1986 yılında kendi kendini yöneten bir orkestra felsefesi üzerine temelleri atılan “The Orchestra of the Age of Enlightenment” (Aydınlanma Çağı’nın Orkestrası-kısaca OAE) adlı ekip, her zaman kendi kontrolü içerisinde olacak bir sanatsal kavram yarattı. Bu orkestrada kalıcı bir şef yok, orkestra müzik repertuarına göre ve kendilerine uyacağını hissettiği şefleri müziksel işbirliğine davet ediyor. Bu birlikteliğin devamı geliyor veya gelmiyor ancak her zaman davet eden OAE sanatçıları oluyor. Yirmi beş yıllık geçmişine bakınca orkestranın tayin ettiği “Onursal Konuk Şefler” olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında ön plana çıkanlar Sir Simon rattle ve Ivan Fischer.
Dünyanın önde gelen tüm müzik devlerine ellinin üzerinde kayıt yapmış olan OAE’nin Henry Purcell’den, Verdi’ye kadar oldukça kapsamlı yelpazesi var. Ağırlıkta 18. yüzyıl müzikleri ekseninde bir repertuara sahip olan OAE en önemli ayrıcalığı dönem enstrümanları kullanarak yaratıyor. Sir Charles Mackerras, Andreas Scholl, Emanuel Ax, Gustav Leonhardt, David Daniels ve René Jacobs gibi çok değerli sanatçılarla çalışan ekip 21. yüzyılda klasik müzik severleri kullandıkları dönem enstrümanları ile söz konusu çağa götürüyor. Müzik dünyasının nefesini tutarak izlediği bu dinamik, yaratıcı ve öncü orkestrayı Londra’da yakaladık ve sizler için söyleştik.
Türkiye’ye bir defa geldiniz ve Türk seyircisi sizleri kısa da olsa tanıma imkanı yakaladı. Yinede biraz “The Orchestra of the Age of Enlightenment” (OAE)’nin oluşumundan bahseder misiniz?
Memnuniyetle! OAE 1986 yılında kuruldu. O zamanlarda dönem enstrümanı kullanan birkaç Orkestra vardı ancak hepsinin bir orkestra şefi vardı. Davet ettikleri orkestra şefi ile istedikleri zaman çalmak isteyen birkaç çalgıcı bir araya gelip kendi orkestrasını kurdu. Böylece farklı farklı şefler kurulan orkestrayı yönetmek için davet edildi bunların arasında bazıları dönem enstrümanlarından oluşan bir orkestrayı yönetmemişti bile.
Neden “The Orchestra of the Age of Enlightenment” (OAE)?
Repertuarımızın çekirdeğini oluşturan müziğin dönemine (aşağı yukarı 18. yüzyılın ortasından 19. yüzyılın ortasına kadarki süre) gönderme yapan bir isim. Aynı zamanda araştırma, yenilikçilik ve keşifçiliğin var olduğu “aydınlanma” dönemine referans yapıyoruz zira bu bizim için çok önemli.
Ne tür müzikler sizlere ilham kaynağı oldu ve OAE’nin oluşumunda önemli rol oynadı?
İlk başlangıçta erken dönem müzikleri üzerine yoğunlaşmıştık ancak yıllar geçtikçe OAE’nin repertuarımızı Dvorak, Rossini, Wagner ve Tchaikovsky gibi eşsiz sanatçıların bestelerini dahil ederek genişlettik. Hatta özellikle OAE için bestelenmiş olan özgün besteleri bile çaldık. Az öncede bahsettiğimiz üzere, OAE her hangi bir şefin kontrolünde olmayan, sadece orkestranın davet etmek istediği şeflerle çalacak, özellikle özgür bir orkestra oluşturmak arzusu ile kuruldu.
OAE’nin otantik dönem enstrümanları çaldığını biliyorum, bunları bizlere örneklemeniz mümkün mü?
OAE çaldığı dönem müziğine uygun olan enstrümanları kullanmakta. Örnekler dönemlere göre değişebilir ancak bunların arasında kedi barsağından yapılmış tellere sahip viyolin ve supabı olmayan nefesliler en dikkat çekenleri.
Teknolojinin büyüme hızını göz önüne alırsak, dönem enstrümanları kullananın avantajı nedir? Daha mı iyiler?
Dönem enstrümanları çok daha otantik ve farklı bir sese sahip. Modern bir orkestraya kıyasla genelde ses sentezi çok daha az “cilalanmış/parlatılmış” durumda, ancak bu kesinlikle daha heyecan verici bir performans yaratıyor. Dönem enstrümanları çalmanın çok fazla teknik zorlukları var fakat bu kadar emeğe değdiğini biliyoruz!
OAE’de kullanılan en heyecan verici enstrüman hangisi?
Hepsi çok heyecan verici! Fakat büyük olasılıkla kullandığımız en olağandışı enstrüman Theorbo (erken dönemlere ait, uda benzer çifte saplı çalgı aleti) veya Ophicleide (bas tubaya benzeyen nefesli bir erken dönem çalgı aleti), ne yazık ki her ikisi de İstanbul konserinde olmayacak. İstanbul konserinde kullanılacak her enstrüman günümüz seyircisine yabancı olmayacak ancak yakına gelip detaylı bakıldığında modern enstrümanlara kıyasla farklılıklar hemen görülecektir.
The Orchestra of the Age of Enlightenment
Çaldığınız besteler özgün halleri ile mi icra ediliyor yoksa yeniden aranje ediliyor mu?
Genelde yazıldıkları halleri ile ircaa ediliyorlar ancak bazen bizimle çalışan şefin yorumuna göre değişiklikler olabiliyor.
OAE yer alan her müzisyen aynı zamanda birincil şef olabiliyor, bu çok ender rastlanan bir özellik. Lütfen bunun performanslarınıza nasıl yansıdığını açıklar mısınız?
Aslında bu tam doğru bir tanımlama değil. Orkestranın genellikle sabit bir şefi yok ve ağırlıkta performans esnasında yönetim orkestra liderinde oluyor. OAE’nin özelliklerinden biri müzik yapılırken ki doğal işbirliği ve bu hiç şüphesiz şefi olmayan bir orkestra için çok önemli bir faktör. Her ne kadar bir şefimiz olmasa bile üç “müvekkil sanatçı” ile düzenli olarak çalışıyoruz. Bunlar Iván Fischer, Vladimir Jurowski ve Sir Simon Rattle.
Daha ilk başlarken OAE’nin 25 yıl devam edeceğini hiç düşündünüz mü?
Muhtemelen hayır! Ancak OAE ile ilgili en olağanüstü geç geçen yıllar içerisinde olgunlaşıp gelişmesi – 25 yıl önce yepyeni bir orkestra idi ve şimdi dünyadaki en üst orkestralardan biri olarak kabul ediliyor. Daha çok uzun yıllar ortalıkta olmayı umuyoruz!
Orkestranın kuruluşundan bu yana OAE’nin gelişimindeki en büyük değişiklik ne oldu?
Zannedersem uluslar arası önemli bir Orkestraya dönüşmüş olmamız ve günümüzde dönem müziklerinin çok popüler olduğu gerçeği. Son 25 yıldan beri elimizden geldiği kadar yenilikçi olmaya çalıştık, her zaman yeni repertuarlar ve bunları icra etme yöntemleri araştırdık. Örnek vermek gerekirse Henry Purcell’in “Dido ve Aeneas” operasını kuklalarla sahneledik!
Teknolojinin büyüme hızını göz önüne alırsak, bu uç ilerlemenin toplumun yaratıcılığını engellediğini mi yoksa geliştirdiğini mi düşünüyorsunuz?
Teknoloji bizlere çok fazla olanak sağlıyor. Canlı performanslarımız OAE’ye özel olmakla birlikte bu konserlerimiz ancak teknoloji sayesinde dünyanın bir ucundaki hayranlarımıza radyo, televizyon, CD veya internet sayesinde ulaşabiliyor. Aynı zamanda teknoloji bizlere internet aracılığıyla yeni dinleyici bulmamıza ve onlara video, download vb gibi şeyleri sunabilmemize yardımcı oluyor.
İstanbul konserinizde Türk müzikseverler için neler çalmıştınız?
İstanbul’da gerçek anlamda OAE’nin yaptığı müziğe tanık oldular – Mozart, Haydn ve Gluck. Dünyanın ileri gelen sopranolarından Lisa Milne ve genç ancak bir o kadar da coşkun şef Robin Ticciati’nin bizlere İstanbul konserinde katıldı. Bu Robin Ticciati ile ikinci çalışmamız olmuştu ve bu müzik birlikteliği birkaç konser daha sürdü. Bu eşsiz deneyimden keyif alındığına inanıyoruz.
OAE hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak isterseniz www.oae.co.uk sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Çift-bas (Doublebass) çoğumuzun pek aşina olmadığı bir enstrüman. Özellikle ilk duyulduğunda klasiklik kokan bir çalgı, ancak Mich Gerber bu enstrümanın tellerini gitmedikleri esnekliklere uzandıran, bir solo enstrümanı olarak yeni müzik parantezlerine ulaştıran bir sanatçı. Yapmış olduğu müzik, caz kategorisinde değerlendiriliyor olsa bile aslında cazın oldukça uzağında. Cazın üvey evladı gibi, çok farklı ancak ucundan elini tutan bir tarz olarak değerlendirilebilir. Mich Gerber’in yarattığı müzik bir “füzyon”, caz, klasik müzik ve teknolojinin özel el hüneri ile birlikte karıştırılıp zevkimize sunulduğu bir sıcak müzik çorbası sanki. Çıkış noktası ve öğrenimi klasik müzik olsa da, bir döneminde klasik caz dâhil birçok müzik türevlerinin ilk dönemlerinde gezinse de, son zamanlarda yaptığı çalışmalarıyla sanatçı tamamen kendine özel bir tarz oluşturmuştur.
Annesi bir organist, babası ise bir kemancı olan Mich Gerber zaten gözlerini müzikli bir ortama açmış. Double-bas ile ilk buluşması ise Bern’deki Müzik Konservatuarı’nda olmuş. Sonra Bern Senfoni Orkestrası ile double-bas çalmaya başlayan sanatçı zamanla farklı müzik tatlarına açlık duymaya başlamış. Bir dönem serbest olarak değişik oluşumlarda çaldıktan sonra istediği farklılığa ulaşabilmek için kendi başına yola devam etmesi gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucu olarak birbirini takip eden birkaç yıl Avrupa, Afrika ve Amerika’da seyahat etmiş. Bu seyahatleri boyunca gelen ilhamlarla double-bas’ini farklı yorumlama yöntemlerini geliştirmiş. Sonuçta amacı hep kendine özgün müzik kulvarını yaratmak olmuş. Sonra canlı sampling yöntemini keşfedince solo kariyerine resmen başlamış.
Uzun emeğinin ve azminin ödülü olarak ilk albümü “Mystery Bay” piyasaya çıkmış. Albümün almış olduğu sessiz olumlu eleştirilerden sonra kendini nasıl daha fazla geliştirebileceğini araştırmış ve tam bu noktada davulcu Gert Stäuble ile tanışmış. Stäuble’nin katkısı ile Gerber’in kendine has müziği davul ile tanışmış ve bir üst kademeye ulaşmış. Sonra ekibe dahil olan DJ Dustbowl ile Montreux Caz festivali başta olmak üzere birçok konser vermişler. Bu arada müzik sessiz sessiz gelişmeye devam etmiş.
Gelişme süresince Gerber müziğinde insan vokalinin eksikliğini hissetmiş olmalı ki bir sonraki albümü “Amor Fati”de İngiliz sanatçı Imogen Heap ile çalışıp birkaç parçasını seslendirmesini istemiş. Sonuç mükemmel bir uyum!
Kendine özgü sampling tekniği ile Mich Gerber soyut melodik parçacıkları konser sırasında programlayıp, klasik müzik unsurları ve çağdaş elektronik melodileriyle aynı elekten geçiriyor. Yakaladığı büyüleyici tekrarlayan melodi kuşakları ile inanılmaz bir performans canlılığını avuçlayan Gerber, resmen ufak bir oda orkestrasında kendi kendine eşlik ediyor.
Zamanla pikaplar bu muhteşem performansların vazgeçilmez üyesi oldular ve yarattıkları cızırtılar ile Gerber’in müziğine çeşnilik katıp uçsuz bir duygu yoğunluğu oluşturdular. Mich Gerber ise tüm bu müziğin ağırlığı altında kontrbasıyla büyüleyici bir şekilde dans ediyor.
Tüm çalışmalarında görüleceği gibi basamak basamak Mich Gerber’in müziği bir oluşuma girip kendisine bir kişilik kazanmış.
Canlı sampling sonucu çıkan tekrar model ses ve oryantalliğe olan ilgisinden dolayı Mich Gerber Doğu’da daha fazla konserler vermeye başlamış. Zaten bunun sonucu olarak da İstanbul’a sık sık uğramış (2 defa Babylon / 1 defa Aksanat). Bu ziyaretlerinden bir seferinde tanıştığı Arkın Allen (Mercan Dede) ile inanılmaz bir paralellik yakalayıp sihirli bir müzik bahçesine girmişler. Bunun meyvesi olarakta Montreux Caz ve Fransa’daki “Jazz à Vienne” gibi festivallerde inanılmaz performans sergilemişler.
Bu işbirliğine şahsen 27 Eylül 2002 akşamı Babylon’da vermiş olduğu konserde şahit oldum. Babylon normalden daha az kalabalıktı ve aslında bu sakinlik hem ortam hem de müzik için biçilmiş kaftandı. Mich Gerber ve Mercan Dede sahnede buluşması beni ve o gece orada olan tüm müzikseverleri başka bir boyuta götürdü. Mich Gerber boyutu olarak isimlendirebileceğimiz bu yer müzik ruhunuzu bedeninizde ayırıyor.
Gert Stäuble (prodüktör) ve Oli Kuster (Klavye ve elektronik) oluşumu ile üzerinde çalıştığı yeni albümü “Tales of the Wind” 2004 Eylül ayında zevkimize sunuldu. Bu defa yeni albümde Mich Gerber’e eşlik eden sanatçıların sayısı biraz daha artmış. Örneğin gitarda Luk Zimmermann, iki parçada vokallerde çok uzun zamandan beri sesinden büyülendiği Jaël, udda Mısır’lı Ahmad El Sawy ve Bansuri’de Hintli Sujay Bobade müzik rüzgârları ile albümü süslemişler. Bu albümde Mich Gerber sisli, mistik bir ortamda bize Doğu’dan gelen ezgi rüzgârlarıyla süslenmiş, rock ile dövülmüş, klasik müzik ile yumuşatılmış ve teknoloji ile kıvamına getirilmiş bir müzikal sergilemekte. Albüm dinlendikçe oturacak ve içimizde bir yerlerde kalacak düzeyde çok başarılı.
Sanatçının en son üretimi olan “Wanderer” ise 2008′in sonlarında raflarda yerini aldı. Sanatçının bir sonraki evresini yansıtan bu 12 parçadan oluşan organik yapı yine klasik ezgileri ihtiva etmesinin yanı sıra bir sonraki adımında habercisi.
Wanderer – 2008 01. Eros 02. Exodus 03. Zervreila 04. By your side 05. Valse 06. Force of the universe 07. Adagio 08. Choral 09. Simple note 10. Anima 11. Finn 12. Calm
Tales of the Wind -2004 01. Shamal 02. You remain 04. Asaia 05. Stop Crying 06. Haboob 07. Levanto
Endless String – 2003 01. Unda 02. Zumurud 03. Sirens call 04. Lament 05. Embers of love 06. Eventide 07. There’s more to life than this 08. Mare 09. Arpeggio 10. Luv 11. Delta
Amor Fati – 2000 01. Embers of Love 02. Paradiso Perduto 03. Mare 04. Hymn 05. Sirens call 06. Encore 07. Luv 08. The Dream of Avabi 09. Well now 10. Delta
Mystery Bay – 1997 01. Unda 02. Zumurud 03. Lament 04. Issa 05. Bengeria 06. Eventide 07. Djin 08. Qishm 09. Arpeggio 10. Marinda 11. Dimi 12. Fathom
Dünya Müziği yazıyoruz, savunuyoruz ve algılamaya çalışıyoruz. Bazılarımız seviyor, bazılarımız tanımlar içine girmekten rahatsız oluyor, bazılarımız ise her zaman olduğu gibi çekimser kalıp dışarıda suya ve sabuna dokunmuyor. Oysa Dünya Müziği de her tar gibi bir tanım zira bazı şeyleri daha rahat ifade etmek için bu tanımlara ve evet “kalıplara” ihtiyaç var.
Bakarsak müzik çatısı altında o kadar çok alt çatı var ki bunların hepsini ne hafızamız alır ne de zikretmeye gerek var. Ama bir tanıma ihtiyaç mutlak ki ancak öyle karşı taraftakinin neden bahsettiğini algılayabiliriz.
Böyle bir sorgulamalar zinciri döneminde bir soru yansıdı aklıma. İlk kitleye hitap eden Dünya Müziği sanatçısı kim? Bu sorunun cevabı yakın tarihte değildi, Dünya Müziği tanımsal olarak “oradaki müzik”, bulunduğumuz bölgeden uzakta var olan müzik. Oysa dışarıdan bizlerin bulunduğu bölgeye bakarken burada ki müzik de onlara “oradaki müzik”. Tam bir çaprazlama ve açıkçası Dünya Müziği müzik kelimesinin altında yer alan ilk açılım kanımca. Tüm bunları göz önüne aldığımda tekrar soruma dönüp derin bir kurcalama evresine girdim. Bu düşünsel seyahatte girdiğim her yol ise beni tek bir isme çıkarttı. Hepimizin bildiği (hala bilmeyenlerde varsa da belki bu yazısı sayesinde içlerinde bir merak uyanabilir) bir isim. Johann Ambrosius ve karısı Elisabeth’in 21 Mart 1685’de doğan oğulları Johann Sebastian Bach söz konusu müzisyen.
Kanımca Bach, yeryüzünün gördüğü ilk Dünya Müziği sanatçısı. Her ne kadar alt tanım olarak yaptığı müziği Klasik Batı Müziği olarak ifade etsek bile geniş bir perspektiften bakıldığında Bach bir Dünya Müziği sanatçısı. Şöyle bakalım isterseniz duruma. Sanki her şey onunla başladı, zirai ondan önce müzik dediğimiz kavram böylesine bir geniş kitleye ulaşmadı. O, klasik müziğin temel taşı ve ondan sonra gelen her müziğin başlangıcı oldu. İlk defa farklı bir kültürden gelen bir sanatçı başka kültür ve dinden gelen dinleyiciler tarafından beğenilir, algılanır ve hatta sahip çıkılır oldu. Böyle bir ulaşılabilirlik zaten dünya müziğinin ana tanımı değil mi? Dinler, diller, kültürler ve gelenekleri unutturan, herkesçe kucaklanan müzik. Bach bunu gerçekleştiren ilk müzisyen oldu ve herkes onun müziğinden nasıl etkilendiğini anlatmak için birbiri ile yarışır oldu. Herkese ulaşan bir sanatçı…
JS Bach
Uzaya giden ilk mekikler de onun müziği yer aldı, zira o insanlığı, dünyayı, her ayrımı bir yana bırakıp temsil eden en saf müziğin yaratıcısıydı. Bir dünya müziği sanatçısı demeyip ne demek lazım?
Onun müziği yaptıklarını, katkılarını, gösterdiği vizyonu kelama almak ise benim harcım değil zira ne yazarsam yazayım eksikliğe mahkûm olacağım aşikâr. Ancak Bach’ı bir Batı Klasik müzisyeninden, Thomas Kilisesi’nde ki yaşlı kantoru veya yetenekli b,ir orgcu olarak görülen resmin artık derinliklerine bakmak lazım. On bir dünya müziği sanatçısı ve kanımca bu tanımı hakkıyla tek başına sahiplenen bir sanatçı. Ne demişler her şey bir yana Bach bir yana…