Geçen sene otuz beşinci yılını dolduran İstanbul Müzik Festivali bu seneki doğum gününü yine uluslar arası platforma kendi kulvarlarında önemli yerlere gelmiş sanatçılara ev sahipliği yaparak kutluyor. Kalite standardını hiç şüphesiz her sene yükselten İstanbul Müzik Festivali, her zaman olduğu gibi İstanbul’un ilkbahardan yaza adım atışının müziksel haykırışı olmaya devam ediyor. İstanbul’da var olan zengin kültürel mirası, katılan tüm sanatçıların derin yaratıcılığı ile birleştirmek için kusursuz bir platform yaratan Festival, hem sofistike hem de bir şölen özelliğine sahip. Sadece klasik müzik sınırları içinde kalmayan festival, tüm bariyerlerin yıkıldığı, barışsal bir platform üzerine yapılandırılmış çok geniş bir yetenek yelpazesi içeriyor. Bu yıl program elime geçince ilk dikkatimi çeken konser 20 Haziran Cuma akşamı saat 20.00’de Aya İrini Kilise’sinin büyüleyici atmosferinde verilecek olan Kremerata Baltica adlı ekibin konseri oldu.
27 Şubat 1947 tarihinde Latvia’da Riga kentinde hayata gözlerini açan Gidon Kremer, dört yaşında oldukça yetenekli bir müzisyen olan babası ve dedesinden eğitim almaya başladı. Yedi yaşında ufak Riga şehrinde mevcut olan tek müzik okuluna kaydolan Kremer, burada müziğin küresel anlamını keşfetti ve böyleye bunun kariyeri olması gerektiğine karar verdi. On altı yaşından daha yeni gün almışken ülkenin en yetenekli müzisyen ödülü ile taçlandırıldı ve bunun sayesinde Moskova konservatuarının kapıları açıldı ve burada efsanevi David Oistrakh’dan eğitim almaya başladı. 1967 yılında Kraliçe Elizabeth yarışmasında Paganini kategorisinde birincilik ödülünü kucaklayan bu genç yetenek daha sonra 1970 yılında Tchaikovsky yarışmasını kazandı. Yavaş ancak sağlam adımlarla ilerleyen sanatçı standart konçerto düzenlemelerinde ve modern çalışmalarıyla uluslar arası bir üne kavuştu. Ağırlıkta Schnittke’nin eserlerini yorumlayan sanatçı, 1986 yılında Londra’da görücüye çıkarttığı Bernstein’ın Serenade adlı eseri ile inanılmaz olumlu eleştiri aldı ve kendisi bir anda klasik müzik platformunda reformcu olarak adlandırıldı. 2000 yılında Vivaldi’nin “Mevsimleri”ni ve Astor Piazzolla’nın “Buenos Aires’te 4 Mevsim”ini kendi içlerinde harmanlayıp “8 Seasons” (8 Mevsim) CD’sini yayımlayan bu eşsiz kemancı, klasik müziğin sınırlarla çevreli olmadığını aksine geniş bir vizyona sahip olduğunu gösterdi. Burada önemli olanın cesur olup müziğe bütünsel bir hâkimiyet kurmak olduğunu üretimleri ile gösterdi.
Dünya çapında bir kemancı olan Kremer, kısa bir sure sonra tüm dünyayı dolaşmaya başladı ve olabilecek en meşhur konser salonlarında konser verdi. Kendisini izleyen her müzikseveri büyülemeyi başaran kemancı, bu süreç içerisinde Leonard Bernstein, Herbert von Karajan, Christoph Eschenbach, Nikolaus Harnoncourt, Lorin Maazel, Riccardo Muti, Zubin Mehta, James Levine, Valery Gergiev, Claudio Abbado ve Sir Neville Marriner gibi zamanımızın en meşhur orkestra şefleri ile çalışma imkânı yakaladı.
Alışılmışın dışında çok geniş bir repertuara sahip olan kemancı geleneksellik çerçevesinde her çaldığı besteyi bir çağdaşlık formatında yansıtmayı başardı. Son otuz yılda Kremer’in çağdaş bestecilere katmış olduğu değer ve heyecan hiç kimse ile kıyaslanamaz. Aynı zamanda inanılmaz üretken olan sanatçı yaklaşık 100 albümden daha fazla kayıtta fiilen yer aldı. Bu kayıtların bir çoğu sanatçıya uluslararası saygınlık ve ödül getirdi. Bu ödüllerin arasında en dikkat çekenleri ise “Grand Prix du Disque”, “Deutscher Schallplattenpreis”, the “Ernst-von-Siemens Musikpreis”, the “Bundesverdienstkreuz” ve “Premio dell’Accademia Musicale Chigiana”.
Bu zaman sürecinde Gidon Kremer tek başına solo çalışmalar yapmanın pek yaratıcı ve kalıcı olmadığına karar verdi ve bundan dolayı Almanya’da kurduğu vakıfla Lituanya, Estonya ve Latvia gibi Baltık ülkelerinden gelen çok yetenekli genç öğrencilere burs vermeye başladı. Bursu hak eden bu genç müzisyenler ile birlikte ise yeni bir maceraya atılmaya karar veren Kremer, 1997 yılında kendi adından esinlenerek Kremerata Baltica adlı bir topluluğu oluşturmaya karar verdi. Böylece hem ideolojisini hem de müzik aşkını genç sanatçılara devredecek ve klasik müzikte yeni bir kapı açacaktı.
Kendisine 50. yaş doğum günü hediyesi olarak öngördüğü, Gidon Kremer’in Kremerata Baltica projesi, ilk başlarda sanatçının yoğun turnelerinden arta kalan zamanı farklı ve yeni bir uğraş ile doldurmak için hayata geçirildi. Fakat söz konusu oda orkestrası birlikte çalmayı sürdürdükçe kendi niş tarzını daha somut bir biçimde vurgulamaya başladı. İlk başlarda projenin hakkında bazı kafalarda soru işaretleri oluşmuş olsa bile zamanla Baltık ülkelerinden gelen müziksel kalitenin bir yansıması olarak önemi anlaşılmaya başlandı. Zira proje sayesinde Estonya, Latvia ve Lituanya’dan çıkan müzisyenler hakkında tüm dünyanın duyarlılık seviyesi artmaya başladı. Zaman geçtikçe Kremer projesine daha fazla zaman ayırır oldu ve aynı zamanda taze, ulaşılabilir programlamasıyla yeni bir profil yarattı.
Kremerata Baltica klasik müziğe getirdiği yenilikçi yaklaşım ile tanınmaya başladı. Baltık’lardan gelen müziksel kalitenin doruğunu temsil eden yirmi yedi kişilik ekip, kısa sürede Viyana’dan Moskova’ya, New York’tan Salzburg’a kadar klasik müziğin en önemli şehirlerinde yok satan konserler vermeye başladı. Bunu daha sonra Schleswig-Holstein, Verbier, Dresden, Baden-Baden ve Montpellier gibi prestijli festivaller takip etti. Bu kadar genç bir ekibin böylesi prestijli festivallerde peş peşe yer alması ise müzikleriyle yarattıkları yenilikçiliğin dünya müzik kritikleri tarafından hakkıyla algılanmasından kaynaklanıyor elbette.
Amatör ve mutlak kulak sahibi insanların birlikte dinlemeye tahammül edebildiği belki de tek kemancı olma özelliği taşıyan Gidon Kremer ve ekibi, klasik müzikte önemli bir yere sahip olan bilindik eserlere farklı ve yeni yaklaşımı ile ünlendi. Müziğin en saf formunu ortaya çıkartması ile tanınan Kremerata Baltica, çok tanıdık melodileri fevkalade yorum kabiliyetti ile kendilerine özgün bir kalıba sokma yeteneğine sahip. Gelenekselliğe ve kuramlara karşı çıkan ekibin yaş ortalaması 22 olup her ne kadar ağırlıkta Gidon Kremer şefliğinde konserler verse bile, dönem dönem günümüzün en önemli sanatçı ve şeflerine de eşlik etti. Bu kadar müziksel çeşniliğin içerisinde ekip kısa sürede olgunluğun sınırlarına süzüldü.
Saf teknik anlamda Avrupa’nın en üst sınıftaki oda orkestrası olarak adlandırılan ekip, kısa bir süre sonra Nonesuch müzik şirketi ile bir anlaşma yaptı. Böylece grubun eşsiz mucizesi sadece konserleri ile sınırlı kalmayıp ardı ardına gelen albümler ile ölümsüzleşti. Bu çalışmaların arasında en dikkat çekeni 2002 yılında Grammy ödülüne layık olan “After Mozart” adlı çalışmaları oldu. En son çalışmaları “Russian Seasons,” (Rus Sezonları) ise geçtiğimiz yıl raflarda yerini aldı.
Ülkemizde önceden verdiği konserlerle tanınıp, eski dönemde yaptığı Barok kayıtları, Arvo Part ve Astor Piazzolla gibi sanatçıların eserleri üzerine yaptığı yorumları ile oldukça sevilen Gidon Kremer, bu defa karşımıza genç yeteneklerden oluşan Grammy ödüllü Kremerata Baltica adlı ekibi ile çıkacak. Mercedes-Benz Türk AŞ sponsorluğunda gerçekleşecek konserde Beethoven’in Re Majör Keman Konçertosu, Argo Pakt ve İngiliz besteci Britten’in eserleri kulaklarımızı şenlendirecek. Zamanımızın en üretken, yaratıcı ve hakkıyla en prestijli kemancısını bir araya getirdiği ekibi ile izlemek ise biz klasik müzik severlere farz.
2003 yılında farklı müzik kollarında uğraşan beş müzisyen, tesadüfen bir araya geldikleri bir New York gecesi, aynı dilden konuştuklarını fark ettiler. Kendi başlarına bağımsız olarak müzik ile uğraşan bu beşli birlikteliklerinden o kadar haz aldı ki bundan sonra her buluşmalarında mutlaka müziğe öncelik verdiler. California, Massachusetts, Texas ve Delaware gibi Amerika’nın farklı köşelerinden gelen grup üyeleri, zevklerinin aynı tarz Amerikan müziğinde (“country” desek yanlış olmaz- Hank Williams, Willie Nelson, Townes Van Zandt ve Kris Kristofferson gibi) kesiştiğini anlayınca, çocukluklarında dinledikleri müziği tekrar gündeme getirmeye karar verdiler. Dünyanın ‘Büyük Elma’sı olarak bilinen New York’un unutturduğu, büyürken ruhlarını besledikleri, müzik aşklarını alevlendiren melodileri tekrar çalma hevesi ile birleşen ekip ilk başlarda bir “cover” grubu olarak var olmayı hedefledi. Ancak çaldıkça heyecan büyüdü, büyüdükçe müzik yelpazesi açıldı ve beş üyenin mevcut olan müzik kariyerlerinde bir yan proje olarak var olması düşünülen The Little Willies bir anda hayatlarının vazgeçilmez bir parçası oldu.
Ne zaman grup üyeleri aynı anda New York’da olsa, kendi özel müzik işleri izin verdiği sürece hemen yeni kimlikleri altında The Living Room’da (New York’ta country müziğinin en iyi icra edildiği bar) çaldılar. Takip eden yıllar, grubun müziğinin gelişmesine ve müziklerinin artık tüm dünyaya açılmasına neden oldu. Lee Alexander (bas), Jim Campilongo (elektrik gitar), Grammy ödül sahibi Norah Jones (piyano ve vokal), alternatif folk sanatçısı Richard Julian (gitar ve vokal) ve Dan Rieser (bateri) beşlisinden oluşan ekip, ticari bir beklentisi olmadan içlerinde yanıp tutuşan bu tutkuyu dinleyenleri ile bir albüm vasıtasıyla paylaşmaya karar verdi. Grup ile aynı adı taşıyan 13 parçalık albüm, Mart başı ülkemiz de dahil olmak üzere tüm dünyada piyasaya sürüldü.
Esprili Batı-swing melodilerini hipnotize eden bir vokal ile birleştiren ekip, albümde dokuz yorum ve dört tane kendi orijinal bestesine yer vermiş. Fred Rosy’nin ‘Roly Poly’, Kris Kristofferson’un ‘Best of all Possible Worlds’, Willie Nelson’un ‘I Gotta Get Drunk’ ve Townes Van Zandt’ın ‘No Place To Fall’ parçalarının gürültülü patırtılı yorumları, ekibin müzikleri konusunda ne kadar köklü olduğunu yansıtıyor. Beklenenin aksine Norah Jones gibi uluslar arası bir üne sahip sesi fazla ön plana çıkartmayan grup, asıl amacının müzik olduğunu vurguluyor. Kendi parçaları olan ‘Easy As The Rain’ Norah Jones’un büyüleyici vokalleri ile Richard Julian’ın üzgün, sakin vokallerini birleştiren mükemmel bir armoni süzmesi. “The Little Willies” özellikle Norah Jones için farklı vokalleri ile gövde gösterisi yaptığı bir albüm, oysaki sanatçının normal albümlerinde böyle bir risk alması pek olası değil. Ancak albümü dinledikçe iyi ki bu riski almış demekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Albüm boyunca hafif içkili bir bar grubunun canlı performans izlenimi veren ekip, özellikle ‘Lou Reed’ parçasında bir komedi destanı sergiliyor.
Müzisyenlerin kalitesinden öte; içerdiği bulaşıcı neşe ve mutluluktan içinizi dışınıza çıkartan samimi performanstan dolayı “The Little Willies” albümü oldukça keyifli bir dinleti. Gevşek ve kıpır kıpır melodiler ile oynayan grup hatırşinas bir çalışma kaydetmiş. İlk başta bir yıldızlar topluluğu izlenimi veren gruba kuşku ile yanaşılabilir, ancak müziğin derinliklerine girdikçe karşınızda ne kadar kuvvetli bir çalışma olduğu anlaşılıyor ve müzik tüm önyargıları siliyor. Müziğin albüme iki kalıp büyük geldiği “The Little Willies” son zamanlarda dinlenebilecek en saf, zararsız, gerçekçi ve eğlenceli albüm.
Live 8’in üstünden iki aydan fazla bir süre geçmesine rağmen şöyle bir arkamıza baktığımızda acaba istenilen amaç yerine ulaştı mı diye düşünmek lazım? Şu an sorsanız kim bilir kaç kişi, adalete yürünen bu uzun yolun gerçek amacını hatırlıyor? Müzik tarihi, Live 8’i, 2 Temmuz 2005’de dünyanın farklı köşelerinde yapılan ve sayısız “ünlü” sanatçının katıldığı bir konser zinciri olarak yazmıştır. Maalesef şu ana kadar amaçlanan hedefe ulaşılamamasından dolayı Live 8 kefene sarılmıştır ve yavaş yavaş mezarlığı yolunu tutmuştur. Peki, gerçekten amaç neydi? Galiba Afrika hakkında bir şeydi değil mi?
Konuyu dağıtmayalım isterseniz, Live 8’in amacı konserlerden bir hafta sonra İskoçya’nın başkenti Edinburgh’da toplanacak olan G8 liderlerinin bir anda Afrika’nın toplam ekonomik borcunu sıfırlamalarını sağlamaktı. Konserlerin arkasında duran devasa medyanın yardımı ile Afrika’da sefalete, hastalığa son verilecekti en azından bu uğraş için gerekli koşullar sağlanacaktı. Ancak Live 8’in yola çıktığı amaçlardan bir tanesini bile şu ana kadar halledememiş veya en azından ileriye bir adım atamamış olması çok üzücü.
Elbette işin özünde iyi niyet ve güzellik var. Özellikle böyle bir oluşuma öncülük eden Bob Geldof gibi bir emektarı ayakta alkışlamak lazım, kendini bu amaca adayan bu müzik adamı Afrika konusunda tek bir kişinin yapacağından çok daha fazla şey yaptı. Ancak olay ne yazık ki bu bir kişiden ileriye gitmedi. Ne kısa ne de uzun vadede Live 8, Afrika’nın problemlerini çözebilecek bir etki yaratacağını zannetmiyorum. Bu organizatörlerin ve bu amaca gönül verenlerin elbette hatası değil, çünkü onlar bizim gibi bunun gerçekten olmasını istiyorlar ancak Afrika’daki fakirliğe, açlığa ve sağlık sorunlarına bir son vermek için Afrika’nın içi dışına çıkartılıp baştan yukarı politikasına, ekonomisine ve sosyal oluşumuna müdahale etmek gerekir. Borçları silip ciddi anlamda maddi yardım yapmak elbette bir başlangıç ancak şu anki Afrika’ya çok daha fazla emek gerekmektedir. Özellikle eğitim, temiz su kaynağı, düzenli yemek kaynağı, özgür ticaret, sınırsız sağlık desteği ve en başta doğum kontrolü konularında ciddi adımlar atılmalıdır. Tüm bu değişimler bir günlük zincirleme konserler veya 8 tane liderin 3 gün boyunca karar vermesi ile değişecek şeyler değil. Keşke olsa… Bu projenin hedefine ulaşması çok uzun yıllar ve kesintisiz ilgi gerekmektedir. Ayda yılda bir defa yapılan bir etkinlik ile bu hedefe ulaşılması zordur. Ancak bu ne yazık ki zamanımızın liderlerinin maddi güç ve sınırsız kuvvet hevesleri ile körelen hafızaları ile olacak bir şey değildir. Kendileri çoktan bu konuyu unutup, kendilerince daha önemli olan dertler peşinde koşmaktadır.
Maalesef Live 8 Afrika’nın kaderini değiştiren bir organizasyonun aksine, bunu düzeltmek için sarf edilen bir müzik etkinliğinden öteye gidememiştir. Detaylı bir şekilde mercek altına alınınca, içinin boş olduğu bir oluşum olduğu rahatlıkla görülmektedir. G8 ekibi zaten Afrika’da olup bitenleri birinci el olarak çok yakın ve detaylı takip ediyor, zaten kendilerince vatan kurtaran şaban oldukları için bunu onlara hatırlatacak Live 8’e ihtiyaçları yok. Onlar sözde her şeyin farkında. Çok acı bir gerçek ama Live 8’i izleyen 3 milyar insanın sesi maalesef G8 için bir fısıltıdan başka bir şey ifade etmiyor. Bu nedenden dolayı Live 8, Afrika’nın sorununa anlık bir bandaj olmaktan ileriye gidemez. Afrika’nın düzelmesi için fakirlikten kurtulması ve bir daha bu çukura düşmemek için yetkilendirilmeye ihtiyacı var. Bu ancak tüm batı ve doğu liderlerinin birliği ve ısrarı ile gerçekleştirilebilecek bir hedef ancak bir günlük konser veya bir odaya sıkışan sekiz lider tarafından gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Sonuçta biz kendimizi böyle bir durumdan kurtarmak için yapmamız gerekirse Afrika içinde aynı şeyi yapmalıyız.
Live 8’in müziksel yönüne bakarsak burada eleştiriler daha sertleşiyor. Tamamıyla Afrika için organize edilen bir konser zincirinde neden Senegalli Youssou N’Dour haricinde başka Afrikalı sanatçılar konserlerde yoktu? Oysa bu kıtadan çıkan o kadar değerli sanatçı var ki, örneğin; Salif Keita, Tinariwen vb. Neden bu tür sanatçılar batılı meslektaşları ile kendi kıtaları için omuz omuza verdirilmediler? Bob Geldof, bu konuda kendisine yöneltilen bir soruya, “amacımız günümüzdeki en meşhur ve ses getirebilecek sanatçıları bir araya getirip İskoçya’da toplanacak G8’in karşısında kuvvetli bir yumruk olmaktı” şeklinde cevap vermiş. Neden bir ideolojiye bile sahip olmayan, sadece menajerleri ve/veya müzik şirketlerinin baskısı ile orada olan sayısız sözde meşhur sanatçıların arasında Afrikalı meslektaşları yer almasın? Neden kendi kıtaları için verilen bu amaçta terlerini dökmesinler? Açıkçası böylece barışçıl ve kitlesel bir hareket içine Afrikalı sanatçıların dâhil edilmemiş olmaları çok utanç verici. Bob Geldof’un vermiş olduğu zayıf cevap ne yazık ki bu utancı kapatabilecek niteliğe sahip değil. Zaten son anda böyle büyük bir kusur işlediklerini fark eden organizatörler Live 8 ile aynı zamanda Londra’da başlayan alternatif bir konser daha düzenledi. Buraya kendi kıtalarını savunmaya “izin” verilen sanatçılar davet edildi, nedense bu konser hakkında medya çok az yazdı, belki haberleri bile olmadı. Live 8 batılı sanatçıların Afrika’ya el uzatması olarak algılandı, zaten asıl amaçta batının sözde yüceliğini ön plana çıkartmak değil miydi?
Afrikalı sanatçıların konser vermesi müzik severleri bu kıtaya karşı olan yabaniliklerini bir nebze olsun kırabilirdi. Böylece batıda arka planda kalan bu sanatçılarda en azından biraz tanınmış olabilirlerdi. Ama elbette onlar et gösterisi yapan Mariah Carey, sahneye utanmadan 4 kişinin taşıdığı bir tahtla çıkan Will Smith ve dudak dudağa öpüşen Elton John/Peter Doherty ikilisi kadar meşhur değiller…