İkinci albüm fobisini beklenmeyen bir başarıyla aşan Gotan Project, “Lunatico” adlı bu eserinde melodik, cesur ve maceraperest olarak sıfatlandırıldı. Bu zorluktan sonra sıradaki daha bir kolay olması gerekirdi. Yeni albüm “Tango 3.0” adıyla ilk başta herkesin dikkatini çekmeyi başardı. Fransız-Arjantinli üçlü (Philippe Cohen Solal, Christoph H. Muller, ve Eduardo Makaroff) Tango’nun elektronik müzik formülünü belli ki farklı bir boyuta taşımaya hazırlanıyordu, oysa beklentiler pek kurgulandığı gibi olmadı.
Dört yıl sonra gelen “Tango 3.0” adı kadar ne yazık ki uzaktan yakından devrimsel değil. Aksine “Lunatico” ile karşılaştırılınca kendini olağanlığa bırakmış bir çöküntü. Eski başarılarını bile yakalayamayan toy bir açılımın ötesine geçemiyor. İkinci albümlerde beklenen tökezleme belli ki Gotan Project’i burada yakalamış.
“Le Revancha del Tango” ve “Lunatico” çalışmalarında yer alan özellikli ve belirgin ritimsel harmanlama yerini risksiz ve olağan bir forma bırakıyor “Tango 3.0”da. Ekip adeta “Lunatico” ile yaşamış oldukları doruğun sarhoşluğundan özellikle ayılamamış gibi. Dört yıllık bir beklenti albümün açılış parçası ile sert bir duvara tosluyor ve çalışmanın sonuna kadar bir türlü toparlamıyor. Açıkçası Tango 3.0 tek boyutluluktan öteye gidemiyor oysa Gotan Project’in çoklu boyutsal açılıma sahip bir ekip olduğu aşikar. Karşınızda aceleye getirilmiş adeta kendilerini unutturmamak için özensiz ve sığ bir çalışma var.
Blues, reggae, caz, pop, rock, klasik müzik türleri genel anlamda hep gündemde olan ve takip edilen popüler müzik çatısı altında toplanmakta. Ancak fazla bilinmeyen ve acımasızca göz ardı edilen dünya müziği kategorisi vardır ki aslında sanatsal ve içerik olarak çoğu müzik türünden daha derin ve eskidir. Başta Afrika (özellikle Mali, Etiyopya ve Fas), Hindistan, Çin, Kuzey Avrupa olmak üzere, dünyanın her kısmında yükselen bu müzik türü, oldukça zengin bir ses sentezine haizdir. Her ülkenin kendi geleneklerini ön plana çıkartacak şekilde çapraz kültürel melodileri, müzik kökenleri ile birleştiren akım, gün geçtikçe artan bir ilgi ile izlenmekte. Global ritim çatısı altında toplanan bu tür müzikleri icra eden sayısız oluşum bulunmakta. Bunlardan sadece bir tanesi olan Afro Celts Sound System (Afrika-Kelt Ses Sistemi) grubu on yıldan beri geleneksel batı Afrika müziği ile İrlanda folklor müziğini, modern dans melodileri ile birleştirip, eşsiz bir çapraz müziksel karışım sunmakta.
Afro Celt Sound System – My Secret Bliss (Wintermute Remix) by Wintermute
1995 yılında çıkarttıkları ilk albümleri Volume 1: Sound Magic ile klişe, modası geçmiş müzik bariyerlerini yıkan grup, farklı kültürlerin müzik ile nasıl bütünleşebileceğini tüm dünyaya gösterdi. Anında ileri gelen etnik müzik festivallerinin- özellikle WOMAD Festivali -World Of Music and Dance (Dünya Müzik ve Dans Festivali) – vazgeçilmez bir parçası olan grup, bu yolda ilerlemeye çalışan diğer grupların önünü açmıştır. Bir dünya müziği konsepti üzerine yoğunlaşan grup, farklılıkları yok sayarak, müziği tek bir bütün olarak kutlamakta. Hiçbir şekilde mülayim veya çekingen olmayan grup, yaptığı çalışmalar ile var olan müzik köklerine gökkuşağı zenginliği sunmayı başardı. EMI/KENT etiketi ile ülkemizde de çıkan beşinci çalışmaları Volume V: Anatomic, yıllardan beri dünya müzisyenleri arasında süregelen saygın işbirliğini devam ettirmekte.
Batının sınır tanımayan stüdyo imkânları çerçevesinde, modern elektronik müziği, İrlanda flütleri, vurmalı çalgılar, Afrika’nın Koras ‘ı (21 telli b atı Afrika’ya ait arp ‘ a benzeyen, dikey çalınan bir enstrüman), klasik İskoç gaydası, Yunan buzukisi, İrlanda Uilleann’ı (sağ kolun basıncı ile oturarak çalınan, içine üflenmeyen İrlanda gaydası) ve Nyatiti’ni (Batı Kenya’da Lou kabilesi tarafından kullanılan 8 telli lir) gibi geleneksel enstrümanlar ile birleştiren grup, keyif veren bir sentez oluşturmakta. Simon Emmerson öncülüğünde, 1992 yılında bu maceraya atılan grubun amacı, İrlanda Kelt ( İrlanda ve Galyalıların aslını meydana getiren Hint Avrupa asıllı kavim) m üziği ile Afrika müziği arasında bir köprü oluşturmaktı. Bunu saygın bir şekilde gerçekleştiren grup, zamanla müzik yelpazelerini tüm dünyaya açmaya başladı.
Kültürel alışverişe önem veren grup, her albümünde tüm dünyadan elit müzisyenlerle çalışmayı bir ilke edinmiş. Yeni albümünde de bu özelliğini koruyor. Yaklaşık bir saat uzunluğunda olan Volume V: Anatomic albümünde, dünyadan 14 müzisyene ev sahipliği yapan grup, bu birleşim sonucunda dokuz eşsiz parça kaydetmiş. Programlamayı arka plana atıp, söz yazmak, performans ve kişisel üretimi ön plana çıkartan ekip, bu sayede müzik bariyerlerini yıkıp, müziksel ve kültürel farklılıkları birleştiren organik bir yapı oluşturmuş. Bu sağlam oluşum, 1994 soykırımından kurtulan Ruanda’lı sanatçı Dorothee Munyaneza ‘nin alışkın olmadığımız vokallerinin süslediği albümün ilk parçası When I Still Needed You ile anında fark ediyorsunuz. Dünya çapında 13 milyon albüm satan Afro Celts Sound System ‘ın bünyesinde her zaman olan İrlandalı Kelt tenor Iarla O’Lionaird ile düet yapan Özbekistanlı sanatçı Sevara Nazarkhan (daha fazla bilgi için www.sevaranazarkhan.com ) My Secret Bliss parçası ile dinleyeni baştan çıkarıcı, coşkulu bir romantik bir atmosfere sürüklüyor. İki farklı konuşma dilinin tek bir müzik diline dönüşmesini dinlemek ayrı bir zevk. Albüm boyunca müziğin ne kadar ihtimamla işlendiğini hissediyorsunuz. Adını Kuzey Kaliforniya’nın çöl bölgesinden alan ve on dakika sınırını geçen Mojave parçası, sert ritimleri ile Emer Mayock ‘un nefes kesen Uillean’ı eşliğinde sizi yakanızdan yakalayıp gizemli bir çölün üstünde yumuşak tınılarla uçuruyor. Albüm Sené (Working The Land) – vokallerde N’Faly Kouyate – parçası ile Afrika soyuna dalıp, Beautiful Rain elektronik baladı ile devam ediyor. Mother parçasının kusursuz programlanması Dorothee Munyaneza ‘nin sesine, nefesli çalgılara, el davullarına ve akustik gitarlara mükemmel bir alan yaratmakta. Böylece albümün en keyif verici parçası ön plana çıkıyor. Bu parça, dinleyeni bir yere ait olma duygusunu vuruyor. Avrupa’nın Asya ile buluşmasının müziksel ifadesi olan Dhol Dogs parçası, yırtıcı programlama ve senfonik yapısı ile albümün kesişim noktası. Bir saatlik serüvene son noktayı koyan Drake parçası, yoğun akustik sesi ile elektronik bir şenliğe dönüşüyor ve albümü tekrar dinleme hırsı ile size veda ediyor
Afro Celt Sound Systems from Anima3D on Vimeo.
Günün sonunda Volume V: Anatomic, grubun eşsiz yapısına uygun, taze ses dokularından oluşan bir evrensel müzik portalı. Başından sonuna kadar dinlerken size haz veren, belki hayatınızda ilk defa duyacağınız bir dünya müzik sergisi. Afro Celt Sound System on yıl önce çıktığı yeni ufuklar macerasına ara vermeden devam ediyor ve bu süreç içinde olgun ve farklı müziklere aç olan ruhları gemisine alıyor.
Garbage’ın 2001 yılında çıkan müziksel bir macera olan Beautiful Garbage albümü, ne kadar cafcaflı ve profesyonel olmuş olsa bile grubun son hızla bir duvara girmesine engel olamadı. Beautiful Garbage dörtlünün ticari hayal kırıklığı oldu ve yılsonuna kadar unutulup gitti. Bunun sonucu olarak grup uzun bir sessizlik dönemine gömüldü. Takvimler 2004′ün başlangıcını gösterirken Garbage dördüncü albümleri, Bleed Like Me ‘yi, kaydetmek üzere tekrar bir araya geldi. Istıraplı bir kayıt sürecinden sonra Bleed Like Me Nisan başı piyasaya çıktı (Türkiye’deki çıkış tarihi daha belli değil).
90′ların post-grunge müzik çevresinin en önemli gruplarından birisi olan Garbage, o dönemdeki Blur/Oasis furyasının panzehiri olmuştu. Brit-pop’un abartısal patlaması sonucu bu tarzdan uzaklaşmak isteyen müzikseverler bir anda karşılarında Garbage’ı bulmuşlardı. Garbage doğru zamanda ve yarattığı alternatif sound ‘la tam olması gereken yerdeydi. Küçümsenmeyecek bir alternatif dinleyici kitlesini peşlerinden sürüklemeyi başarmışlardı. Bunun başlıca nedenlerinden birisi dörtlünün cesur, alternatif müziğiydi ve elbette dinlemekten yorulmadığımız Sherley Manson ‘un o muhteşem sesi… Bu özelliklerini bir sonraki albümleri Version 2.0 ‘de daha ileriye taşıyabilen grup maalesef yirminci yüzyıldan yirmi birinci yüzyıla geçerken bunu devam ettiremediler.
Bu doğal gelişimin sonucu yeni albümleri Bleed Like Me , Garbage’in başköşeye oturabileceği altın bir fırsat olarak değerlendiriliyordu. 3.0 sürümünü piyasaya sürmeleri beklenirken karşımıza çıktıkları versiyonun on yıl kadar eski olduğunu görmek umutları bir anda yok etti. Bu karizmatik grup, profesyonelce müziğini inşa etmesine rağmen gündemi on yıl geriden takip ediyor olmasını bir türlü algılanamadı. Böylece önlerine kadar gelen bu altın fırsatı maalesef kaçırdılar.
Bleed Like Me grubun tekrar canlanacağı albüm olması gerekirken, yumuşak bir rock albümü olmaktan ileriye gidemiyor. Sonuçta ana müzik rock evet, ancak formsuz, arzusuz ve zayıf bir türevi. G rubun baterist ve baş mimarı Butch Vig’in bir zamanlar Nirvana, The Smashing Pumpkins, Sonic Youth ve L7 gibi grupların prodüktörlüğünü yapmış olması Garbage’ın neden hala post-grunge dönemine sımsıkı sarıldığının en belirgin nedeni. Bleed Like Me kötü kategorisine girebilecek bir albüm değil ancak bu kadar yetenekli müzisyenlerin kendilerini köşeye sıkıştırmış olmaları ve bir şekilde müziklerini geliştirememiş olmaları albümü kötüler listesine zorluyor. Garbage, ürettiği müziği tekrar tekrar başarılı bir biçimde servis yapıp, yeni bir şey sunmuyor ve böylece müzikleri ne zenginlik ne de olgunluk kazanıyor.
Grubun İskoç solisti Shirley Manson 90′lı yılların kadın rock müzisyenleri arasında en karmaşık, karizmatik simalarından birisiydi, aslında hala öyle. Güç, esneklik, değişken cinsiyet, korku ve duyguyu çok başarılı bir biçimde dengeliyebilen 40′lı yaşlarındaki Sharon’un vokali, albümün yapay uysallığından dolayı bangır bangır ön plana çıkıyor. Her şeye rağmen Manson’un vokali, kişiliğini ve kuvvetini koruyor. Mansun’un sesini her zaman dinlemek oldukça keyif verici olmuştur ama aynı şey Garbage’in müziği için söylememiz pek mümkün değil. Fakat tüm büyüleyici özelliğine rağmen Mansun’un sesi Bleed Like Me albümünde yavan ve garip sözler altında cebelleşiyor.
Bleed Like Me ağırlıkta bir gitar albümü olarak değerlendirilmiş olmasına rağmen aslında özünde Version 2.0 albümünün zayıf bir kopyası. Aynı kalıp kullanılmasına rağmen içerikten çalınmış. Bol stüdyo elementleri, canlı müzik aletleri ile birleştirilmiş. Kuvvetli rock gitarların sert stüdyo efektlerle bütünleştiği albüm bir türlü beklenen etkiyi yaratamıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri grubun kendi içindeki düzenden kaynaklanıyor olabilir. Butch Vig’in baterisi her zaman olduğu gibi abartılı bir şekilde ön planda, alt kısımda ise bas ile boğulmuş programlanmış tempoları duyabiliyorsunuz. Gitar sesi o kadar titizlikle tıraş edilmiş ki geriye kalan sese gitar demek oldukça güç.
Albümün açılış parçası “Bad Boyfriend”, sürpriz bir şekilde tutuk ve ürkek. Dave Grohl’un bu parçada bateri çalması bile gerekli canlılığı verememiş durumda. Albümün en dikkat çeken parçası, Manson’un şu ana kadar en karanlık sözleri ile süslenmiş olduğu “Run Baby Run”. Ancak her şeye rağmen yapılanlar albümün başarılı olması için yeterli değil. Ortada atılganlık olmasına rağmen Bleed Like Me daha çok memnun etme teması üzerine kurulmuş. Ancak bunu da pek başardığı söylenemez.
Yazılanları, çizilenleri hepsini bir tarafa bırakalım çünkü asıl değerlendirmeyi herkes kendisi verebilecek. Garbage, 19-22 Haziran 2005 tarihlerinde gerçekleşecek olan Rock İstanbul ( www.rockistanbul.com ) festivaline katılıyor.