// Arşiv

Gitar

This tag is associated with 135 posts

Masha Vahdat ve Marja Vahdat Kardeşleri ile Müziksel Sohbet

mahsa-vahdat2 Vahdat kardeşler Dünya Müziği gündemine ilk defa Norveç’in en prestijli müzik şirketi KKV’nin toparladığı “Axis of Evil” adlı, İran, Irak, Filistin, Afganistan, Kuzey Kore, Suriye ve Küba’dan gelen ninnilerin bir araya getirildiği çalışmada karşımıza çıktı. Mahsa Vahdat ile güzel bir ahenk yakalayan müzik şirketi direktörü Erik Hillestad, bu birlikteliği irdeleyip sürdürmeye karar verdi. Bunun ilk meyvesi “Songs From The Persian Garden” adı altında gerçekleşti. Albüm, İtalyan Konsolosluğunun İran’daki yazlık binasında gizli bir konserin bin bir zorluklarla elde edilen kaydının üretimi. Gizli diyorum zira İran’da hala kadın solistlerin karma bir seyirci önünde performans gerçekleştirmeleri yasak. Albüm beklenenin üstünde olumlu eleştiriler ile kucaklandı ve bir anda kardeşler konser vermek üzere yurtdışına davet edildi. İranlı kadınların sesi gibi bir öncü misyona soyunan Vahdat kardeşler 2008 sonunda çıkan “I Am Eve” adlı çalışmalarıyla yine 11. yüz yıl şiirlerine uzanarak Dünya Müziği severleri memnun etmeyi başardı. Türkiye’de prömiyerinin Açık Radyo’da gerçekleştiği bu cesur kadın müzisyenleri İran’da yakaladık ve Tıkabasamüzik okurları için sanal olarak söyleştik… mahsa-marjan-vahdat-sisters

Müzik yapmaya başladığınızda uluslar arası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Kesinlikle hayır.

Müzisyen olacağınızı ne zaman anladınız, bunu ne zaman fark ettiniz?

Müzik eğitiminin içimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark ettiğimiz an ve Tahran’da ilk verdiğimiz gizli konserden sonra.

Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?

Türk geleneksel müziği ile rahatlıkla bir bağ kurabiliyoruz zira her iki ülkenin de müziği benzer kökten çıkıyor, Türk ve Pers müziğinin zenginliği aynı kaynaktan geliyor. Bizim için Türk kültürü ve müziği yüreğimizde tüm samimiyetimizle hissettiğimiz bir unsur. Özellikle Aynur Doğan ve Kardeş Türküleri çok beğeniyoruz.

İran’daki son durumu göz önüne alırsak sizce kadının toplumdaki varoluşunda iyileşme var mı?

Eğer varsa bile bu kesinlikle kadınların çabaları sayesinde. Rejimden İranlı kadınlara karşı en ufacık bir destek yok.

Gün geçtikçe kadın karşıtı kanunların ve utanç verici sosyal halk sınırlamalarının daha da kötüleşmesine rağmen aile içerisinde kadınlara ve onların haklarına karşı olumlu bir hava esiyor. Zira onlar var olan sorunların daha bir farkında. İran’da var olan tüm yasalar kadını ikinci sınıf bir insan olarak kabul etmesine rağmen kadın aktivistler bunun aksi için oldukça emek sarf ediyor. Bu tür hareketlere artık aile içinden erkekler, toplumun farklı geçmişinden gelen kadınlar, ki bunların arasında dini bütün aileler den gelenler de var, destek vermekte. Artık bir çok erkek dengeli bir toplumun var olabilmesi için kadın ve erkek arasında eşitlik olması gerektiğini algılamaya başladı.

Her hangi bir biçimde politik olarak kızgın mısınız? Yoksa her şeyin sadece sevgi ile çözümlenebileceğine mi inanıyorsunuz?

İran’da kadınlara karşı uygulanan utanç verici tavırdan dolayı elbette kızgınız. Mevcut olan birçok yasanın ne kadar haksız olduğunu gördükçe kızıyorsunuz ancak bu kızgınlık hiçbir zaman meselemizi savunmakta önümüze geçmedi aksine bizlere öne atılımlar yapabilmemiz için daha bir şevk, motivasyon kazandırdı. Evet, muhakkak karşılıklı sevgi ile bu durumda çözülebilir.

mahsa-marjan-avahayi-az_-baghe_-iran_ İlk resmi albümünüz “Songs from a Persian Garden”ın doğmasına neden olan, gizlilik içerisinde Tahran’daki İtalyan Konsolosluğunun yazlık bahçesinde verdiğiniz suare canlı konser hakkında ne tür anılarınızı bizimle paylaşmak istersiniz?

Öncelikle unutulması mümkün olmayan muhteşem bir anı oldu bu konser her ikimiz içinde. Hayatımızda ilk defa karma bir seyirci önünde her hangi bir kısıtlama olmadan müziğimizi icra edebilmek inanılmaz bir duyduydu. Varsayalım böyle benzer bir konseri halka açık bir yerde vermek isteseydik (ki bu mümkün değil zira biz kadın sanatçılarız) öncelikle birçok devlet kurumundan, kültür bakanlığından her konuda ve aşama hakkında izin almamız gerekirdi. Okunacak şiirden, müziğe, arka planda kullanılacak dekordan en ufacık ayrıntıya kadar resmi kurumlardan onay alınması gerekirdi. Bu haksız kısıtlamalardan dolayı İtalyan Konsolosluğundaki gizli konser için izin almadık ve başımızı örtmek mecburiyetinde kalmadan, istediğimiz ve beğendiğimiz sadece bizim seçtiğimiz şiirleri okuyup müziği çaldık. İtalyan Konsolosluğu tarafından korunan bu Pers bahçesinde öyle özgür, rahat ve en önemlisi güvendeydik ki bu ilham veren güzel bahçeyi doyasıya yaşadık. O gecenin bir diğer önemli anısı ise ninnilerimizi Norveçli ve İranlı müzisyenler desteği ile orada çalışanlara, sokaktan geçenlere, zira konser mekânı açıktı, dinletebilmiş olmaktı.

Kendinizi İranlı kadınların sesi olarak görüyor musunuz?

Evet, bence birçok İranlı kadının umudu, aşkı, hüznü ve özgürlük duygusu bizim gırtlağımızda.

İranlı bir kadın sanatçı olmanın zorlukları tam olarak nedir?

Çok zor özellikle ülkeniz içerisinde sizi dinlemek isteyen milyonlarca kulağın olmasına rağmen yasaklanmanız. Kadın sanatçıları engelleyen güç aslında doğa ile kavga içerisinde. Güzellik bir Tanrı vergisi ve bunu yasaklamak gerçek ile kavga etmektir. Ancak inanıyoruz ki kadınlara karşı uygulanan bu utanç verici kanunlar sonsuz olmayacak ve bir gün herkes istediği gibi sanatını icra edebilecek. Şunun da hemen altını çizmekte yarar var koşullar ne olursa olsun bir sanatçı olmak çok güzel bir duygu. Bu sadece bir iş değil, bu yaşadığınız ve var olmanızı sağlayan bir kavram ve inanın hiçbir güç veya kimse bunu sizden koparamaz. Bir sanatçının şarkı söylemesini yasaklamak, bir insanın doğal olarak içinden gelen ağlamasını veya gülmesini yasaklamak gibi. Eğer bir daha hayata gelirsem şu an bulunduğum koşuldan daha kötü bir ortamda dahi yine sanatçı olmak isterdim. Ne kadar üzücü ki günümüz İran’da ne radyoda ne de televizyonda bir kadın sesi duyamıyorsunuz. Bu devrimden sonraki İran toplumunda var olan dengesizliklerden sadece biri.

Kadın sanatçıların hiçbir şekilde konser vermesi mümkün değil mi?

Karma bir seyirci önünde solo bir konser vermek hala yasak ancak bunu sadece kadın matinelerinde yapabiliyorsunuz. Kadın sanatçılar karma bir seyirci önüne çıkabiliyor ama böyle durumlarda solist her zaman bir erkek olması lazım ve kadının arka planda bulunması gerekiyor. Fakat tüm bunların olabilmesi için yine inanılmaz bürokratik işlemler, izinler gerekiyor.

Ne zaman sınırları aşıp uluslar arası bir sanatçı olduğunuzu fark ettiniz?

İran dışında konser vermek üzere prodüktörler tarafından davet edildiğimizde. İran dışındaki müzikseverlerden gelen olumlu eleştiriler bize inanılmaz güven verdi ve böylece birçok farklı milliyetten sanatçı ile çalışma imkanı yakaladık. İlk deneyimimiz Yeni Delhi’de Hintli sanatçılar ile verdiğimiz konserler oldu. Daha sonra “Lullabies from the axis of Evil” projesinde yer aldık ve bunu Norveçli sanatçılar ile yaptığımız ”Songs from a Persian garden” albümü ve çok değer verdiğimiz müzik birliktelikleri takip etti.

mahsa-marjan-vahdat Müziğiniz her zaman çok renkli, özellikle şiirsel ve mitolojik oldu. Her yeni albümünüzde bir kavram içerisinde kalmak için emek veriyor musunuz?

Çok teşekkürler. Kendimizi yeni bir biçimde ifade etmek için temel kavram içerisinden pek dışarı çıkmıyoruz. Yaptığımız müzik ve proje ile yaşıyoruz ve ilhamımızı geleneksel ve bölgesel müziklerden alıyoruz. Tüm bunları kendi müzik ifademiz ile gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Her zaman enstrümantel olarak yeni açılımlar ve Pers müziği repertuarımızı yeni bir çehre ile ifade etmeyi hedefliyoruz.

Yeni albümünüz “I am Eve” hakkında biraz bilgi alabilir miyiz? Örneğin ne tür koşullarda kaydedildi?

“I am Eve”, müziğimizde denediğimiz yeni açılımlarla hepimiz için bir müziksel bir serüven oldu. Albüm Mahsa’nın eşi Atabak Elyasi ile birlikte dört yıllık bir çalışmanın sonucu.

Müziği kendi dilimiz ile nasıl dramatikleştirebileceğimizi denemek istedik ve ilhamımızı her zaman olduğu gibi geleneksel ve bölgesel müziklerden aldık. Tüm vokalleri ev stüdyomuzda, tüm enstrümantel kısımları ise Tahran’da eski bir stüdyoda kaydettik. Albümün son aranjmanları ve mikslenmesi Oslo ve Stockholm’de gerçekleşti. Bu projeye başladığımızda hiç yayınlanabileceği aklımıza gelmedi, zira ilk çıkış noktamız kendi edebiyatımızı müziğimiz ile birlikte korumaktı. Önceliğimiz bu eşsiz eserleri korumak oldu, o zaman bir albüm basılacak aklımızda yoktu ama bu çalışmamızı hiç engellemedi. Norveçli müzik şirketi KKV bu çalışmalarımızı bir albüme basacağını söylediğinde çok sevindik. KKV’nin müzik zevkini çok takdir ediyoruz, onlar kesinlikle dünyada neler olup bittiğinin farkında olan bir kurum.

Bildiğim kadarıyla Rumi’ye karşı ayrı bir özel ilginiz var?

Nasıl olmasın, onun şiirlerinin yüce bir tutku ile beslendiğine inanıyoruz. Biz onun şiirleri ile büyüdük, ayı zamanda elbette Hafez ve diğer klasik şairleri de okuduk. Onların şiirleri zerre kadar ayrımcılık olmadan tüm insanlık için hayatın özgürlüğü, aşk ve saygı ile dolu. Şiirlerindeki kavram yüz yıllar boyunca var olan tüm riyakarlık ve haksızlığa dayanmış ve dayanabilecek nitelikte.

14082007185009_jpg_9903d

Picture 1 of 9

“Axis of evil” projesinde uluslar arası kadın sanatçılar ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

Bahsettiğimiz gibi bu proje bize birçok kapı ve güzel olasılıklar açtı. Diğer ülkelerden gelen kadın sanatçılarla birlikte ninni söyleyebilme imkânı ve müziğin arkasındaki barış mesajını müzikseverlere iletebilmek bizi çok mutlu etti. KKV ve Erik Hillestad ve Knut Riersrud gibi Norveçli eşsiz sanatçılar ile çalışmak ayrıcalıklıydı. Tüm dünyadaki annelerin toplu sesi olup, ülkeler düşman olsa bile topluluklar dost olabilir barış mesajını vermek çok yüce bir görevdi. En saf ve doğal müziksel ifade olan Ninnilerin yer aldığı bu albüm ile birlikte insanı mirasa sahip çıktık.

“I am Eve” yürek söken dönemi ele alıyor. Bu albümle birlikte müzikseverlere ulaştırmak istediğiniz mesaj nedir?

Bir kadının sesini kafeste tutmanın imkânsız olduğunu göstermek istiyoruz. Bundan dolayı yapılan baskılar ve kısıtlamalar saçma. Albümün kapağında da bir mesajımız var, buradaki heykel yüz yıllardan beri ayakta duran bir kadın figürü hala güzel ve hala sağlam. Geçen yüzyıllar boyunca kadınlığın sembolü olan bu heykel aynı zamanda kadın sesinin sonsuz ve her zaman duyulacağının bir göstergesi.

Müziğinizi bir tarz altında sınıflandırıyor musunuz?

Kendimizi sınıflandırmayı istemiyoruz açıkçası. Bu işi eleştirmenlere bırakmakta yarar var ancak internette bir sitede bir kritiğin bizim müziğimize “neo-geleneksel” tanımını yaptığını okudum, bu tanım bize sıcak geldi.

Ticari ve promosyonel bir araç olarak internet hakkında ne düşünüyorsun özellikle Dünya Müziği sanatçısı bakımında?

İnsanların müziğimize ulaşmalarının kolaylığı bakımından özellikle çok güzel internet. Dükkanda bulamayacakları albümlerimize internet sayesinde ulaşabiliyorlar ve böylece daha geniş bir seyirci kitlesine ulaşabiliyoruz.

Son olarak Türkiye’ye gelip bir konser planınız var mı hiç ufukta?

Hazırda bir şey olmasa bile, elbette Türkiye’ye gelip konser vermek çok isteriz. İstanbul özellikle inanılmaz bir şehir ve çok güzel. Müziğimizi olabilecek kadar duyurmak isteriz.

Chonani Dar Nazar Nazaar-e-Gaaran from Tasawwuf on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Julian Gaskell and his Ragged Trousered Philanthropits

julian-gaskell-and-his-ragged-trousered-philanthropits Akılcı, teatral, matrak ve insancıl. Bol akordeon, arka planda fışkıran ritimler, haykıran nakaratlar, biraz klezmer, biraz banço ve biraz cümbüş Hepsi uzun uzadıya giden Julian Gaskell and his Ragged Trousered Philanthropits adlı ekibin kısa bir tanımı.

julian-gaskell-and-his-ragged-trousered-philanthropits2 Bir işyerinde kapitalizmin nasıl işlediğini anlatan ‘The Ragged Trousered Philanthropists’ (RTP) adlı eserden adını alan ekip tahmin edeceğiniz üzere emekçilik, sosyalizm ve devrimsel temalara çok yakın. Kapitalizmin karanlık çıkmaz sokağını gören Julian Gaskell her şeyin çok geç olmadığını ve tünelin sonunda hala bir ışık bulabileceğimizi savunuyor. Bunu da sayfalarca kelam kalabalığı yapacağına en ulaşılabilir yol olan müzik ile yapıyor.

Dört kişiden oluşan ekip, Britanya’nın pek bilinmeyen bir köşesi olan Cornwall’dan çıkıp gelen bir garaj, punk ve folk grubu. Britanya’nın, Polonya’nın ve Çek Cumhuriyeti’nin aklınıza gelebilecek en karanlık barlarında müzik yapmaya başlayan JGAHRTP 2006’dan beri müzik camiasında fiilen var. Müzikleri zamanla sakin ince folklorik bir yapıdan dinleyeni havaya kaldıracak bir enerji patlamasına dönüştü. Doğu Avrupa Çingene Bohemya’sının İspanyol ve Latin ezgileri ile bir araya geldiği müzik ekibin en önemli markası. Grubun kendine özgü aykırı ve sivri duruşu ise önceden duyulmamış bir paralelliğe sokuyor dinleyeni.

julian-gaskell-3 Ekibin müziğinde biraz Gogol Bordello ve biraz Devotchka  ayak izlerine tanık olmak mümkün. Mutlak ritim tutturan, şiirsel sosyalizm atmosferi ile savrulan müzik ,isçi haklarını ve savaşını hala canlı tutma çabasında.

Doğu Avrupa’nın derin tematik folk müziğinden etkilenen ekip yuppiler, barlar, romantik romanlar gibi aşina olmadığımız konuları içeren kavranamaz bir dilde (tahminen Doğu Avrupa menşeli) eğlence ve baskınlık arasında uyumlu bir denge sağlıyor. Tek kelime ile Bourbon’a bandırılmış taşlamalı esprili Çingene punk müzik kulvarında süzülen JGAHRTP’nin 2009 tarihli “Here The Brute Harpies Make Their Nests” adlı çalışması ile birlikte toplam 2 albümü var. Yeni çalışmasında ekip adeta kendi taraflarına doğru gelen her melodiyi sünger gibi emip çaldıkların ön dört farklı enstrüman ile kişisel süzgecinden geçirip  bireysel yorumunu üretiyor.

julian-gaskell Bu ufak dörtlünün nesi sevilmez ki? Coşturucu, kusursuz sözler, kalıbına sığmayan melodiler, dinleyene aktarılan elektrik, inanç ve direniş hepsi bir arada, aman dikkat normalde bu unsurların ikisini bile bir araya getirmek günümüz müzik camiasında bir şaheser olarak lanse edilmekte….

Julian Gaskell – Yuppie Flats from RouteNote on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Ali ve Toumani

ali-toumani-christina-jaspars-pic-2 Toumani Diabaté ve Ali Farka Touré’nin 2005′de birlikte kaydettikleri Grammy ödülü ile süslenen müzik birliktelikleri “In The akıcı Heart Of The Moon” tahmin edebileceğiniz kadar kusursuz bir çalışmaydı. Ancak ikilinin son üretimi dinledikçe ilkinden çok daha iyi sıfatını fazlasıyla hak etmekte. Peki, bu nasıl olabilir? Belki “çok daha iyi” tanımı biraz sade ve basit kaçan kelimeler topluluğu. Toumani’nin dediğine bakarsak bu yeni albüm “Ali & Toumani” daha kuvvetli ve olgun. O halde şöyle diyelim, Mali’nin gelmiş geçmiş en iyi iki virtüözü tarafından bizlerle paylaşılan bu yeni çalışma yapısal olarak çok daha derin, dinleyene uzanan ve olgun. Bu albümün kusursuzluğu “In the Heart Of The Moon” çalışmasının kaydedildi Nijer Nehri’nin kenarında yer alan Bamako’daki Mande Otel’nin büyüsünü alt edecek nitelikte. “Ali & Toumani” 2005′de kuzey Londra’da yer alan bir stüdyoda üç öğleden sonra gerçekleştirilen kayıtlar ile hayat buldu. Bu üretim hiç şüphesiz iki virtüözün özel bir mekâna ihtiyaçları olmadan, sadece  inanış veya öğretileri kaynaştırmaya çalışan felsefeyle ortak ilham çatısı altında mucize yaratabileceklerinin güzel bir kanıtı. Çok üzücü elbette zira bu Ali farka Touré’nin kansere karşı olan savaşı kaybetmeden önceki en son kaydı oldu. Peki, tam olarak “Ali & Toumani” adlı bu yeni çalışması bir öncekinden daha derin ve olgun yapan unsur ne? Belki her iki adamın bir araya gelmesiyle doğan engin ve derin düzenli üslubu olmayan müzik fantezisinin basitliği. Ali Farka Touré’nin düşünmeden vurduğu gitar tınıları, Toumani’nin cesur ancak bir o kadar rahat kora arpejleri ile beslenen müzik. Belki olması gereken de sadece bu…

alifarkatourtoumanidiabat “In The heart Of The Moon” ile ağzımıza bal çalan ve daha sonra devamı gelmeyecek şekilde bizleri hayali hüsrana uğratan ikiliden çıkan bu yeni oluşum aslında bir beklentinin cevabı. Bitmesin diye dua edilen bir müziğin uzantısı. Açılışı yapan ‘Ruby’ adlı parça Ali’nin nabız tutan gitarları üzerine serilen kora ritimleri ile daha iyisi olamazdı dedirten bir sakin şölen niteliğinde. Daha huzurlu bir ortamı yansıtan ‘Sabu yerkoy’ ise bu albüm raflarda yerini almadan kısa bir süre önce hayata gözlerini yuman Kübalı basçı Cachaito Lopez’in ahenkli bas ritimleri, Ali’nin sade vokalleri ve elbette Toumani’nin telleri konuşturduğu bir bileşen.’Warbe’, ‘Samba Geladio’ ve ‘Machengoidi’ ise çölün derinliklerinden kopup gelen birer çöl blues harmanlaması. Albümün her aşaması bir farklı güzellik içermesi ile dinleyeni kavrarken aynı zamanda bir ayrılığında habercisi zira bu ikili artık bir daha olmayacak. Diğer dikkat çeken ritimler silsilesi ‘Be Mankan’, ‘Doudou’ ve ninni temaları taşıyan ‘Lullaby’. Tüm bu güzelliklere nokta koyan ise ‘Kala Djula’, burada kapanışı Ali Farka Touré kendi sesi ile adeta işte oldu, mükemmel bir kapanış ve daha ötesi olamaz dercesine  ‘Eh, voila’ diyerek yapıyor. ali-farka-toure-toumani-diabate

TOUMANI DIABATE in series Live At Other Music from Dig For Fire on Vimeo.

Paylaş ve Keyfine Bak:
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • Twitter
  • email

Arşiv

Slideshow

Get the Flash Player to see the slideshow.

Zekeriya S. Şen Foto

    http://zekeriyassen.tumblr.com/post/879736728http://zekeriyassen.tumblr.com/post/875433366http://zekeriyassen.tumblr.com/post/861167031http://zekeriyassen.tumblr.com/post/844720913

Better Tag Cloud