// Arşiv

Enstrüman

This tag is associated with 263 posts

Kült Çağdaş Müzik Edisyonu: ECM

 

ECM Albüm Kapağı Örneği
ECM Albüm Kapağı Örneği

Doğal olarak “ticari başarı” bir müzik şirketi için her zaman ön planda olmuştur.  Bunu sağlayabilmek için ise kitlesel taleplere boyun eğip, herhangi bir çizgiye ve kişiliğe sahip olmamak gerekiyor ki bu klasmana uyan birçok müzik firması günümüzde mevcut. Ana hedef “ticari başarı” yani kitlesel tüketim olunca, söz konusu üretimin sunumu, kalitesi her zaman ikinci plana atılıyor. Hâlihazırda mevcut olan ve yeni çıkan birçok müzik firması bu basmakalıp sınırlamalar içerisinde var olmaya çalışıp ticari başarı sağlamaya çalışıyor. Oysa özellikle Almanya’dan çıkan belli başlı niş müzik şirketleri mevcut olan akıma karşı yüzerek harikalar yaratıyor. Bunların arasında en dikkat çekeni ise titizliğin adresi olan ECM (Edition of Comtemporary Music / Çağdaş Müziğin Edisyonu) adlı şirket.

 

ECM
ECM

Her şey 1969 yılında genç bir Almanın ilhamı ile başladı. Manfred Eicher adlı bu genç, Berlin Müzik Akademisi’nden mezun olduktan sonra, çeşitli orkestra ve oda müziği kayıtlarında yapımcı asistanı olarak görev aldı. Bu süreç zarfında klasik müzik kayıtlarına gösterilen titizlik ve detaylı çalışmayı yaşayıp hayran kaldı. Aynı detaycı, titiz ve duyarlı çalışmanın caz müziği kayıtlarında gösterilmesi gerektiği düşüncesiyle Eicher, biraz borç alarak ECM müzik şirketini hayata geçirdi. Müzik galaksisinde özgür cazdan, doğaçlamaya, oda müziğinden, çağdaş klasik bestelere, yaylılardan, nefeslilere, sofistike müzikten senfonik bestelere kadar çok geniş bir uzay yaratan ECM’in ilk üretimi 1969 yılında Amerikalı Mal Waldron’un “Free At Last” (ECM 1001) ile geldi ve şirket çok kısa sürede Avrupa caz dünyasının en önemli söz sahiplerinden biri oldu. Geçmişten daha çok geleceği kucaklayan ECM, caz dünyasının efsane isimleri Keith Jarrett ve Chick Corea ile ilk meyvelerini vermeye devam etti. Bilhassa 1975 yılında çoğu müzik şirketinin göze alamayacağı ticari bir riske girerek Keith Jarrett’in “The Köln Concert” adlı doğaçlama piyano çalışmasını piyasaya sürdü. Albüm tüm tahminleri alt üst ederek günümüze kadar 4 milyon gibi inanılmaz bir satış grafiği sağladı ve halen solo piyano için basılan çalışmaların arasında en çok satan özelliğini korumaya devam ediyor.

Müzik piyasasının nadide bağımsız şirketlerinden biri olan ECM’nin arkasında bir ordu çalışanı olduğu düşünülse bile aslında 10 kişiden az bir ekip mevcut. Ağırlıkta tüm kayıtlar Oslo’da yer alan Rainbow Stüdyosu’nda kaydediliyor. Yetenekli ses mühendisi Jan Erik Kongshaug ile birlikte Manfred Eicher şirketten çıkan her albümün birebir prodüktörlüğünü üstleniyor ve böylece sürdürülebilir kalitesini devam ettiriyor. Her albümde en mükemmel sesi arayan Eicher, bundan dolayı birebir işin içinde yer alıyor. Günümüzde mevcut olan diğer tüm müzik şirketlerinin üretimlerine kıyasla ECM her zaman müzik kalitesi ile ön sırada yer almayı başardı. Her üretimini dinlediğinizde resmen sanatçının yanınızda çaldığını, uzanıp ona dokunabileceğinizi hissediyorsunuz. Şirketten çıkan ürünlerin ses kalitesinden öte bir önemli özelliği ise; titiz, aşırıya kaçmayan, kendine özgü gösterişsiz albüm kapakları. Böylece şirket görselliğin yanı sıra sanata ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Sadece bu özelliğinden dolayı şirketin her üretimi ayrı bir sanat eseri olarak değerlendiriliyor. Resmen bu titizliği ile ECM işitsel ve görsel anlamda müzik dünyasında bir çığır açtı.

Ağırlıkta caz müzisyenleri ile çalışan ECM, cazın her şey olabilirliği üzerine müziksel bir mimarlığı benimsiyor. Klasik tarzlar arasındaki sınırları kaldırıp mevcut olan tüm tarzları kucaklayarak mutlak doyum sağlayan ECM,  38 yıldan beri her zaman uzun vadede çatısının altındaki sanatçılar ile çalışmayı hedefledi. Bunun en büyük örneği ECM ile 61 albüm kaydeden Amerikalı caz ilahı Keith Jarrett ve 21 albüm kaydeden Norveçli saksafoncu Jan Garbarek.

Şirketin bir diğer en büyük özelliklerinden biri keşfetmeye açık olan müzik ruhlarına sunabileceği çok geniş bir katalogunun (Keith Jarrett, Jan Garbarek, Chick Corea, Gary Burton, Bill Frisell, Art Ensemble of Chicago, Terje Rypdal, Bobo Stenson, Pat Metheny, Dave Holland gibi sanatçılar sadece bir kaçı) olması. A.K. Müzik sayesinde bizlerde bu kataloga artık kolaylıkla sahip olabileceğiz. Daha da hoş olan bir unsur ise, belirli zaman sonra ECM’nin efsanevi kitapçıklarının Türkçe olarak basılacak olması. Bunun ilk örneği ise Kayhan Kalhor (Kemençe), Erdal Erzincan (Bağlama) ve Ulaş Özdemir (divan bağlama) üçlüsünün kaydettiği ve çok özel fiyata Türkiye’de satılan “The Wind” (rüzgâr) albümü.

Eğer dünyamızın en ilgi çeken, heyecandan nefesinizi kesen diyarlarına müziksel bir yolculuk yapmak isterseniz, mevcut sınırları ve müzik şirketlerini aşan ECM’nin geniş katalogundan bir çalışmayı seçin ve kendinizi müziğe bırakın. Kulaklarınızın bedeninizden ayrılıp melodilerle seyahat etmesini yaşayın, inanın pişman olmayacaksınız. Zira ses evrenine yapılan maceraperest serüvenlere meydan okuyan ECM’nin çalışmaları zaman ve sükûnet kadar yakalanamaz,  ruhani ve derin, düşünmeye yönelik ve şeffaf, ilham kaynağı ve şüphesiz her müziksever için gerekli.

 

ECM

ECM

Originally posted 2011-03-04 15:33:06. Republished by Blog Post Promoter

Çapraz harmanlama ve Melodik Kültürel kesişim. Neden bu kadar cazip?

Müzik Harmanlaması

Müzik Harmanlaması

Her gün haberlerde eksiksiz olmazsa olmaz şiddet dolu, kana susamış insanların görüntüleri ile karşılaşıyoruz. Dünyanın her köşesinde din, kültür, ırk gözetmeksizin ayrıcalıksız insanlar birbirlerini tamir edilmemek üzere yok ediyor hem gerçek ve hem de mecazi anlamda. Trajik öyküler, şok edici şiddetin hep dünyamızın arka fonunda güncel olduğu bir ortamda, farklı uç kültürlerden gelen müzisyenlerin bir araya gelip kulak arkası edemeyeceğiniz enfes ritimler ve orijinal besteler ile ortaya çıkabilmeleri tüm bu negatifliğin içerisinde mutlak barışı ve güzelliği yansıtıyor. Sadece bir parça müzik ihtiyacımız olan tek şey…

Kültürel-çapraz harmanlama ideolojik olarak insanoğlunun mevcut kaotik ortamlarda barış içerisinde çalışabileceğinin en güzel örneği. Üretimlerin bu kadar çarpıcı oluşu ve dinleyen kesimi etkilemesi ise tamamıyla özgünlük kavramı üzerine kurulu bir açılım. İfade ve duygu üzerine yapılandırılan bir kavram olan müzik, hiç şüphesiz aynı hissiyatı paylaşan tamamıyla farklı kültürlerin ortak kesişim noktası. Evet, açıklama bu kadar saf ve basit. Zaten işin özü buna dayanmalı değil mi?

Ancak bu yazıldığı kadar kolay değil. Müziksel füzyon beklenildiği üzere cazip olmak zorunda değil. İllaki bir yerel sanatçı ile etkileşime giren bir başka sanatçının üretimi ilgi çekici olacak diye bir kaide yok hatta bu tanıma sahip olması düşündüğümüzden bile zor. En önemli faktör kesişim noktasında buluşan müzik tarzlarından öte sanatçıların kendileri. Farklı yönlerden yol alıp gelen bu sanatçıların ne kadar sorumlu, sürdürülebilir ve algılarının açık olması asıl önemli olan konu. Takdir edersiniz ki tüm bu tür kombinasyonları bir araya getirmek ve uygulamak oldukça zor ancak hakkıyla verilen bir çaprazlamanın keyfine de diyecek bir şey yok.

Evet, belki de bu tür kültürel harmanlamalara çok kredi veriyoruz oysa sadece “iyi müzik yapmak” gibi sığ bir vizyon ile üretilmiş olabilirler. Fakat bir müzik yazarı ve özellikle dinleyicisi olarak vizyonun daha derin unsurlara dayandırıldığını düşünmek istiyorum. Ortaya çıkan müzik, yapılmış olmak için üretilmiş olabilir, en ufacık bir derinliği olmayabilir ancak yine de bir etkileşimin ürünü olduğu hiç şüphesiz. Farklı kültürlerden gelen sanatçıların emek verip birlikte ürettikleri bir meyve, her şeyden öte bunun için bizleri etkilemekte. Bir diğer özelliği ise farklı kültürlerdeki dinleyicileri bir araya getirmesi, bu durumda elbette başarılı bir harmanlama olarak değerlendirilebilir. Öte yandan acısıyla tatlısıyla her zaman bir füzyon çalışma dikkat çeken bir oluşum oysa daha çok müzisyen daha çok etkileşime girse bizlerde füzyonsal çalışmalar için bu kadar kelam sarf etmeyiz. Genel üretim şemasına bakılınca farklı kültürlerden gelen ortak çalışmalar o kadar az ki, ister istemez mevzu bahis sanatçıların bir araya gelmesi “ne alaka” dedirtse bile dikkat çekiyor. Oysa bu tür etkileşimsel üretimler daha çok olsa, çıta daha bir yükselecek ve kalite daha bir artacak.

Kültürel etkileşim çatısı altında üretilen çalışmalar ne yazık ki az ve bundan dolayı değerli, haklı veya haksız. Aşağıda kanımca Dünya Müziği tanımı itibarıyla ve hatta daha öncesi üretilen en başarılı kültürel etkileşim çalışmaları yer alıyor. Bir ilk on diyebiliriz. Değerlendirme tamamıyla üretimlerin derinliği, ulaştığı dinleyici kitlesi, kalitesi, sorumluluğu ve elbette kendi beğeni kriterlerim sonucu ortaya çıkan bir liste. Elbette itiraz edeceksiniz, bunun ne işi var burada, neden bu yok, hatta belki sıralama yanlış diyeceksiniz. Ancak eleştirmeden önce bir okuyun, süzün, değerlendirin ve dinlemediyseniz mutlaka dinleyin.  Sonra yorumlarınızı alayım…

peter_gabriel-passion-frontal 1. Peter Gabriel – “Passion”
Real  World  Records’un kurucusu Peter Gabriel belki de bu çalışmasıyla füzyon oluşumlarının başlangıcını tarihlendirdi. Martin Scorsese’nin “The Last Temptation of Christ” adlı filminin müziği olarak piyasaya sürülen albüm adeta filmin ününü geçip kendine özgü bir hayran kitlesi sağladı. O dönemde mevcut olan tüm sınırları yıkan müzik, birçok farklı kültürden gelen sofistike müzisyenleri bir araya getirip derin, sorumlu bir çalışma olarak tarihe geçti. Dünya Müziği kulvarında her dinleyicinin mutlak sahip olması gereken çalışma arkasından sürüklediği toz sayesinde, özellikle inanılmaz müzik kuvveti ile sağladığı atmosferik ve ayrıcalıklı ritimsel dokusu ile Dünya Müziğine önemli bir katkıda bulundu. Türkiye, Senegal, Ermenistan, Amerika, İran, Pakistan, Mısır ve pek çok diğer ülkelerden gelen sanatçıların bir komun çalışması olan albüm Peter Gabriel’in en başarılı çalışmasının yanı sıra pek çok tarzda da hakkıyla önemli bir konuma sahip olabilecek nitelikte.

mali-music 2. Damon Albarn & Friends “Mali Music”:
Gorillaz ve Blur’un beyni, Brit-pop furyasının mimarlarından Damon Albarn, son zamanlarda ciddi anlamda Dünya Müziğine özel ilgi gösteren sanatçılardan biri. 2002’de  OXFAM (İngiltere’de bir yardım kuruluşu) sayesinde Mali’ye yaptığı bir seyahatte yerel müzikten inanılmaz etkilenen sanatçı Brit-pop unvanını doya doya yaşarken bu albümü kaydetme kararı aldı. Toumani Diabaté ve Afel Bocoum gibi Mali’nin efsanevi sanatçılarını bir araya getiren çalışma Afrika-Britanya füzyonunun en başarılı üretimlerinden biri. Atmosferi çok iyi yansıtan, tabiat sesleri, insan vokalleri ve yerel enstrümanların analog ritimlerinin oraya buraya serpiştirildiği albüm, dinleyeni yerel halk ile birebir buluşturuyor. En önemli unsuru ise Damon Albarn’ın arka planda kalıp yerel sanatçıların sahnenin tam ortasına koyuyor olması.

beyond-skin 3. Nitin Sawhney – “Beyond Skin”:
Dünya Müziğini fiilen elektronik müzik ile evlendiren ve kültürel ritimler arasında enfes köprüler kuran Hint asıllı Britanyalı Nitin Sawhney bu albümü ile bir kilometre taşı olarak tarihe geçti. Pek çok dünya müziği sanatçısı ile müzik evliliklerine giren Sawhney 1999 tarihli bu albümü ile kişilik kavramı dışında, insan tanımı olarak kültürel etkileşimin en başarılı müziksel yansımasını üretti. Talving Singh, Karsh kale ve Joe gibi sanatçılara ön ayak olan Sawhney hala bu kavların tek hakimi. Tüm kalıplaşmış önyargıları yıkan albüm mutlak bir demirbaş.

transglobal-underground 4. Transglobal Underground:
Grup anlamında füzyon kulvarında ilk ön plana çıkan ekip hiç şüphesiz Transglobal Underground. Londra mercili olan ekip 1990 doğumlu ve pek çok farklı kültürden gelen sanatçıları ihtiva edip barış içerisinde aynı çatı altında toplaması ile biliniyor. Günümüze kadar 7 albüm üreten ekip müziği ile ırkçılığa yumruk indiren en kuvvetli oluşumlardan biri. Özellikle tüm Dünyaya Natacha Atlas’ı hediye etmesi ile tanındıklarını da vurgulamadan geçmeyelim.

zakir-hussain-making-music 5. Zakir Hussain – “Making Music”:
1987 tarihli bu albüm Dünyamızdaki en iyi perküsyoncu olan Zakir Hussain’in Batı ve Doğu müziksel harmanlamasının en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Klasik tabla virtüözü olan Hintli sanatçı birçok yerel sanatçının kariyerini şahlandırmanın yanı sıra daha önce sanatçıların düşünmedikleri kulvarların varlığını ortaya çıkarttı. Füzyondan öte müzik tarzları arasında gidip gelmeleri kolaylaştıran, algılama unsuru üzerine vizyon açan sanatçı kelimenin tam anlamıyla bir dünya müzisyeni.

afro-celt-sound-system 6. Afro Celt Sound System
1992 yılında gitarist Simon Emmerson tarafından kurulan ekip Kelt, Afrika ve Dünya ezgileri üzerine yapılandırdığı deneysel müzikleri ile çok etkili bir oluşum. Göçebe Kelt’lerin Avrupa’ya göç etmeden önce Hindistan ve/veya Afrika’da yaşadıkları tezi üzerine kurulan ekip bu serüveni müziksel olarak yaşatıyor. Emmerson, Baaba Maal’ın grubunun üyelerini İrlanda’dan gelen yerel sanatçılar ile bir araya getirerek daha önce duyulmamış ritimsel bir dünyaya sokuldu. 1996’da Peter Gabriel’in müzik şirketi Real World Music etiketi altında üretimler çıkartan ekip şu ana kadar beş albüm üretmenin yanı sıra 1,2 milyonluk satışı ile bu tür ritimsel harmanlamaların ne kadar etkin olabileceğinin en güzel örneği.

talking-timbutku 7. Ali Farka Touré & Ry Cooder – “Talking Timbutku”
Bu albüm Afrika ve Batı’yı müziksel platforma bütünleştiren bir çalışma olarak listemizde önemli bir yere sahip. Nehrin Blues adamı Malili, Ali Farka Touré ile bir Araya gelen müzik seyyahı Ry Cooder 1995’de bu albümü kaydedip Dünya Müziğinde farklı bir açılıma yönlenmemizi sağladı. Grammy dahil pek çok ödül ile onurlandırılan albüm özellikle Afrika kıtasından sanatçıların Barı’ya kolay adım atmasını ve Batı sanatçılarının Afrika’ya karşı olan ön yargısını kırmayı başardı.

 

 

new-large-tunngtinar_large 8. Tinariwen ve Tunng
Bu kadar uç kesimden gelen iki farklı grubun bir araya gelmesi hiç bir şeyin imkânsız olmadığının güzel bir kanıtı. Tinariwen Sahra çöllerinden gelen göçeme bir blues ekibi; Tunng ise Britanya’da deneysel folklorik müzik yapan bir oluşum. Her iki ekip bir araya gelerek yıkılması düşünülmeyecek müziksel bariyerleri yıktı. Ortaya çıkan işlevsel, bütünsel ve işbirlikçi müzik daha önce dinlemediğimiz bir ritimsel şöleni önümüze serdi. BBC 3’un bir programında bir araya gelen iki kutup dil ve kültür bariyerlerini hiçe sayarak bir beden oldu ve ortaya dinledikçe haz veren, haz verdikçe büyüleyen bir ritimsel zenginlik çıkarttı.

 

salsa-celtica 9. Salsa Celtica
İsimden de anlaşılacağı üzere Salsa Celtica caz, salsa ve Latin Amerika geleneksel müziği üzerine uzman olan sanatçılar ile bir araya gelen geleneksel İskoç ve İrlandalı sanatçılardan oluşan bir karma ekip. Salsa ve Folk ezgilerinden türetilen kendi bulaşıcı stillerini yaratan ekip pek çok festivalin ana sanatçısı olmanın yanı sıra Dünya Müziğinde önceden düşünülemeyen bir harmanlamanın açılımı. 1995’den beri bir birinden lezzetli dört albüm üreten ekip özellikle 3. albümleri “El Agua De La Vida” ile Dünya Müziği listelerinde uzun süre ilk beşin arasında yer aldı. Tamamıyla farklı iki müzik stilini bir araya getiren ekip füzyon müzik açılımının doruğunda yer alıyor.

soul-science 10.Justin Adams ve Juldeh Camara – “Soul Science”:
Batı Afrika blues müzik tarzı her zaman ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur ancak bu tarzın ritimlerinin üzerine dolgun rock temaları işlemek her aklı salim kişinin harcı değil. Ya çok cesur yâda cidden deli olmak gerekir, zira bu iki tarzı organik bir yapı içinde harmanlayıp ortaya kaliteli bir çalışma çıkartmak yazıldığı kadar kolay değil. Özellikle biraz daha ileriye giderek bu harmanlamanın içerisinde yer alan müziksel köprüleri dünya ezgileri ile birleştirmek oldukça zor. Ancak Justin Adams gibi uzun müzik özgeçmişine sahip olan bir sanatçı, böyle bir hayali gerçekleştirebilir. Zira kendisi Sahra Çölü’nün blues grubu Tinariwen gibi grupların ses sentezini tamamıyla koruyup hak ettiği yere taşıyan bir müzik adamı. Hiç kuşkusuz böyle bir harmanlamayı ancak Justin Adams kotarabilir. Nitekim Juldeh Camara’yı yanına alan müzik seyyahı “Soul Science” albümü ile bir füzyon labirentinden öte saf müzik tarzlarının birbirlerine sert çarpıştırılması ile ortaya çıkan, kulaklarınızda kıvamında bir müzik şöleni bırakan ekonomik kısa parçalardan oluşan son on yılın en iyi dünya müziği albümlerinden biri olan çalışmayı çıkarttı. Bir blues/rock albümünden çok öte olan “Soul Science”, bu tarzların dünya müziği serpiştirilmesi ile ne boyutlara taşınabileceğiniz kusursuz bir örneği.

ZAAR from S. R. on Vimeo.

Originally posted 2011-03-31 08:27:31. Republished by Blog Post Promoter

Kasabian: En Sonunda

Farkında mısınız; Britanya dönem dönem müzik piyasasında ön plana çıkar. Bazen yarattığı yeni müzik akımlarıyla bazen de farklı müzik gruplarıyla. Ancak her zaman gündemde kalmayı başarmıştır. Ada ne de olsa tam bir müzik fabrikası ve ortaya çıkarttığı gruplar müzik dünyasına damga vurabilecek statüde. İşi, her yıla damgasını vuran grupları listelemek olan şahısların her yıl sonu nedense göz ardı ettiği veya fazla önemsemediği bir–iki grup olmuştur.

2004′te Britanya basını haricinde fazla hakkında yazılmayan ve göz ardı edilme kategorisine giren grup Kasabian oldu. Adını seri katil Charles Mason ‘un kaçış şoförü Linda Kasabian ‘dan alan grup 80′ler sonunda adada ön planda olan müziğin zamanımızdaki temsilcileri oldu. Grup, 88′deki Happy Mondays , 89′daki The Stone Roses ve 90′daki Primal Scream ‘in şu anki zamana uyarlanması. Ancak bu türe getirdikleri en evrimsel katkı, özel yeni tempolu funky-bas melodileri, uyuşukluk yaratan ölümcül dans tempoları ve ucundan politikaya dokunan düzensiz tahrik edici sözleri. Britanya’da müzik olarak devrim yapmaya soyunan, adanın en iyi grubu olmaya oynayan Kasabian , ilk çıktıklarında kendilerini diğer gruplardan farklı bir stil olarak lanse ettiler ve sonra da bunu haklı olarak başardılar. Sonuçta onlar nesli tükendi diye düşünülen ancak hep özlenen bir tarzı devam ettirmeye gelmişlerdi.

2002′de tekno müziğin gitar ile karışması sonucu doğan indie-dans döneminde, grup kendisini Leicester’da bir çiftliğe kapatıp müzik yapmaya başlamış. Akıllarındaki hedef çok sevdikleri Oasis, DJ Shadow, Blackalicious ve The Stone Roses’ın müziğini alıp bir kâsede karıştırıp kendi müziklerini yapmakmış. Tom Meighan (Vokal), Serge Pizzorno (Gitar / Klavye), Kris Edwards (Bas) ve Kris Karloff (Gitar) isimleri ile hitap edilen bu dört sıradan çocuktan oluşan Kasabian bir buçuk yıllık bir çalışma sonucu ilk demoları “ Processed Beats ” i çıkarttılar. Bu demo, onu takip edecek “ Club Foot ”, “ L.S.F ” (Lost Souls For Ever) parçaları gibi inanılmaz olumlu eleştiriler aldı ve grubun çıkacak olan yeni almününe karşı iştahları kabarttı. Bir anda duraklayan Britanya müzik camiası Leicester’dan gelen bu sese ciddi kulak vermeye başladı. Tom Meighan ve Serge Pizzorno’nun medya ile aralarının iyi olması da bu tanıtımda oldukça etkili oldu.

Grubun adıyla aynı olan albüm 2004′ün son kesiminde çıktı ve Britanya’da kısa bir süre içerisinde yılın en iyi albümleri arasında yer almasını bildi. Grup adeta kendi stillerini yarattı. Radyoda bir Kasabian parçasını dinlediğinizde tanımanız çok kolay çünkü bu zamanda 1990 “sound”una benzer frekansta çalma cesaretini gösterebilen başka bir grup yok piyasada. Bu da onları dans edilebilir bir rock grubu yapıyor. Kasabian ‘a ilk başlarda 3 tane başarılı parça çıkartmış bir grup olarak yaklaşabilirsiniz ancak albümü bir defa dinledikten sonra ne kadar sağlam ve planlanmış bir altyapı üzerine oluşturulduğunu hemen fark edersiniz. Bazı yerlerde yüzeysel kalan melodiler, karmaşık tempolarla ayaklarınızı yerden kesebilecek potansiyelde. Albüm boyunca yayılmış olan dans edilebilir melodilerin gitar ve synth sesleri ile bütünleşmesi dengeli rock / elektronik müziğin düzeysel karışımının ne kadar zevk verici olduğunu gösteriyor. Bir darbe bildirgesi havasında olan albümdeki sözler, çok derin olmamakla birlikte, “izin günlerinde olan teröristler”, “hayvanların peygamberi” cümleleri gibi yüzümüzde gülümseme oluşturabilecek kadar hoş nitelikteler. İlginç ama yeni çıkan grupların aksine Kasabian ‘da herhangi bir aşk parçası bulunmamaktadır.

Albümde yer alan “ Processed Beats ” ve “ LSF ” parçaları gevşek funky bateri melodileri ile ön plana çıkmakta. “Club Foot” ve “Cutt Off” resmen aynı kumaştan kesilmiş etkileyici parçalar. Grup “Reason is Treason” parçasında ise anormal şuur durumları ile flört ediyor ve belki bu parça albümün en zayıf halkası. Synth sesinin kuvvetli hissedildiği “ID” ve “Ovary Stripe” ise gözlerin kapatılabileceği karanlık ortamlara uygun atmosferik parçalar. Albümde yer alan diğer gizli cevher ise, oldukça yumuşak ve entrika kokan melodilere sahip “Running Battle” parçası.

Kasabian ‘ın diğer bir özelliği ise görsel başarıları. Özellikle single ve albüm kapaklarında farklı farklı renklerde sunulan yüzü peçeli şahsın gizemi, tasarıma ayrı bir değer katmakta. Bundan dolayı olsa gerek ki grubun tişörtleri çok yüksek adetlerde satılmakta.

Ülkemizde de ilk başta çıkıp hemen tükenen ve sonra tekrar çıkan bu albüm bence alınması gerekenler listenizin en başında yer almalı. Albüm sağlam ve melodik bir yapıya sahip ancak dâhiyane bir buluş değil. Tanıdığımız bildiğimiz 90′lı indie rock dans gruplarının zamanımıza kaliteli bir biçimde uyarlanması. The Stone Roses’ın “Second Coming”i böyle olmalıydı veya olabilirdi. Dinleyeni keyiflendirip, eğlendirebilecek bir albüm. Bazen tam istediğinizde bu olmuyor mu zaten?

Kasabian – “LSF” from Bucky Fukumoto on Vimeo.

Originally posted 2008-03-24 08:38:43. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16857634203

Better Tag Cloud