Ayrıcalıklı olma hırsı ile her sanatçının farklı birşeyler yaratma çabası genellikle fiyasko ile sonuçlanır. Müzikteki gereksiz teknolojik yüklemeler, herşeyden bir şey yaratma azmi günün sonunda sarfedilen emeği kısa ömürlü yapar. Dinleyiciler artık sabit, kolay ulaşılabilir, samimi ve aynı zamanda farklı melodiler sunabilen oluşumlar aramaktadır. Asıl amaç, stüdyoların sunduğu sonsuz imkânlardan gerektiği kadar alıp, kendi öz sanatını yapabilmek. Evet, üretilen eserler belki fazla bir ticari kazanç sağlamayabilir, ancak kaliteli yapıldığı takdirde farklı bir dinleyici hatta kült takipçiler yaratabilir. 1996 yılında ilk defa karşımıza Whiskey albümü ile çıkan Jay Jay Johanson ‘da (asıl adı Jäje Johanson) ilk günden beri hep bunu yapmayı hedefledi ve bu amacından hiç geri adı atmadı. Müziğin kalitesine ve buna bağlı olarak ulaşılabilirliğine önem veren sanatçı, on yıldan beri az ama öz hayran kitlesi ve satış grafiği ile kendisine sağlam ve saygın bir pozisyon yaratmıştır. Çoğu sanatçının rüyasında bile göremeyeceği bir başarıdır bu aslında.
Jay Jay Johanson ‘u ilk defa dinleyen bir kulak “aman tanrım, bu NE?” diyebilir ve apar topar kaçabilir, çünkü algılama alanına ulaşan melodiler alışkın olmadığı kadar sade ve samimidir. Yeniliklere açık olan dinleyiciler ise ikinci dinlemede Jay Jay Johanson ‘u kendisine yakın hisseder, üçüncü dinlemede ise ona bağımlı olduğunu fark eder. Normal vokal normlarına uymayan (bazen akan, bazen yalvaran, bazen gururlu veya yürek parçalayıcı) kusursuz bir melankolik sese sahip olan sanatçı, arka plandaki melodilerinin desteği ile kendi sade dünyasında dinleyene samimi bir tur yaptırmaktadır. Bir araya gelmeyecek basit cümleler ile süslenen en temel elektronik-pop ve Trip-Hop melodilerinden oluşan bir müzik zihniyetine sahip olan sanatçı, bu on yıl boyunca Whiskey (1996), Tatoo (1999), Poison (2000), Antenna (2003), adları altında dört stüdyo ve Prologue: Best of the Early Years 1996-2002 (2004) toplama albümünü çıkarttı. 35 ülkede ½ milyon üzerinde satış yapan sanatçı kült hayran kitlesi sayesinde ABD’den Fransa’ya, Kanada’dan Rusya’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye kadar birçok ülkede konserler verdi. İki yıl aradan sonra sanatçı, ülkemizde de EMI/KENT etiketiyle çıkan, Rush adını verdiği beşinci albümü ile hayranlarını beslemek üzere geri döndü.
Stockholm’da bir klübede ve Paris’te bir stüdyo’da kaydedilen albümün iki farklı yapımcısı var. Stockholm’de bu görevi İsveç’in en meşhür yapımcısı, Jay Jay’in Whiskey , Tattoo ve Poison albümlerinden tanıdığımız Magnus Frykberg üstlenirken, Paris’te Télépopmusic ve Autour de Lucie işbirlikleri ile tanıdığımız Jean-Pierre Ensuque üstlenmiş. Jean-Pierre Ensuque Rush ‘ın dansedilebilir kısmı ile ilgilenirken, Magnus Frykberg daha çok Jay Jay ses sentezi ile ilgilenmiş.
Değişken elektronik ses sentezleri üzerine yapılandırılan meydan okuyucu melodiler ile dinleyenleri tekrar büyülemeye hazırlanan sanatçı, yeni albümünü “Seni şu an aceleye getirmek istemiyorum / Eğer düşünmek için zamana ihtiyacın varsa / Bir yıl daha bekleyebilirim / Fakat hiç bir şeye söz veremem” sözleri ile açıyor. Dünyanın en gizemli solo sanatçılarından olan Jay Jay Johanson, zarif akor geçişleri, zengin prodüksiüyon süslemeleri ve içten yakarışlar eşliğinde davet ediyor bizleri yeni albümüne. Bir önceki albümü Antenna ‘da tamamen elektropop diyarlarında dolaşan sanatçı bu kez temposunu daha olgun ve sakin bir seviyeye indirmiş. Bu kesinlikle şekerleme yapılacak bir albüm olarak anlaşılmasın, tam aksine sakin bir gece yanınızda açan bir fantastik müzik çiçeği gibi. Kokladıkça size keyif veren, farklı yerlere götüren bir zaman tüneli. Bir sonraki parça The Last of the Boys to Know albümün ağır toplarından biri. “Onun hakkında fazla bir şey bilmiyorum / Benim olmasını istiyorum / Hayal ettiğim her şey onda / Ve neden olmasın” sözleri ile herkesin zamanında platonik olarak âşık olduğu döneme götürmekte. Büyümek ve yaşlandıkça birer paket gibi açılan gerçekler üzerine yazılmış bir parça. Dönem dönem dinleyeni aşırı duygusallığa sürekleyebilen albüm içerdiği kıpır kıpır parçalar ile nefes almanızı sağlıyor. Bunlardan bazıları, Daft Punk türevi olan Teachers , adeta bir disko şelalesi olan Forbidden Words ve ikinci 45′lik Because Of You . Özellikle bir enstrümantel olan Forbidden Words ve dinleyeni zevkten harap eden 100.000 Years parçaları, klavye virtözü Erik Jansson’ın katkısı ile ayrı bir keyif. Tüm albüm boyunca müzik isyankâr, ancak sözler ezici bir biçimde duygusal.
Jay Jay Johanson hiçbir zaman gerçek duygularını sahneye koymaktan çekinmemiştir ve bu kendine has özelliğini Rush ‘ta devam etmekte. Aynı zamanda cilveli, içten, karmaşık ve kalbi kırık olabilen Jay-Jay, bu kişiliğini müziğine başarılı bir şekilde yansıtıyor. Müzik serüvenine Kiss ve Ozzy Osbourne hayranlığı ile başlayan ve sonra Kraftwerk, David Bowie, Zappa ve nihayetinde Chet Baker’ı – hala en favori sanatçısı –keşfeden bir ruhtan da ancak bu beklenir. Jay Jay severler için hiç kuşkusuz en sevdikleri arasına girebilecek kapasitede olan Rush , tam bir Trip-hop, caz, glam rock, hip-pop grafitisi. 24 Şubat 2006 tarihie (Yer: Yeni melek Gösteri Merkezi / Bilet Fiyatı : Salon (Ayakta): 31 YTL / 1.Balkon: 41 YTL / 2.Balkon: 26 YTL) ertelenen Jay Jay konseri mutlaka görülmesi gerekenler listenizde yer almalı.
Yaklaşık kırk yıldan beri Fransa’da yaşayıp, Fransızca parçalar söyleyen, bir Fransız’dan daha İngiliz, bir İngiliz’den daha Fransız olan Jane Bikrin, ana dili İngilizce’ye geri dönüş yaptı. Neredeyse tamamı İngilizce parçalardan oluşan yeni albümü “Fictions”, 20 Mart 2006 tarihinde tüm dünyada aynı anda piyasaya çıktı. Çağdaş müzik piyasasındaki kaymak tabakada bulunan söz yazarlarının buluştuğu bir nokta olan “Fictions”, Fransa’dan Dominique A ve Arthur H’ın, İngiltere’den Beth Gibbons (Portishead) ve Rufus Wainwright’ın sözlerini konuk ediyor.
İngiliz Jane Birkin 1960′lı yıllarda hem erkek hem dışı kişiliği ile bir seks ikonuydu. 1967 tarihli tartışmalı “Blowup” filmindeki çıplak model rolüyle bir anda tüm dikkatleri üzerine topladı. Fransızlara kendisini yakın hisseden bu genç azimli sanatçı 1968 yılında Fransızca bilmemesine rağmen bir Fransız filmi olan “Slogan”da başrolü kaptı. 1969 yılında sonradan eski eşi olacak olan Serge Gainsbourg’un ‘Je t’aime… moi non plus’ (Seni seviyorum… Artık değil) bestesine vokalleri ile konuk oldu. Samimi seksüel belirsizliği irdeleyen erotik sözleri ile parça, skandal oldu ve böylece hem tüm Avrupa’da çok sattı, hem de genç İngiliz sanatçının ününe ün kattı. Aynı zamanda bu parça Jane Birkin için sanatsal yaşamında yeni bir pencere açtı: şarkıcı olmak. O zamandan beri bulanık vokalleri bir marka haline dönüştü ve sanatçı üst üste albümler çıkarttı. En son albümü (2004 tarihli düetlerden oluşan “Rendez-vous”u saymazsak) “Arabesque”de genç yaşta sigara ve çılgın hayatından dolayı ölen Serge Gainsbourg’un eserlerini oryantal normlarda yorumlayan 1946 doğumlu sanatçı, Londra’nın arka mahallerinden çıkıp, çok yol katettiğini tüm dünyaya kanıtladı. Ve şimdi en son çalışması “Fictions”da sanatçı bir başka boyutunu ortaya çıkartıyor.
Neil Hannon (The Divine Comedy), Romeo Stodart (The Magic Numbers), Beth Gibbons, Rufus Wainwright ve Gonzales (aynı zamanda Renaud Letang ile birlikte albümün ortak prodüktörü) gibi sanatçıların orijinal bestelerinin yanı sıra Tom Waits’in ‘Alice’, Neil Young’ın ‘Harvest Moon’ ve Kate Bush’un ‘Mother Stands For Comfort’ parçalarının eşsiz yorumlarının yer aldığı “Fictions” keyifli bir müzik drajesi. Albümde yer alan üç orijinal Fransız parçası sırasıyla Cali, Arthur H ve Dominique A’nın kaleminden çıkmış. Çağdaş Fransız müziğinin “genç koruyucuları” olarak nitelendirilen bu üç sanatçı, Jane Birkin’in albümüne yüreklerini vermiş. Özellikle Cali’nin “Sans Toi” parçasının sözleri dinleyeni ilk saniyesinde yakalıyor: “Ne yaparsan yap bensiz mutlu olma / Fahişe ol, mutsuz evli ol, sefaletten yalnız kal / Ancak ne yaparsan yap bensiz mutlu olma.” Belli ki bu sanatçılar inandıkları bestelerini gönül rahatlığı ile inandıkları sese teslim etmişler. “Rendez-vous” albümünde yükselmekte olan genç sanatçılar ile çalışmaya alışkın olan Jane Bikrin, bu yeni çalışmasında bu özelliğini bir sonraki boyuta taşımış. Neredeyse çocuğu, hatta torunu yaşında olabilecek sanatçılar ile çalışan Jane Bikrin, ne kadar geniş bir müzik radarına sahip olduğunu gösteriyor. Özellikle Tom Waits, Neil Young ve Kate Bush yorumları orijinalleri kadar dinlenmesi keyif veren çalışmalar.
Jane Bikrin, farklı tarzlara ve yeteneklere bağlılığını her fırsatta kanıtladı. Bireysel müzik yapan nadir sanatçıların, nadir bestelerini tüm dünyaya tanıtmayı amaçladı ve bu uğraşından hep yüzünün akı ile çıktı. “Fictions”da ilk defa ağırlıkta İngilizce söyleyen şarkıcı hiç olmadığı kadar masum bir vokalle aldatıcı kırılgan parçaları renklendiriyor. The Smiths grubunun Morrissey’den sonraki en meşhur üyesi Johnny Marr’ın gitarının süslediği parçalar ilerledikçe bir girdap gibi dinleyeni içine çekiyor.
Bahsi geçen 60′lı yıllardan beri İngilizce konuşan hayranlarının üstünde çok düşmeyen sanatçı, tutkulu öykülerden oluşan bu albümü ile tekrar bu kitleyi fethedecek. Farklı duygulardan oluşan parçaları özenle seçip bir müzik buketine çeviren Jane Bikrin, “Fictions”da, kendinden çok verdiği her an hissediliyor ve bu samimiyeti, yeni ve eski hayranlarını fazlasıyla mutlu edecek nitelikte.
Her şey kusursuz işliyor ve efsaneye yeni bir bölüm daha ekleniyor.
Dayanılmaz house ritim ve 70′li soul/funk dönemini en iyi harmanlayıp bize sunan günümüzdeki tek grup kuşkusuz Jamiroquai . 15 yaşında evden kaçıp evsizliği, hırsızlığı, ölme tehlikesini yaşayan 30 Aralık 1969 doğumlu Jason Kay (a.k.a J.K.), tüm bu yaşadıklarından sonra 90′ların başında evine geri dönüp doğru yol olarak belirlediği müziğe soyunmuş. Çok sevdiği Kızılderili kabile the Iroquois ve jam kelimeleri birleştirerek oluşturduğu Jamiroquai adlı grubu ile demo müzik kaydetmeye başlayan Jay Kay, 1992 yılında Acid Jazz şirketinin dikkatini çekmeyi başardı. Yılsonunda ise dünya çapında ses getiren ilk 45′liği When You Gonna Learn ? piyasaya çıktı. Bu parçaları sayesinde Sony (artık SONY BMG) gibi bir müzik devinin bünyesinde olan S2 (Soho 2)şirketi ile 8 albümlük bir anlaşma yaptı.Kendi toprakları Britanya’da listelerin başından uzun süre inmeyen ilk albümleri Emergency On Planet Earth’ ü 1993 yılında çıkarttı. Albümle ölümsüzleşen iki 45′lik Too Young to Die ve Blow Your Mind çok uzun süre ilk on listesine demir attı. Böylece müzik çevresi Jamiroquai’ ın başını çeken emsalsiz şapka koleksiyoncusu (yakında Quai markası ile kendi şapkalarını üretecek), Adidas tutkunu, eşsiz lüks araba koleksiyonu olan, yerinde duramayan ve boyu kadar zıplayabilen Jay Kay ile resmen tanışmış oldu.
Grubun ikinci üretimi 1995 yılında The Return of the Space Cowboy adıyla piyasaya çıktı. Albüm, bir önceki satışlarını katlayarak Jamiroquai ‘ye göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir başarı sağladı. Artık dünya dans müziği platformu Jamiroquai ‘ in bir benzeri olmayan melodileri ile savrulmaya başlamıştı. Travelling Without Moving albümü 1996 yılında piyasaya sürüldükten çok kısa bir süre sonra platin albüm statüsüne ulaştı. Bu dönemde gruptaki herkesin mutluluktan mest olduğunu zannederken, basçı Derrick Zender’ın ani ayrılışı grubun yeni projelerinde kısa da olsa bir yavaşlamasına neden oldu. O zamana kadar yeni albüm için Zender ile ortaklaşa yazılan tüm parçalar (neredeyse albümün hepsi) tamamen göz ardı edildi ve baştan sona Jay Kay tarafından yeni eserler yazıldı. Bu uzun bekleyiş süresinde hayranlarından kopmamak için Jamiroquai aynı zamanda Godzilla’nın film müziğinde yer alan Deeper Underground adında bir 45′lik çıkarttı. Alınan tepkilere göre müzik severlerin Jamiroquai ‘yi unutmaya hiç niyeti yoktu. 1999 yılında gelen Synkronized albümü tüm dinleyenleri resmen başka bir frekansa senkronize etti, “ Jamiroquai frekansı ”. Bu frekansın tadına bir defa varan bir müziksever mecbur kalmadıkça ayarlarında bir değişiklik yapmıyordu. Böylece yoğun bir Jamiroquai dinleyici kitlesi oluşmaya başladı. A Funk Odyssey albümü 2001 yılında çıktığında, Jamiroquai çoktan Britanya’da bir enigma statüsüne erişmişti. Albümde yer alan melodilerin gizemli dans karışımları ile dinleyenleri çok kolay atmosferlerine çekebiliyorlardı. Nitekim 20 Eylül 2003 tarihinde Türk müzikseverler Jamiroquai ‘in atmosferi ile tanışma fırsatı buldu. PD (Production Department)’nın organizasyonu ve FG 93.7′nin katkılarıyla, 20 Eylül 2003 Cumartesi akşamı, Mydonose Showland’de sahne alan grup, inanılmaz bir performans ile dünya turnesini tamamladı. Konserin en büyük dezavantajı şehürden çok uzak olmasının yanı sıra, şu ana kadar İstanbul’da görülmüş en pahalı konserlerden biri olmasıydı ve bundan dolayı ne yazık ki olması gerektiği kadar bir kalabalık sağlanamamıştı. Çok yazık…
Her şey bir tarafa şimdi tekrar Jamiroquai zamanı! Listelerde hakkıyla fırtınalar estiren A Funk Odyssey albümünün üzerinden dört yıl geçti ve 21 Haziran 2005 tarihinde altıncı Jamiroquai albümü Dynamite çıktı. 18 ay boyunca yoğun bir şekilde İtalya, İspanya, Costa Rica, İskoçya, New York, Los Angeles ve Jay Kay ‘in eşsiz Buckinghamshire stüdyosunda kaydedilen albüm çok renkliliğini tüm bu farklı şehirlerden alıyor olsa gerek. Mike Spencer ortak prodüktörlüğü ile yazılan ve kaydedilen Dynamite, özünde Jamiroquai ‘nın 13 yıl önce bizlere tanıştırdığı tarzı koruyor ama müzik olarak çok daha sesli, keskin köşeli ve geniş kapsamlı. Bu Jamiroquai evreninin genişlediğinin en belirgin kanıtı. Dynamite hakkında kaleme alınabilecek çok az olumsuz yön var. Albümün habercisi, ilk 45′lik Feels Just Like It Should tarzı ve zaman zaman derinselleşen sert elektro funk melodileri ile Deeper Underground parçasını anımsatıyor ancak altyapısı ile Jamiroquai ‘in derin müzik keşfinde başarıyla ilerlediği anlaşılıyor. Jamiroquai ‘in organik funk melodilerinin dijital bir öğütücüden geçirildiği bu parça ilk dinlenildiğinde sizi hemen yakalamıyor ancak mükemmel ses oluşumları ile içten içe sizi fethetmeye başlıyor. Jay Kay ‘ın yaptığı bir açıklamaya göre Feels Just Like It Should ilk 45′lik olarak seçilmesinin en büyük nedeni dört yıl aradan sonra istenilen etkiyi yaratabilecek kapasitede bir parça olmasıymış. Parçanın arkasında yatan gizli mesaj: 4 yılın intikamını almaya geldik. Acid-caz / fusion-funk arasında çok rahat dans edebilen grup diğer albümlerine kıyasla Dynamite ‘ da ekstra bir heyecan yakalamış durumda. 15 Ağustos’ta ikinci 45′lik olarak piyasaya çıkacak olan Seven Days In Sunny June , romantik yumuşak bir asit-caz parçası ancak diğer taraftan Black Devil Car adrenalin yüklü doruklarda dolaşan bir funk-rock parçası. Electric Mistress uzaysal bir ortamda Jay Kay ‘in nefesine yüklendiği bir funk-disko parçası. World That He Wants parçası minimal enstrümanlar ile yapılandırılmış, ağırlıkta Jay Kay ‘in sesine dayanan olgun politik bir parça. Star Child sizi her yönden yakalayan disko melodileri ile vücudunuzu isteseniz de, istemeseniz de müzikle süzülmeye zorluyor. Ancak albümde bir parça var ki, Talulah , her anlamda ön plana çıkıyor, adeta Jamiroquai ‘ in şu ana kadar yaptığı her şeyi özetleyen altı dakikalık bir belgesel. Give Hate A Chance parçası Jay Kay pürüzsüz sesi ve arka vokallerin mükemmel senkronizesi ile albümdeki en kuvvetli oluşumlardan bir tanesi.
13 Temmuz 2005′de Türkiye’de satışa çıkacak olan Dynamite hem eski hayranlarını memnun edebilecek hem de atmosferine yeni dinleyicileri çekebilecek kapasitede. Her albümde hissettiğimiz heyecan, akıcılık, tazelik ve farklılık sanki bu albümde biraz daha dikkat çekiyor. Bir kısım basın tarafından kısıtlı söz yazmak ve kendini tekrarlayan müzik yapmakla suçlanan Jamiroquai, belli ki bu suçlamalara bağışıklık kazanmış durumda çünkü hem tarzına bu kadar sadık kalıp hem de bu kadar derin ve dallanmış bir albüm yapmak çok kolay bir şey olmasa gerek. Her zaman olduğu gibi Jamiroquai tüm soruları müziği ile yanıtlamakta.
1. Feels Just Like it Should
2. Dynamite
3. Seven Days In Sunny June
4. Electric Mistriss
5. Starchild
6. Love Blind
7. Talulah
8. Give Hate A Chance
9. World That He Wants
10. Black Devil Car
11. Hot Tequila Brown
12. Beatbox
13. Time Won’t Wait