli yılın en elit söz yazarı Robert Zimmerman’a olan derin saygıdan gelir ve bilinçli her müziksever de bunu uygulamakla kendini yükümlü hisseder. Sevilen müzik türü ne olursa olsun Bob Dylan herkesin hayatında bir yere sahiptir çünkü onsuz modern müzik düşünülemez. Modern müzik söz yazarlığını keşfeden, rock sözlüğünü genişleten ve uzun yolculuklarda kulağınıza sıcak sesi ile eşlik eden bu ender müzisyen, her zaman kültürel barometreyi yükseltmiştir. Dinleyeni kendi ekseninden çıkartıp, kendisine dışarıdan bakmasını sağlamıştır ve var olduğu her dönem, bunun altından başarıyla kalkmıştır. Şimdi beş yıl sonra yeni çalışması “Modern Times” ile karşımızda olan sanatçı, her şeyimizle bizi yerden kesmeye hazır.
İngilizce’ye Shakespeare’den sonra en fazla tabiri takdim eden bu müzik adamı, kariyeri boyunca sahte felsefi görüşlerle bulanmış akıllara kendi temiz felsefesini sundu ve bu kültürel güç sayesinde, bir daha hiç beste üretmese bile ne kadar kuvvetli ve kalıcı olduğunu gösterdi. Hiçbir zaman loş ve sisli 60’lı yıllarda takılıp kalmayan müzisyen, her zaman güncel ve çağdaş olmayı başardı. Bunu, üreterek ve toplumun nabzını yakalayarak yaptı. Bundan dolayıdır ki milyonlarca müziksever hala ona karşılık veriyor. Özellikle Rönesans yaşadığı 1997 tarihli ısırgan ve zedeleyici “Time Out Of Mind” ve coşku fışkıran üslupsal 2001 tarihli “Love And Theft” albümleri ile bu heyecanın en iyi örnekleri verdi. Bob Dylan dinleyerek hayatı nasıl yaşayabileceğinize dair ipuçları alabilir, onun bestelerinde aynı zamanda her şeyi bulabilirsiniz. Zengin fakir, siyah beyaz, hayatın dorukları dipleri, okullarda öğretilenlerle gerçek hayatın arasındaki zıtlaşmalar, her şey melodilere işlenmiş durumda. Bundan dolayı hiç kuşkusuz sanatçının etkisi evrenseldir.

1974 tarihli “Blood On The Tracks” den beri görülmemiş bir hevesle beklenen “Modern Times”, otuz yıldan sonra ilk defa Billboard İlk 200 albüm listesine birinci sıradan girdi ve daha ilk haftasında Amerika’da 192 bin adet satarak bu hevesin boş olmadığını kanıtladı. Albüm boyunca piyano, gitar ve armonika çalan sanatçı, yine Jack Frost takma adıyla yapımcı koltuğuna oturmuş. Son iki albümünün tutkulu geleneğine sadık olarak kaydedilen albümde, Bob Dylan’ın özellikle stüdyoda ne kadar rahat olduğunu hissediyorsunuz. Vokalleri o kadar net ve vurgulayıcı ki, kesinlikle şarkı sözlerini okumaya ihtiyacınız olmuyor. Albümün melodileri ruhsal kurtuluştan, hayatın kadersel dönemeçlerinin karmaşasına uzanan tam bir Bob Dylan imzası. Ancak sunular, görüntüler ve iç yüz derinlikler taze, canlı ve davetkâr. Dinamik, destansı, kıyametsel ve yürek kırıcı unsurlar ile harmanlanan albüm, modern zamanın en gerçekçi kesiti.
Stil olarak baktığınızda albümün adı yanıltıcı olabilir. Modern melodilerden uzak klasik 50’li siyah ve country müzik karışımından oluşan albüm ‘Thunder On The Mountain’ parçası ile açılıyor. Bulaşıcı bir country-blues yapısına sahip olan parça, içerdiği sözlerden önce melodisi ile dikkatinizi çekiyor. Bazen zalim olabilen hayat tarafından yere serilmeyi reddeden bir adamı anlatan parçada, Bob Dylan sözde R&B kraliçesi acınacak söz yazarı Alicia Keys’e karşı ne hissettiğini “Alicia Key’i düşünüyordum / Ağlamamak için kendimi tutuyordum” cümlesi ile dile getiriyor. ‘Spirit on the water’ parçasında “Tepeyi aştığımı düşünüyorsun / En iyi anımı geçtiğimi zannediyorsun” diyen 65 yaşındaki sanatçı kendisinin bittiğini iddia edenlere dozajında dokunuveriyor. Geri kalan yaşamını ölümü düşünerek geçirmenin aksine, hayatının son damlasına kadar çalabileceğini gösteren sanatçı özellikle bu yüce amacı ‘When The Deal Comes Down’ tinsel baladı ile ele alıyor. Albümün en dikkat çeken parçası ise Bob Dylan’ın enerjisine, protest yapısına ve azmine şahitlik eden ‘Workingman’s Blues #2’. Çağdaş dünyanın yeni ekonomik düzeninde çalışan bir emekçinin kırılganlığını ele alıyor. Bu altı dakikalık parça tek kelime ile destansı bir Dylan parçası olmaya aday. Bir saatin üzerindeki albümün dokuz dakikalık süresi ile en uzun parçası olan kapanış parçası ‘Ain’t Talkin’ ise tüyleri diken diken eden bir yapıya sahip. Kısmen filozof, kısmen müzik adamı, kısmen kışkırtıcı ve kısmen sosyal emekçi kimliğine bürünen sanatçı, bu çok katlı parçada arka planda sinsice yer alan kıyamete hasretli bir kurtuluş sunuyor.

Çağdaş melodilere baypas geçerek asıl gücünü bulan “Modern Times” bir ebediyet kavramı yaratıyor. Bu da, asıl kimyası parçaların içinden yer alan albümün kalitesini vurgulayan en belirgin unsur. Evet, belki “Modern Times” üstadın efsaneleşmiş çalışmaları yanında birazcık sessiz kalıyor, ancak ufkun ötesinden, güneşin arkasında ve gökkuşağının sonunda yeni bir hayatın en belirgin kanıtı. Modern müziğin atasının hepimize armağan ettiği yeni bir arızaya açılan ebedi kapı…

Originally posted 2009-12-24 08:07:50. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud