Cesaria Evora 60′lı yıllarda radyoda kaydettiği parçaları elli yıldan beri kayıptı. Ta ki Gustavo Albuquerque adlı bir ses mühendisi bu kayıtları tozlu raflar arasından bulup çıkarana kadar. Gustavo Albuquerque, Radio Barlavento’da çalıştığı o güzel günleri anımsarken bir anda daha Cesaria Evora’nın adı bile bilinmezken radyonun stüdyosunda özel bir kayıt yaptığını hatırladı. Tarih aşağı yukarı altmışlı yılların ortasıydı. Hemen telefona sarılan Gustavo sanatçının şu anki menajeri olan José Da Silva’yı aradı ve durumdan kendisini haberdar etti. Kayıtların ileride kullanılmak üzere stüdyodaki dolabın içerisinde bulunan yığının bir yerinde olduğunu söyleyen Guztavo telefonun diğer ucunda heyecanlanan menajerin enerjisini hissetti.
Ufak bir mucize olarak nitelendirilen bu keşif sayesinde artık çıplak ayaklı Diva’nın dünya platformunda söz sahibi olmadan önceki emeklemelerini resmen belgelenmişti. Böylece sanatçının ilk dönemlerini tutkulu hayranları yaşayabilecekti. Uzun bir araştırma sonucu keşfedilen kayıtlar ince ve özenli stüdyo işlemlerinden geçirildikten sonra “Radio Mindelo” adı altında piyasaya sürüldü. Albümün kitapçığında Da Silva’nın bir cümlesi aslında albümün tüm içeriğini, duruşunu v temsil ettiği derinliği yansıtıyor. Da Silva, kitapçığa, “Cesaria’nın gençlik sesini keşfedin, günümüzdeki bu olgun vokalın aynı ifadeleri, diksiyonu ve berraklığı taşıdığı genç sesini keşfedin-böylece bu sanatçının arkasındaki büyüleyici başarıya şahit olun” yazmış.
Evora’nın “Radio Mindelo”daki baygın vokalleri hiç şüphesiz bu sanatçının otuz beş yıl sonra dönüşeceği Diva’nın habercisi.
Originally posted 2009-12-24 17:30:59. Republished by Blog Post Promoter
Çift-bas (Doublebass) çoğumuzun pek aşina olmadığı bir enstrüman. Özellikle ilk duyulduğunda klasiklik kokan bir çalgı, ancak Mich Gerber bu enstrümanın tellerini gitmedikleri esnekliklere uzandıran, bir solo enstrümanı olarak yeni müzik parantezlerine ulaştıran bir sanatçı. Yapmış olduğu müzik, caz kategorisinde değerlendiriliyor olsa bile aslında cazın oldukça uzağında. Cazın üvey evladı gibi, çok farklı ancak ucundan elini tutan bir tarz olarak değerlendirilebilir. Mich Gerber’in yarattığı müzik bir “füzyon”, caz, klasik müzik ve teknolojinin özel el hüneri ile birlikte karıştırılıp zevkimize sunulduğu bir sıcak müzik çorbası sanki. Çıkış noktası ve öğrenimi klasik müzik olsa da, bir döneminde klasik caz dâhil birçok müzik türevlerinin ilk dönemlerinde gezinse de, son zamanlarda yaptığı çalışmalarıyla sanatçı tamamen kendine özel bir tarz oluşturmuştur.
Annesi bir organist, babası ise bir kemancı olan Mich Gerber zaten gözlerini müzikli bir ortama açmış. Double-bas ile ilk buluşması ise Bern’deki Müzik Konservatuarı’nda olmuş. Sonra Bern Senfoni Orkestrası ile double-bas çalmaya başlayan sanatçı zamanla farklı müzik tatlarına açlık duymaya başlamış. Bir dönem serbest olarak değişik oluşumlarda çaldıktan sonra istediği farklılığa ulaşabilmek için kendi başına yola devam etmesi gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucu olarak birbirini takip eden birkaç yıl Avrupa, Afrika ve Amerika’da seyahat etmiş. Bu seyahatleri boyunca gelen ilhamlarla double-bas’ini farklı yorumlama yöntemlerini geliştirmiş. Sonuçta amacı hep kendine özgün müzik kulvarını yaratmak olmuş. Sonra canlı sampling yöntemini keşfedince solo kariyerine resmen başlamış.
Uzun emeğinin ve azminin ödülü olarak ilk albümü “Mystery Bay” piyasaya çıkmış. Albümün almış olduğu sessiz olumlu eleştirilerden sonra kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğini araştırmış ve tam bu noktada davulcu Gert Stäuble ile tanışmış. Stäuble’nin katkısı ile Gerber’in kendine has müziği davul ile tanışmış ve bir üst kademeye ulaşmış. Sonra ekibe dahil olan DJ Dustbowl ile Montreux Caz festivali başta olmak üzere birçok konser vermişler. Bu arada müzik sessiz sessiz gelişmeye devam etmiş.
Gelişme süresince Gerber müziğinde insan vokalinin eksikliğini hissetmiş olmalı ki bir sonraki albümü “Amor Fati”de İngiliz sanatçı Imogen Heap ile çalışıp birkaç parçasını seslendirmesini istemiş. Sonuç mükemmel bir uyum!
Kendine özgü sampling tekniği ile Mich Gerber soyut melodik parçacıkları konser sırasında programlayıp, klasik müzik unsurları ve çağdaş elektronik melodileriyle aynı elekten geçiriyor. Yakaladığı büyüleyici tekrarlayan melodi kuşakları ile inanılmaz bir performans canlılığını avuçlayan Gerber, resmen ufak bir oda orkestrasında kendi kendine eşlik ediyor.
Zamanla pikaplar bu muhteşem performansların vazgeçilmez üyesi oldular ve yarattıkları cızırtılar ile Gerber’in müziğine çeşnilik katıp uçsuz bir duygu yoğunluğu oluşturdular. Mich Gerber ise tüm bu müziğin ağırlığı altında kontrbasıyla büyüleyici bir şekilde dans ediyor.
Tüm çalışmalarında görüleceği gibi basamak basamak Mich Gerber’in müziği bir oluşuma girip kendisine bir kişilik kazanmış.
Canlı sampling sonucu çıkan tekrar model ses ve oryantalliğe olan ilgisinden dolayı Mich Gerber Doğu’da daha fazla konserler vermeye başlamış. Zaten bunun sonucu olarak da İstanbul’a sık sık uğramış (2 defa Babylon / 1 defa Aksanat). Bu ziyaretlerinden bir seferinde tanıştığı Arkın Allen (Mercan Dede) ile inanılmaz bir paralellik yakalayıp sihirli bir müzik bahçesine girmişler. Bunun meyvesi olarakta Montreux Caz ve Fransa’daki “Jazz à Vienne” gibi festivallerde inanılmaz performans sergilemişler.
Bu işbirliğine şahsen 27 Eylül 2002 akşamı Babylon’da vermiş olduğu konserde şahit oldum. Babylon normalden daha az kalabalıktı ve aslında bu sakinlik hem ortam hem de müzik için biçilmiş kaftandı. Mich Gerber ve Mercan Dede sahnede buluşması beni ve o gece orada olan tüm müzikseverleri başka bir boyuta götürdü. Mich Gerber boyutu olarak isimlendirebileceğimiz bu yer müzik ruhunuzu bedeninizde ayırıyor.
Gert Stäuble (prodüktör) ve Oli Kuster (Klavye ve elektronik) oluşumu ile üzerinde çalıştığı yeni albümü “Tales of the Wind” 2004 Eylül ayında zevkimize sunuldu. Bu defa yeni albümde Mich Gerber’e eşlik eden sanatçıların sayısı biraz daha artmış. Örneğin gitarda Luk Zimmermann, iki parçada vokallerde çok uzun zamandan beri sesinden büyülendiği Jaël, udda Mısır’lı Ahmad El Sawy ve Bansuri’de Hintli Sujay Bobade müzik rüzgârları ile albümü süslemişler. Bu albümde Mich Gerber sisli, mistik bir ortamda bize Doğu’dan gelen ezgi rüzgârlarıyla süslenmiş, rock ile dövülmüş, klasik müzik ile yumuşatılmış ve teknoloji ile kıvamına getirilmiş bir müzikal sergilemekte. Albüm dinlendikçe oturacak ve içimizde bir yerlerde kalacak düzeyde çok başarılı.
Sanatçının en son üretimi olan “Wanderer” ise 2008′in sonlarında raflarda yerini aldı. Sanatçının bir sonraki evresini yansıtan bu 12 parçadan oluşan organik yapı yine klasik ezgileri ihtiva etmesinin yanı sıra bir sonraki adımında habercisi.
Wanderer – 2008
01. Eros
02. Exodus
03. Zervreila
04. By your side
05. Valse
06. Force of the universe
07. Adagio
08. Choral
09. Simple note
10. Anima
11. Finn
12. Calm
Tales of the Wind -2004
01. Shamal
02. You remain
04. Asaia
05. Stop Crying
06. Haboob
07. Levanto
Endless String – 2003
01. Unda
02. Zumurud
03. Sirens call
04. Lament
05. Embers of love
06. Eventide
07. There’s more to life than this
08. Mare
09. Arpeggio
10. Luv
11. Delta
Amor Fati – 2000
01. Embers of Love
02. Paradiso Perduto
03. Mare
04. Hymn
05. Sirens call
06. Encore
07. Luv
08. The Dream of Avabi
09. Well now
10. Delta
Mystery Bay – 1997
01. Unda
02. Zumurud
03. Lament
04. Issa
05. Bengeria
06. Eventide
07. Djin
08. Qishm
09. Arpeggio
10. Marinda
11. Dimi
12. Fathom
Mich Gerber & Gert Stäuble-Unda from GORSELCOZUM on Vimeo.
Originally posted 2010-02-23 08:42:26. Republished by Blog Post Promoter
60′lar hepimizi ağzı açık hikâyelerini dinlediğimiz bir özgürlük, kendini savunma, barış ve mücadele efsanesi. Hem ülkemizde olsun hem dünyada bu döneme şahit olan genç ruhların hepsinde ayrı bir lezzet, eşsiz bir olgunluk var. Üniversitelerde patlayan insan hakları hareketleri, bir oluk gibi sağduyulu olan tüm özgür ruhları sürüklemiştir. Zencisi, beyazı, Çinlisi, Kızılderilisi hepsi yan yana aynı sosyal haklar için şarkılar eşliğinde savaş vermekteydi. İşte böyle bir atmosfer içinde folk ve protest müzikleri mantar gibi üremeye başladı. Bunlarda ilk başı çeken elbette popüler müziğin akışına sert bir şekilde çarpıp yönünü değiştiren Bob Dylan olmuştu. Sonra Joni Mitchell ve benzerleri bu akımı takip ettiler. Geçen yıllar ile gençlik sakinleşti, çekirdekleri soğudu ve farklı akımlara doğru akmaya başladı. Bunu fark eden protest folk sanatçıları da ister istemez bu akıma ayak uydurmak zorunda kaldılar. Bu dönemde müzik sertleşti, Beatles, Rolling Stones, The Doors gibi genel müzik akışını ebediyen etkileyecek gruplar türedi. Ancak eskilerden çabuk kopamayan bir kesim ise folk müziğini kucakladı. İşte böyle bir dönemde Lucy (daha sonra The Secret Garden Broadway oyununun müziğini yazdı) ve Carly Simon kız kardeşlerden oluşan The Simon Sisters ortaya çıktı. Nisan 1964′de gelen Winkin’ Blinkin’ ve Nod parçaları, ilk defa kız kardeşleri müzik listeleri ile tanıştırdı. Ancak bu beraberlik uzun sürmedi.
1971 yılında yollarını ayıran kız kardeşlerden Carly Simon, birebir müzik piyasasında kalmaya karar verdi. Bu kararının sonucu olarak kendi adı altında ilk solo çalışmasını gerçekleştirdi. Evlilik karşıtı That’s the Way I’ve Always Heard It Should Be , parçası ile ilk on listesinde uzun bir süre dalgalanan sanatçı, bir anda o dönemde ortaya çıkan en popüler itirafçı sarkıcı/söz yazarlarından biri olarak değerlendirilmeye başladı. Böylece, tüm müzik listelerinin başına kurulacak olan 25 Ocak 1945 doğumlu Carly Simon müzik dünyası ile tanışmış oldu. Bu ilgi ona 1971′in En İyi Yeni Sanatçı Grammy ödülünü getirdi. 1980 yılına kadar sayısız işbirliğine ( en önemlisi Mick Jagger’ın vokal katkısı olan You’re So Vain parçası) giren sanatçı, bu süre zarfında on tane albüm çıkarttı. Özellikle 1972 tarihli No Secrets, 1974 tarihli Hotcakes, ve 1978 tarihli Boys in the Trees albümleri sanatçıya sağlam bir hayran kitlesi oluşturdu. Özellikle 1977 yılındaki The Spy Who Loved Me James Bond filmindeki , Nobody Does It Better tema şarkısı ile unutulmazları arasına girdi.1980 yılında yorgunluktan dolayı bir konser sırasında yere yıkılan sanatçı o günden beri canlı performanslarını minimuma indirdi. Yaklaşık 40 yıl boyunca hem geri adım atmadığı itirafçı kişiliği , hem de erkeğin dominant olduğu kesimdeki varlığından dolayı sanatçı saygıyla alkışlanmalı. Despot iktidarlara rağmen her zaman listelerde kendi bağımsız iktidarını sağlayan Carly Simon halen var olan bir mücadelenin sesi aslında. Olması gerektiği gibi hala o heyecanı yaşayan ve durdurulamayan bir üretim makinesi.
Kısa bir süre önce SONY/BMG etiketi ile ülkemizde de çıkan en son albümü Moonlight Serenade, sanatçının kariyerindeki dördüncü “ cover ” (başka sanatçıların eserlerinin seslendirilmesi) albümü. Bir öncekilere kıyasla daha derinlere uzanan bir çalışma. Bunun nedeni, belki şu sıralar kalitesiz “ cover ” albüm konusunda müzik piyasasının bir dolgunluk yaşaması –Rod Steward peş peşe 3 tane yayınladı – veya belki Carly Simon’un kaliteli geçmişi ve karizması. Kendinden emin yorumlar ve saygın sunumun yanı sıra Moonlight Serenade aslında doğallık ve mutluluk, Carly Simon’u n (out) en keyif veren anında yakalayan bir ruh hali. Bu ruh hali 70′lerde müzikseverleri yakasından yakalayan 13 klasik parçayı huzurlu balad ve yumuşak rock parçalarına dönüştürüyor. Moonlight Serenade ‘in diğer bir özelliği ise Carly Simon’un You’re So Vain ve Haven’t Got Time For The Pain gibi şaheserlerinden tanıdığımız eski dostu, prodüktör Richard Perry (lakabı hit prodüktörü) ile tekrar çalışmış olması. Görünen o ki, ikilinin hala standartları yüksek.
Bundan önceki cover albümlerinde daha çok pop ve güncel parçalara yer veren sanatçı bu defa Cole Porter’dan, Glenn Miller’a, George ve Ira Gershwin’den Viktor Young’a, Jerome Kern’den Sammy Cahn’a, Lorenz Hart’dan Mack Gordon’a kadar çok geniş bir yelpaze içerisinde, Amerika’nın en saygın şarkı yazarlarının eserlerine el atmış. Bu da doğal olarak albümün kalitesini arttırmakta. Üstüne bir de Carly Simon’un dumanlı sesi eklenince, elinizde tuttuğunuz disk değerli bir cevhere dönüşüyor. Albüm de yok yok ve her eser birbirinden kaliteli, kısacası tek bir parça bile kötü değil. I’ve Got You Under My Skin, I Only Have Eyes For You, In the Still of the Night, My One and Only Love, The More I See you, Let It Snow, My Foolish Heart ve How Long Has This Been Going On gibi ölümsüzleşmiş eserleri başarıyla yorumlayan sanatçı samimiyeti ile dinleyeni kucaklıyor. Kendine has bir yorumlama stili olan sanatçı, ilk dinleyişte alışkın oldukları kalıpların dışına çıkacakları için bazılarını rahatsız edebilir, ancak mecburen albüm tekrar tekrar dinleneceği için bu düşünce kalıcı olmayacak. Her şeye rağmen yine de bu albüm herkes için değil, onu baştan belirtmek gerekir. Bu eserleri sayısız defa yorumlayan eşsiz sanatçıların yanında elbette Carly Simon’ın yorumları bir ayrıcalık kazanmıyor ama şuna emin olabilirsiniz ki, uzun zamandan beri böyle standardı yüksek, keyifli bir yorum albüm dinlememişsinizdir.
Yılbaşı geldi, sıcak evimizde, elimizde içkilerimiz ve müzik setinizde sizi hayali bir balo salonunun bir ucundan diğerine eşinizle savuracak, Moonlight Serenade. ..
Originally posted 2009-12-24 17:28:54. Republished by Blog Post Promoter
© 2000-2011 TIKABASA MÜZİK. Tüm Hakları Saklı /All Rights Reserved.
Bana yazmak isterseniz: muzik@tikabasamuzik.com