Dayanılmaz house ritim ve 70′li soul/funk dönemini en iyi harmanlayıp bize sunan günümüzdeki tek grup kuşkusuz Jamiroquai . 15 yaşında evden kaçıp evsizliği, hırsızlığı, ölme tehlikesini yaşayan 30 Aralık 1969 doğumlu Jason Kay (a.k.a J.K.), tüm bu yaşadıklarından sonra 90′ların başında evine geri dönüp doğru yol olarak belirlediği müziğe soyunmuş. Çok sevdiği Kızılderili kabile the Iroquois ve jam kelimeleri birleştirerek oluşturduğu Jamiroquai adlı grubu ile demo müzik kaydetmeye başlayan Jay Kay, 1992 yılında Acid Jazz şirketinin dikkatini çekmeyi başardı. Yılsonunda ise dünya çapında ses getiren ilk 45′liği When You Gonna Learn ? piyasaya çıktı. Bu parçaları sayesinde Sony (artık SONY BMG) gibi bir müzik devinin bünyesinde olan S2 (Soho 2)şirketi ile 8 albümlük bir anlaşma yaptı.Kendi toprakları Britanya’da listelerin başından uzun süre inmeyen ilk albümleri Emergency On Planet Earth’ ü 1993 yılında çıkarttı. Albümle ölümsüzleşen iki 45′lik Too Young to Die ve Blow Your Mind çok uzun süre ilk on listesine demir attı. Böylece müzik çevresi Jamiroquai’ ın başını çeken emsalsiz şapka koleksiyoncusu (yakında Quai markası ile kendi şapkalarını üretecek), Adidas tutkunu, eşsiz lüks araba koleksiyonu olan, yerinde duramayan ve boyu kadar zıplayabilen Jay Kay ile resmen tanışmış oldu.
Grubun ikinci üretimi 1995 yılında The Return of the Space Cowboy adıyla piyasaya çıktı. Albüm, bir önceki satışlarını katlayarak Jamiroquai ‘ye göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir başarı sağladı. Artık dünya dans müziği platformu Jamiroquai ‘ in bir benzeri olmayan melodileri ile savrulmaya başlamıştı. Travelling Without Moving albümü 1996 yılında piyasaya sürüldükten çok kısa bir süre sonra platin albüm statüsüne ulaştı. Bu dönemde gruptaki herkesin mutluluktan mest olduğunu zannederken, basçı Derrick Zender’ın ani ayrılışı grubun yeni projelerinde kısa da olsa bir yavaşlamasına neden oldu. O zamana kadar yeni albüm için Zender ile ortaklaşa yazılan tüm parçalar (neredeyse albümün hepsi) tamamen göz ardı edildi ve baştan sona Jay Kay tarafından yeni eserler yazıldı. Bu uzun bekleyiş süresinde hayranlarından kopmamak için Jamiroquai aynı zamanda Godzilla’nın film müziğinde yer alan Deeper Underground adında bir 45′lik çıkarttı. Alınan tepkilere göre müzik severlerin Jamiroquai ‘yi unutmaya hiç niyeti yoktu. 1999 yılında gelen Synkronized albümü tüm dinleyenleri resmen başka bir frekansa senkronize etti, “ Jamiroquai frekansı ”. Bu frekansın tadına bir defa varan bir müziksever mecbur kalmadıkça ayarlarında bir değişiklik yapmıyordu. Böylece yoğun bir Jamiroquai dinleyici kitlesi oluşmaya başladı. A Funk Odyssey albümü 2001 yılında çıktığında, Jamiroquai çoktan Britanya’da bir enigma statüsüne erişmişti. Albümde yer alan melodilerin gizemli dans karışımları ile dinleyenleri çok kolay atmosferlerine çekebiliyorlardı. Nitekim 20 Eylül 2003 tarihinde Türk müzikseverler Jamiroquai ‘in atmosferi ile tanışma fırsatı buldu. PD (Production Department)’nın organizasyonu ve FG 93.7′nin katkılarıyla, 20 Eylül 2003 Cumartesi akşamı, Mydonose Showland’de sahne alan grup, inanılmaz bir performans ile dünya turnesini tamamladı. Konserin en büyük dezavantajı şehürden çok uzak olmasının yanı sıra, şu ana kadar İstanbul’da görülmüş en pahalı konserlerden biri olmasıydı ve bundan dolayı ne yazık ki olması gerektiği kadar bir kalabalık sağlanamamıştı. Çok yazık…
Her şey bir tarafa şimdi tekrar Jamiroquai zamanı! Listelerde hakkıyla fırtınalar estiren A Funk Odyssey albümünün üzerinden dört yıl geçti ve 21 Haziran 2005 tarihinde altıncı Jamiroquai albümü Dynamite çıktı. 18 ay boyunca yoğun bir şekilde İtalya, İspanya, Costa Rica, İskoçya, New York, Los Angeles ve Jay Kay ‘in eşsiz Buckinghamshire stüdyosunda kaydedilen albüm çok renkliliğini tüm bu farklı şehirlerden alıyor olsa gerek. Mike Spencer ortak prodüktörlüğü ile yazılan ve kaydedilen Dynamite, özünde Jamiroquai ‘nın 13 yıl önce bizlere tanıştırdığı tarzı koruyor ama müzik olarak çok daha sesli, keskin köşeli ve geniş kapsamlı. Bu Jamiroquai evreninin genişlediğinin en belirgin kanıtı. Dynamite hakkında kaleme alınabilecek çok az olumsuz yön var. Albümün habercisi, ilk 45′lik Feels Just Like It Should tarzı ve zaman zaman derinselleşen sert elektro funk melodileri ile Deeper Underground parçasını anımsatıyor ancak altyapısı ile Jamiroquai ‘in derin müzik keşfinde başarıyla ilerlediği anlaşılıyor. Jamiroquai ‘in organik funk melodilerinin dijital bir öğütücüden geçirildiği bu parça ilk dinlenildiğinde sizi hemen yakalamıyor ancak mükemmel ses oluşumları ile içten içe sizi fethetmeye başlıyor. Jay Kay ‘ın yaptığı bir açıklamaya göre Feels Just Like It Should ilk 45′lik olarak seçilmesinin en büyük nedeni dört yıl aradan sonra istenilen etkiyi yaratabilecek kapasitede bir parça olmasıymış. Parçanın arkasında yatan gizli mesaj: 4 yılın intikamını almaya geldik. Acid-caz / fusion-funk arasında çok rahat dans edebilen grup diğer albümlerine kıyasla Dynamite ‘ da ekstra bir heyecan yakalamış durumda. 15 Ağustos’ta ikinci 45′lik olarak piyasaya çıkacak olan Seven Days In Sunny June , romantik yumuşak bir asit-caz parçası ancak diğer taraftan Black Devil Car adrenalin yüklü doruklarda dolaşan bir funk-rock parçası. Electric Mistress uzaysal bir ortamda Jay Kay ‘in nefesine yüklendiği bir funk-disko parçası. World That He Wants parçası minimal enstrümanlar ile yapılandırılmış, ağırlıkta Jay Kay ‘in sesine dayanan olgun politik bir parça. Star Child sizi her yönden yakalayan disko melodileri ile vücudunuzu isteseniz de, istemeseniz de müzikle süzülmeye zorluyor. Ancak albümde bir parça var ki, Talulah , her anlamda ön plana çıkıyor, adeta Jamiroquai ‘ in şu ana kadar yaptığı her şeyi özetleyen altı dakikalık bir belgesel. Give Hate A Chance parçası Jay Kay pürüzsüz sesi ve arka vokallerin mükemmel senkronizesi ile albümdeki en kuvvetli oluşumlardan bir tanesi.
13 Temmuz 2005′de Türkiye’de satışa çıkacak olan Dynamite hem eski hayranlarını memnun edebilecek hem de atmosferine yeni dinleyicileri çekebilecek kapasitede. Her albümde hissettiğimiz heyecan, akıcılık, tazelik ve farklılık sanki bu albümde biraz daha dikkat çekiyor. Bir kısım basın tarafından kısıtlı söz yazmak ve kendini tekrarlayan müzik yapmakla suçlanan Jamiroquai, belli ki bu suçlamalara bağışıklık kazanmış durumda çünkü hem tarzına bu kadar sadık kalıp hem de bu kadar derin ve dallanmış bir albüm yapmak çok kolay bir şey olmasa gerek. Her zaman olduğu gibi Jamiroquai tüm soruları müziği ile yanıtlamakta.
1. Feels Just Like it Should
2. Dynamite
3. Seven Days In Sunny June
4. Electric Mistriss
5. Starchild
6. Love Blind
7. Talulah
8. Give Hate A Chance
9. World That He Wants
10. Black Devil Car
11. Hot Tequila Brown
12. Beatbox
13. Time Won’t Wait
Originally posted 2010-01-09 15:38:59. Republished by Blog Post Promoter
Benim için rock takvimi şöyle sıralanabilir…
Ocak: (‘January’) – Elton John
Şubat: (‘February Stars’) – Foo Fighters
Mart: (‘Death March’) – Faith No More
Nisan: (‘April Skies’) – Jesus and Mary Chains
Mayıs: (‘Maggie May’) – Rod Steward
Haziran: (‘June’) – Pete Yorn
Temmuz: (‘July’) – Dashboard Confessional
Ağustos: (‘August And Everything After’) – Counting Crows
Eylül: (’Pale September’) – Fiona Apple
Ekim: (‘October’) – U2
Kasım: (‘November Rain’) – Guns ‘N’ Roses
Aralık: (‘December’) – Teenage Fanclub
Rod Stewart – Maggie May from Guido Fiorentino on Vimeo.
Originally posted 2010-03-19 08:50:24. Republished by Blog Post Promoter
Amerika dünyanın huzurunu ve düzenini bozmaya çalışırken Portland, Oregon’dan gelen on iki kişilik küçük dev orkestra Pink Martini müzikleriyle açılan yaraları sarmalamaya çalışıyor. Grubun Amerika’dan geldiğini ilk duyduğunuz anda ister istemez yüzünüzde bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Nede olsa Amerika’dan bu kadar dünyasal ve kültürel harmanlamanın yer aldığı müziği temsil eden pek fazla örnek çıkmamıştır. Daha önemlisi dünyanın her köşesinde bu kadar sevileni neredeyse hiç olmamıştır. Böyle bir misyonu omuzlarında taşıyan Pink Martini uzun zamandan beri heyecanla beklenen “Hey Eugene” adlı üçüncü albümleri geçtiğimiz günlerde çıkarttı. Sony/BMG etiketi ile ülkemizde de tüm dünya ile birlikte raflarda yerini alan albüm, şimdiden grubun en iyisi olarak gösteriliyor.
Güzel, sofistike ve nefes kesen bir ekip olarak bilinen Pink Martini’nin ilk tohumları 1994 yılında ekildi. O dönemde Harvard’da okuyan piyanist Thomas M Lauderdale öncülüğünde dört kişi olarak bir araya gelen grubun öncelikli hedefi sivil toplum hakları, çevrecilik, insani duyarlılık ve barış mesajlarını müzikseverlere ulaştırmaktı. Bu önemli konuları melodiler ile işleyen ekip, yapmak istediği müziğin ne kadar geniş olduğunu fark edince yavaş yavaş büyümeye başladı. Dörtlüye öncelikle daha sonra grubun sesi olacak olan China Forbes dâhil oldu. Politik ortamlarda müziğini görücüye çıkartan grup, repertuarını genişleştikçe yapmak istediği müziğe daha bir odaklandı. Özellikle orkestralardan gelen kaliteli sanatçı takviyesi ile Pink Martini bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde beş kişiden on iki kişiye çoğaldı ve kendilerine koydukları müziksel hedefi uygulamaya başladı.
Pink Martini ilk ciddi sınavını 1997 tarihli ilk albümleri “Sympathique” ile verdi. Grubun kendi müzik şirketinden çıkan albümde yer alan ‘Je ne veux pas travailler’ (‘Çalışmak İstemiyorum’), uluslar arası beğeni topladı. Yaklaşık bir milyon gibi dünya çapında satış grafiği yakalayan grup, bir anda modern, klasik ve çok dilli müzik severlerin yüreğinde taht kurdu. Gittikleri her ülkede, çaldıkları her şehirde çılgınlar gibi alkışlandı. Pink Martini Amerikalılara karşı olan genel negatif enerjiyi, müziksel elçi kimliğine bürünerek pozitifliğe çevirdi. Bu kadar başarılı çıkış yapan gruptan herkes kısa bir sürede ikinci çalışmasını beklerken ne yazık ki beklenen olmadı. Grup katman katman kültürler arasına sokularak derin bir müziksel serüvene çıktı. Döndüğünde aradan yedi yıl geçmişti ve elinde komik başlıklı ikinci stüdyo çalışması “Hang On Little Tomato” vardı. İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Hırvatça, İngilizce ve hatta Japonca dillerinde söylenen parçaların bir araya toplandığı bu çalışma listelere direk bir numaradan girdi.
“Acaba yine uzun bir süre bekleyecek miyiz?” sorusuna grup 2,5 yıl gibi nispeten kısa bir sürede cevap verdi. “Hey Eugene!” Pink Martini’nin son, Thomas Lauderdale ile solist China Forbes’un yapımcılığını birlikte üstlendikleri ilk albüm. Dinleyenleri Havana’dan Paris’teki kabarelere sürükleyen grup, zengin müziksel serüvenine devam ediyor. On iki parçadan oluşan “Hey Eugene!” içerdiği yaylılar, nefesliler ve ateşli ritimleri ile dünyanın her köşesinde yer alan müzikten bir payda çıkartıyor.
“Hey Eugene!” adeta Hollywood’un altın dönemindeki sigara dumanının hâkim olduğu bir bardan kopup gelen ‘Everywhere’ parçası ile dinleyeni karşılıyor. Bunu 1934 yılında Samba bestecisi Ataulpho Alves tarafından yazılan ve ilk defa Carmen Miranda tarafından seslendirilen ‘Tempo Perdido,’ parçası takip ediyor. Parçada gruba The Jefferson Lise’sinin çok sesli Gospel korosu eşlik ediyor ve ortaya çıkan oluşum aşkın sonlanmasının anlatıldığı hüzünlü ve tutkulu bir samba. Sıradaki karmaşık, romantik ‘Mar Desconocido’ parçası ile Perulu vurmalı çalgıcı Martin Zarzar görücüye çıkıyor. Albümün en orij
inal bestesi hiç kuşkusuz sevdiğinin gitarı olmak isteyen Saori Yuki’nin öyküsünü anlatan geleneksel Japon bestesi ‘Taya Tan’. Pink Martini tarafından baştan sona yeniden düzenlenen parça, tükenmiş bir aşkın hüzün dolu samba normlarına uydurulmuş öyküsü. ‘Bukra Wba’do’ (Yarın ve takip eden gün) parçası ile bir ilke imza atan grup, Arapça sözler ile aşkın tutkusunu dinleyenler ile paylaşıyor. Mısırlı Abdel Halim Hafez’in bestesini yeniden yorumlayan grup, aynı zamanda Amerikalılar tarafından Araplara gösterilen insafsız önyargıya karşı Arapça bir parça kaydederek tepkisini gösteriyor. Albüme adını veren ‘Hey Eugene!’ parçası dokuzuncu sırada yerini alıp, “Rufus (Wainwright)’ın albümüne iki defa dans edip sonra hiç aramadığın güzel kız benim” sözleri ile gerçek bir anıyı trajikomik bir şekilde sunuyor. ‘Dosvedanya, Mio Bombino’ parçası ise, Latin ezgileri ile Rus ritimlerinin evliliğinden oluşan çok renkli ve heyecan dolu bir çalışma. Kapanışı albümün en uzun çalışması olan 1925 tarihli ‘Tea for Two’ adlı parça yapıyor. Caz efsanesi Jimmy Scott’un büyüleyici sesi ile konuk olduğu parça kusursuz bir aşk ninnisi.
Pink Martini son çalışması “Hey Eugene!” ile eşsiz bir müzik harmanlamasının içerisine sokuluyor. Farklı geçmişten gelen müzisyenler, etkileyici müziksel gökkuşağı altında farklı kültürlerin melodilerini toparlayıp, hepsini dozajında bu albümde karıştırıyor. Ortaya çıkan eser ise umut, güzellik ve heyecan ile dolup taşıyor.
Grup Üyeleri:
Parça Listesi
1. Everywhere 3:10
2. Tempo Perdido 3:40
3. Mar Desconcido 3:09
4. Taya Tan 2:39
5. City of Night 4:16
6. Ojala 2:59
7. Bukra Wba’do 3:52
8. Cante E Dance 4:25
9. Hey Eugene 3:06
10. Syracuse 3:46
11. Dosvedanya Mio Bombino 4:35
12. Tea For Two 5:02
pink martini – everywhere by Mementos75
Originally posted 2010-07-01 08:07:21. Republished by Blog Post Promoter
© 2000-2011 TIKABASA MÜZİK. Tüm Hakları Saklı /All Rights Reserved.
Bana yazmak isterseniz: muzik@tikabasamuzik.com