// Arşiv

caz

This tag is associated with 72 posts

Chiwoniso: Zimbabwe’nin Asi Hanımefendisi

Chiwoniso

Chiwoniso

Zimbabweli şarkıcı Chiwoniso Maraire ilk albümünde bir rock grubu ile ortaklaşa enstrümantal ritimler üzerine yapılandırılırmış bir çalışma çıkarttı. Bu doğrultuda ilerleyeceği düşünülürken sanatçı yeni çalışması “Rebel Woman” da geleneksel mbira tarzında olgun bir üretim gerçekleştirdi. Ağırlıkta barış, eşitlik ve aşk üzerine konulara değinen “Rebel Woman”, güncelliği ile dünyamızda moda olan sıkıntılarını dile getiriyor. Başrollerde ise kadınlar var…

Dünya müziğinde adeta yok olan veya çok silik kalan Zimbabwe, Chiwoniso tarafından yeniden sesini duyurmaya başladı. Sürekli bir politik istikrarsızlık içinde olan ülke, sıkıntılarının sonucu olarak tüm sanatsal unsurların arka plana atılmasına neden oldu. Hala bu girdaptan kurtulamamış olan Zimbabwe, sürekli yüzünden gülümsemeyi eksik etmeyen Chiwoniso’nun pozitif temalar içeren bu yeni çalışması ile sanatsal anlamda nispeten biraz nefes almaya çalışıyor.

Ülkenin başkenti Harare’de adeta fırtınanın gözünde yaşayan sanatçı, albümünde etrafında yer alan tüm karmaşayı iyimserlik içerisinde bir ayna gibi yansıtıyor. Savaştan, kolonileşmeye, eşitsizlikten, politik baskılara kadar birçok nedenden dolayı acı çeken sessiz halkın sesi oluyor. On yıldan sonra “Rebel Woman” sanatçının ülkesinin sınırları dışında kaydettiği ilk uluslar arası çalışması ve albümde yer alan kişisel parçalar umut, ilham, dayanışma ve birliktelik unsurları taşıyan birer hikâyecik. Chiwoniso bir dünya müziği sanatçısı ve günümüz standartlaştırılmak istenilen sanatçı kalıbına hiçbir biçimde uymuyor olması ise oldukça heyecan verici. Zimbabwe’nin geleneksel ezgileri sanatçının müziğinin temelini oluştururken, aynı zamanda küresel alışverişin bir üyesi olan Chiwoniso kültürel etkileşimi, geniş ritimsel müziği ile iç içe geçirmeyi başarıyor.

1976 yılında Amerika’da hayat maratonuna katılan sanatçı, her ne kadar ilk başlarda Zimbabwe’den uzak kalmış olsa bile aile içerisinde mutlak suretle vazgeçilmez bir unsur olan müzik varlığında büyüdü. Elbette ebeveynlerinin müzisyen olması bunda önemli bir faktör oynadı. Dinamik müziksel bir ortamda James Brown, Michael Jackson, Roberta Flack, Aretha Franklin, The Rolling Stones, Bach ve Mozart gibi sanatçıları dinleyen Chiwoniso, dört yaşında geleneksel çalgı aleti olan Mriba’yı çalmayı öğrendi. Mriba geleneksel enstrümanını Kuzey Afrika Şona uygarlığına kadar uzanan bir çalgı aleti ve ahşap kutuya monte edilmiş metal dişlerden oluşuyor. Çalgıcı bu dişleri başparmağı ile gerilim yaratarak çalıyor. Ortaya çıkan tınısal ezgiler size hiç şüphesiz benzersiz.

Daha sonra ailesinin albümlerinde konuk sanatçı rolleri üstlenen genç Chiwoniso, böylece stüdyo tozuna da bulaşmış oldu. Sanatçı doğal bir süreç içerisinde müzisyen olma patikasına sokuldu. Ülkesinin ilk Hip hop grubu olan A Peace of Ebony’nin kurucusu olan Chiwoniso, burada kazandığı tecrübe ile 1997 yılında ilk solo çalışması olan “Ancient Voices”ı çıkarttı. Albüm her zaman Dünya Müziğine herkesten daha fazla ilgi gösteren Fransa’da oldukça ses getirdi ve sanatçıya sayısız ödül kazandırdı. Kısa bir dünya turu ve yerel gruplar ile çalmayı sürdüren sanatçı daha sonra anneliği tatmak üzere sahnelerden uzaklaştı.

Chiwoniso by Taurai Maduna

Chiwoniso by Taurai Maduna

Son üç yıldan beri yapımcı Keith Farquharson ile Zimbabwe, Güney Afrika, İngiltere ve Vermount’ta yeni albümü üzerine çalışan sanatçı, yanına aldığı birçok önemli yerel sanatçı ile birlikte kapsamlı bir çalışmaya imza atıyor. Ham gitar vuruşlarının hâkim olduğu, yaşlıların iyileştirici gücünü konu eden ‘Vanorapa’ adlı parça ile perdeyi açan albüm Hırsızların Toprağı olarak çevirebileceğimiz ‘Matsotsi’ ile kulaklarımıza süzülüyor. Tam bir ritimsel cümbüş olan ‘Gomo’ sanatçının atalarının geldiği dağlık bölge için yazılmış bir ağıt. Parçayı dinlerken kendinizi geleneksel bir Zimbabwe seremonisinde hipnoz halinde dans ederken hissedebilirsiniz. Albüme adını veren, aynı zamanda kapanışı yapan ‘Rebel Woman’ adlı parça ise Zimbabwe’nin kurtuluş savaşında kadınların çekmiş olduğu ve yüklenmek zorunda kaldıkları tüm zorlukları mbira vuruşları eşliğinde bu konuya yabancı olan bizlerin dikkatini çekmeyi başarıyor. Albümde birkaç parça ister istemez Zimbabwe’nin gelmiş geçmiş en başarılı şarkıcısı Oliver Mtukudzi’yi aklımıza getiriyor. Herhalde Oliver’in bateristi Sam Mataure’nin neredeyse her parçada bir katkısı olmuş olması bunun en büyük nedeni. Her ne kadar Chiwoniso’nun hamurunda soul, R&B, Reggage ve rock tarzları yatıyor olsa bile “Rebel Woman”ın müzik sentezi mbira tarzının ekseninde dönüyor.

Zimbabwe’nin tüm kötümserliğini bir yana bırakıp neşeli ve pozitif ritimsel okyanusu yansıtan “Rebel Woman” adlı çalışmada Chiwoniso, hiçbir şeyin keyfini kaçırmasına izin vermiyor. ‘Nguya Ye Kufara’ gibi parçalarda güncel duruma biraz parmak soksa bile asla karamsarlığa pencere açmıyor. Angelique Kidjo’nun ateşini , Oliver Mtukudzi’nin ilhamını , Thomas Mapfumo’nun asiliğini ve insan olmanın anlamını taşıyan albüm günümüz dünya müziğinde son zamanlarda Kuzey Afrika’dan çıkan en derin çalışma.

Originally posted 2009-12-25 08:40:37. Republished by Blog Post Promoter

John Legend

Bay Efsane İle Yeniden

Mevcut bir soyadınız varken Legend (efsane) gibi bir soyadı almak oldukça iddialı bir hareket. İlk bakışta bu değişiklik çok itici gelebilir, belki ego tatmini olarak algılanabilir ancak John Stephens yani John Legend için durum böyle olmadı. 2004 yılında çıkan ilk albümü “ Get Lifted” ile tanıdığımız sanatçı müzik piyasasında ve özellikle R& B kulvarında ender bir nesil olduğunu kısa bir sürede kanıtladı. 60′lı ve 70′lı yılların fırlak R&B tarzını kusursuzca iptila eden sanatçı, bunu korkusuzca günümüz müzik platformuna taşıdı. Hatta taşımakla kalmayıp bir zamanlar bir tutku statüsünde olan bu müzik türünü genç nesile de sevdirdi.

Bay efsaneyi ilk defa Lauryn Hill’in “ The Miseducation Of Lauryn Hill” albümünün açılış parçasındaki piyano tınıları sayesinde tanıdık. Kendisi o zamandan beri yeşermekte olan yeni R&B ve Soul müzik akımının öyle ya da böyle içinde. Şöyle bir gizli gerçek vardır: R&B müziğinde klişe kalıpların dışına biraz olsun çıkıldığında dinleyicinin bu tür çalışmalara cevabı büyük çoksu ve alkış ile olur. Aslında üç Grammy ödülünü hakkıyla kazanan “Get Lifted” albümü tam anlamda çok farklı bir kalıba sahip değildi, ancak piyano yüklü enerjik retro-soul tınıları ve Kanye West’in sokak kültürü karışımı herkesin dikkatini çekmeye yetti. Yıllardan beri Philadelphia soul sahnesinden kurtulmaya çalışan John Stephens en sonunda bunu Kanye West’in tartışılmaz desteği sayesinde gerçekleştirdi. Albüm 21. yüzyılda soul müziğinin mükemmel bir anakronik portesini çizdi ve bay efsaneyi bir efsane yapmasa da önemli bir statüye yerleştirdi.

Çok yoğun iki yıl geçiren sanatçı ara vermeden geçtiğimiz günlerde “Once Again” adı altında ikinci çalışmasını çıkarttı. Albümde ilk dikkati çeken unsur, prodüksiyonun çok dikkatli, yoğun ve içsel gösteriş ile hazırlanmış olması. Bu çalışmada Legend’ın doğal yeteneği, kılı kırk yaran özverili çalışmadan süzülerek geçirildiği her an anlaşılıyor. Parçalardaki yakalayıcı nakaratlar ve stratejik noktalara serpiştirilen piyano düzenlemeleri albüme farklı bir enerji veriyor. Yapımcı koltuğunda oturan Kanye West, Raphael Saading, will.i.am (Black Eyed Peas) ve Craig Street gibi isimlerin katkısı ile yerinde ve abartısız. Her melodisi hesaplanmış gibi bir izlenim veriyor olsa bile albüm genel anlamda ilham veren bir temele oturtulmuş. Özellikle sanatsal-rock’tan kokteyl caz’a ve buradan antika ama kaliteli gospel’e uzanan müzik yelpazesi ayrı bir keyif veriyor.

İlk albüme kıyasla daha modern R&B temaları içeren “Once Again” akıldan çıkmayan ve yürek söken ilk 45′lik ‘Save Room’ parçası ile açılıyor. Ana temasını Classics IV’ın ‘Stormy’ parçasından alan ‘Save Room’ albümün en popüler uzantısı. Klasik soul parçası ‘Heaven Knows’dan temasını alan ikinci parça ‘Heaven’, Legend’ın şu ana kadar yaptığı en ruhsal çalışmalardan biri. Prodüksiyonda parmağı olan Kanye West’in eklediği hip-hop vuruşları parçaya hem eski moda, hem de çağdaş bir kişilik veriyor. Ancak kanımca albümün yüreği ‘Show Me’ parçasında atıyor. Raphael Saading tarafından yönetilen parça adeta yüce bir güce uzanan uzdilli büyüleyici bir nida. Bu yüceliğin altında Legend’ın vokalleri karanlıkta bir fısıltıya kadar inebiliyor ancak hiçbir zaman ağırlığını kaybetmiyor ve dinleyeni aydınlığa ulaştırıyor. On dört parçalık albümde ilgi çeken bir diğer parça ‘P.D.A. (We Just Don’t Care)’ burada P.D.A’in açılımı olan Public Display of Affection, yani toplumun şefkat göstermesi anlamına geliyor. Kuvvetli enstrümantal anatomisi ve oldukça yoğun vokaller sayesinde bu parça albümde ön plana çıkıyor. Albüm Legend’ın piyano yeteneğini sergilediği Will.i.am’in yönettiği ‘Coming Home’ parçası ile kapanıyor.

“Once Again” modadan oldukça uzak, örneğin R&B’nin vazgeçilmez teması olan seks ile içimizi dışımıza çıkartmanın yerine, romantizmin umudunu ele alıyor. Biraz tını eklenen ritimsel rap yerine gerçek hip-hop soul ses sentezini irdeliyor. Günümüz Çağdaş R&B akımını hakkında “zarif”, “olgun”, “yaratıcı” ve “Sofistike” gibi kelimeleri kullanmanız ne yazık ki mümkün olmuyorsa da 28 yaşındaki Legend bu çalışması ile bunu mümkün kılıyor. Daha Legend adına yakışır bir konumda değil, bu bir gerçek ancak efsanelerin gerçekleşmesi için zamana ihtiyacı olduğunu hepimiz biliriz.

Originally posted 2010-01-09 15:49:04. Republished by Blog Post Promoter

Bir mekan, Bir Konser…

Elfland Albüm kapağı

Elfland Albüm kapağı

İlk defa Borusan Müzik Evi’ne (BME) adımımı attım; yeni olana özgü ve kısa ömürlü kendine has koku beni sarmaladı. Daha sonra, konser gecelerinde ne yapılması gerektiği hakkında pek tecrübeli olmayan, ama inanılmaz ilgili ve yardımsever görevlinin güleryüzü karşılama komitesinde yerini aldı. Yaklaşık 50 dakika sonra izleyeceğimiz Trio Elf’in hala hazırlıklarının 3. katta sürdüğünü ve zaten konserlere ancak 30 dakika önce alınacağını izah etti, bilgisayar ekranında mekanın görsellerini paylaşırken. Soğuktan kaçmanın kısa yaşanan mutluluğundan sonra yine İstiklal’i adımlarımla buluşturdum.

Neyse, sonra konser saatine 25 dakika kala tekrar BME’ye geri döndüm ve aynı güleryüzlü görevliye biletimi ikiye ayırmak üzere teslim ettim. Modern izlenim verilmek için oldukça efor sarf edilen, temiz ve yıpranmamış merdivenleri tırmanarak 3. kata ulaştım – her ne kadar kullanmasam bile daha sonra asansör olduğunu fark ettim. Bu arada 2. katta ileri dönemlerde bir sergi açılacağına dair de ipuçları her yerde idi.

Beni asıl ilgilendiren, konser mekanına gelince; 11 masadan, her masada 4 adet yumuşak tabanlı kırmızı sandalyeden oluşan bir düzen ile karşılaştım. Samimiyeti çok hoşuma gitti, hemen içimdeki beğeni (facebook ilike ikonu gibi bir uygulama) ikonunu tıkladım. Mekanın yüksek tavanlı olması, temiz ve nefes alınabilecek aralıklar ile düzenlenmiş olması içimi ısıttı. Her mekanın kendine özgü sloganı olması gerektiği modasına BME’de uyup ‘Listen To Your Eyes’ motosunu salonun sol tarafına çarprazlama olarak yerleştrmiş. Mekanın bir de üst balkon katı var – koltuksuz parter misali- yüksek pleksi korkuluklar ile pek hoş görünüyordu. İçimden bu mekanda bol ve güzel konserler izleyeceğiz  dalgalanmasını sakinleştirmek keyif verdi – malum Mart ayında Hauschka ve Nik Bartsch’s Ronin konserleri var. Belli ki BME samimi konserler için kurgulanmış. Tebrikler…

Listen To Your Eyes

Listen To Your Eyes

İki önerim olacak: BME’ni sanal alemde ve sosyal medya da ‘daha bir  etkin’ görmek isterim. Diğer benzer kurumlara kıyasla  bunu göz ardı etmemeleri gerekir. Şu an belki de daha yeni ve hatta acemi olduklarından dolayı bu kulvarda eksik kaldıklarını gözlemledim. İkinci önerim ise sandalyelerin bacak uçlarına susturucu yerleştirmek.

Gelelim konserimize…

Konuklarımız Münih’ten gelen Trio Elf. Lale’den ilk aldığım 2006 tarihli ¨Elf¨albümlerinden beri Gerwin Eisenbauer, Walter Lang ve Sven Faller’ı severek takip etmekteyim. Yaptıkları çarpraz caz harmanlamaları oldum olası beni etkiledi. İlk defa konser vermek üzere ülkemize gelen bu üçlü, tam zamanında konsere başlayarak ayrıca takdirimi topladı (burada BME’nin de konserlere başlama politikasının dakiklik üzerine kurgulandığına şahit oldum, sürdürülebilir olması dileklerimle).

trio_elf

trio_elf

Trio Elf, yaklaşık 60 kişilik kalabalığı, bizim dünyamıza hoşgeldiğiniz demek için en son albümlerinde yer alan, en son parçaları ‘Elfland’  ile ağırladı. Parça aralarında Lang, Eisenbauer ve Faller dönüşümlü olarak mikrofonu alıp konuşmaları beni ayrıca keyiflendirdi. Üçlünün aralarındaki sıcak denge her anlamda kendini göstermekten çekinmiyor. Belli ki kimse kimsenin üstü değil, kimse ön planda değil ve herkesin katkısı haklarıyla birlikte eşit.

Trio Elf ile tüm albümlerinden gelen parçalar ile yaklaşık 1 saat 40 dakikalık oldukça keyifli bir konser izledim. Seyirciler arasında Ferit Odman ve Kerem Görsev’de vardı. Konser süresince Brezilya’dan Münih’e, Amerika’dan Hırvatistan’a süzüldük ve her parçanın, kitapçıklarda vakıf olamadığımız, öyküsüne şahit olduk. Yorum parçaları adeta kendi besteleriymiş gibi yansıtabilen Trio Elf ile Kraftwerk, Blink 182, Bach, The Beatles ve Milton Nascimento grup ve sanatçıları yaşadık.

Trio Elf’in ilk dikkat çeken özelliği mütevazi olmaları ki bu özellikleri konser süresi ve hatta imza faslı boyunca hiç kaybolmadı. Üçlünün kendi arasında ahenk ise burnumuzun dibinde olan sahneden taşıp hepimizi kucakladı.

Son kelam…

Arka masamda oturan hanımefendi! Herhalde konsere geldiğinizin farkında değildiniz. Bir buçuk saat susmamanızdan dolayı sizleri de tebrik ediyorum.

Trio Elf @ Borusan Müzik Evi

Trio Elf @ Borusan Müzik Evi

Trio Elf @ Borusan Müzik Evi

Trio Elf @ Borusan Müzik Evi

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud