Afrika geleneksel müziklerini ve kora çalgısını tüm dünyaya sevdiren Malili ve Grammy ödüllü Toumani Diabaté çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen sanatçılardan biri. Batı Afrika’ya özgü, 21 telli kora enstrümanını dünya müzik platformuna taşıyan Toumani Diabaté için kora, Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse o.
Açık Radyo’da albümlerinin pek çok defa prömiyerini gerçekleştirdiğimiz virtüöz, 22 Mayıs’ta, Cemal Reşit Rey’de, Türkiyeli müzikseverlerin karşısına ilk defa çıkacak. Yoğun dünya turnesi arasında kendisini yakaladık ve bir söyleşi yaptık:
Zekeriya Şen: Kora bazı ülkelerde hâlâ pek bilinmiyor. Bize biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var. Aslında diğer enstrümanlara rağmen, daha çok kişiye ulaştığında, herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç de yabancı olmadığını fark edecek. İyi müzik dinleyicileri bunu farketmeye başladı bile…
Zekeriya Şen: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğu’nda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa, özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Müzik babamın doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum müzik sevgisini, ama yetiştiğim çevre bu büyüleyici kora müzikleriyle sarılıydı ve bu benim gerçek motivasyonumdu. Babamdan uzak olduğumu saklamıyorum, çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…
Zekeriya Şen: Hiç şüphesiz böyle onların sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisindeydiniz. Korayı kendi kendinize öğrenmenizde bunun size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazi değilim, çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir, ama ben bu müziği keşfetmekten çok, bu müziğe doğduğumu düşünüyorum, bana bu müzikle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…
Zekeriya Şen: Çok genç yaşta, dönemin ünlü isimleriyle müzik birlikteliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti. Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu, açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans, ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…
Zekeriya Şen: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla alışverişi ve etkileşim içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar çok müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra, birlikte müzik yapacağınız kişilerde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor. Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi.. Alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar çok başarılı isim var ki. Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi mesela. Blur’den bildiğimiz Damon Albarn bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… Damon Albarn’la çalışmayı isterdim.
Zekeriya Şen: Roswell Rudd ile birlikte caz müziğini kora ile birleştirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum. Bu çalışma hakkında bizlere ne söyleyebilirsiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki… Geleneksel müziklerin cazla uyumu, bu müziklerin zengin kökleri ile ilgili. Cazın da insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var, koranın da geçmişi tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici, özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız.
Zekeriya Şen: Tüm müzik birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum, ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli. Ali Farka’nın müziği geleneksel bir müzik ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor. Onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü, üstelik bu Grammy alan bir albüm oldu…
Zekeriya Şen: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz. Gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve “The Mande Variations”, benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor. 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra bu albüm benim için çok önemli. Bu yüzden, yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum, çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum. İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…
Zekeriya Şen: Kültürel alışverişi önemseyen bir dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: Müzisyenler, özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de müzisyenler bu konuda katı değiller. Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum. Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz. Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.
Zekeriya Şen: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım, ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalıyordum ve hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orkestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca, şansımın arttığını tahmin edebildim.
Zekeriya Şen: Neredeyse tüm dünyaya Mandinka kültürünü müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna karşılık seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar, ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar. İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor, ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici oldu hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…
Zekeriya Şen: Türk müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum, ama özellikle yurtdışındaki festivallerden Aynur’u tanıyorum. Sesi çok güçlü ve çok etkileyici. Ömer Faruk Tekbilek de adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…
Zekeriya Şen: Sınırların birbirine geçmesiyle, kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar. Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı, ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da, mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…
Zekeriya Şen: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok “geleneksel müzik” oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve pek çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…
Zekeriya Şen: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok, ama açıkça benim yaptığım müzik kora müziği… Belki bu müziğin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim, ama müziğim tamamen bizim eski geleneksel müziğimize dayanıyor. Ancak kora müziğinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor.
Zekeriya Şen: İlk defa Türkiyeli müzikseverlerin önüne çıkacaksınız ve emin olun hepsi müziğinizi heyecanla bekliyor. Bizler için neler planlıyorsunuz?
Toumani Diabaté: İstanbul’a olağanüstü müzisyenlerle beraber geliyorum, kendimi kora müzikleriyle ifade ederken yalnız kalmadığımı göreceksiniz. Özellikle son albümümden şarkılar olacak… Türkiye kültürel zenginliklerini, müzik ile ilgili çeşitliliğini hayranlıkla karşıladığım bir ülke. Ben de bizim zenginliklerimizi paylaşıyor olacağım..
Söz konusu röportaj ilk olarak Açık Radyo Sitesinde yayımlanmıştır.
Originally posted 2010-05-09 08:54:24. Republished by Blog Post Promoter
“Bir Dünya Dolusu Müzik Keşfedin” sloganı ile müzik camiasına adım atan Songlines onuncu yaşını kutluyor. Bir dolu Dünya Müziğini ilgili olan herkesin algılamasını kolaylaştıran derginin editörü Simon Broughton’ı yoğun programı içerisinde yakalayıp ayaküstü kısacık söyleşi verdik.
Her şey nasıl başladı?
Öncelikle bu benim fikrim değildi. Songlines Dergisi, uzun zamandan beri var olan bağımsız klasik müzik eleştiri dergisi, Gramophone, tarafından hayata geçirildi. Dünya Müziği albümlerindeki artışı fark edip farklı sanatçı ve tarzlar hakkında bilgi veren birkaç ek çıkarttı. Ben yıllardan beri yoğun bir biçimde Dünya Müziği üzerine yazılar hazırladım, ayrıca şu ana kadar en çok satan ve açıkçası en güvenilir kaynak olan “Rough Guide to World Music” oluşumunun baş editörlerinden biriydim.
Olaylar bu şekilde gelişirken, Gramophone’un bir ekinden sonra-zannedersem Asya müziği üzerineydi – durumu yanlış ele aldıklarına dair kendilerine yazdım. Ele aldıkları tüm klasik stillerin antik ve sabit geleneklerden türediğinin yanı sıra mevcut olan güncel popüler stillerinde söz konusu ülke hakkında çok şey söylediğine dair düşüncelerimi aktardım. İnanılmaz bir şekilde bir hafta veya birkaç ay sonra beni davet edip yeni çıkartmayı hedefledikleri Dünya Müziği dergisinin editörlüğü ile ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordular. Şikâyet mektupları dramatik olarak işlevini yapmayabilir. Minik bir deneme dergisi basıp 1998 Sonbaharında gerçekleşen WOMEX’e götürdük ve Songlines #1 (olabilecek en korkunç kapağa sahip) 1999’un başında raflarda yerini aldı.
Ne zaman ve nasıl Dünya Müziği ile yollarınız kesişti?
70’lerin sonunda doğu Avrupa’ya çok seyahat ettim ve özellikle Macaristan ve Bulgaristan’da duyduğum müzikleri beni büyüledi. O dönemde beni etkileyen, Balkanlardan Endonezya’nın Gamelan (Java ve Bali adalarına ait geleneksel müzik) müziğine kadar birçok plak satın aldım. Türkiye’ye ilk defa 1981’de gittim fakat o dönem çok az yerel müzik ile karşılaştım. Zannedersem askeri darbeden hemen sonraydı zira her yerde kontrol noktası vardı ve adeta hiçbir canlı müzik performansı yoktu. Tek hatırladığım olay bir kamyon şoförüne otostop çektiğim ve arabasına bindiğimde dinlediği kasetten Mustafa Kandıralının yükselen inanılmaz klarnet ritimleriydi. Kamyon şoförüne kasete çalan sanatçının kim olduğunu sordum ve kendime Kapalı Çarşı’da bir tane edindim. Nonesuch müzik firmasının bastığı en iyi geleneksel Türk müziği koleksiyonunun yanı sıra şu günlerde yüzlerce albümüm var.
Dünya Müziği?
Pek fazla sevilen bir terim değil ancak kesinlikle çok başarılı oldu. Günümüzde “Dünya Müziği” dediğinizde birçok insan üç aşağı beş yukarı neden bahsettiğinizi anlıyor. Ancak farklı kişilerin farklı tanımları var – bazıları, özellikle Fransa’da ve Avrupa’nın diğer kısımlarında, Dünya Müziğinin farklı geleneklerin harmanlaması ve karışımı anlamına geldiğini savunuyor. Benim için tanım çok daha geniş ve basit aslında; Dünya Müziği, Anglo-Amerikan geleneğinin dışında kalan, bazı geleneklere veya köklere uzanan müzik. Yani bu tanıma Türkiye’den gelen en saf Yayla Müziğinin yanı sıra Baba Zula’da girer. Bu açıklama bizim Rough Guide serisinde (ilk defa 1994’de piyasaya çıktı) izlediğimiz bir tanım. Bu şu anlama geliyor, geleneksel İngiliz, İskoç ve İrlanda müziği (folk) buna dâhil ediliyor zira bizde dünyanın bir parçasıyız ve eğer dergiyi veya Rough Guide serisini Türkiye’de takip ediyorsanız bu Dünya Müziği. Dünya Müziği tanımının zarardan çok faydası olduğuna inanıyorum.
Songlines’ın Felsefesi?
Dünyamızda olan enfes müzikleri dünyaya duyurmak istiyoruz. Müziği dünyaya açılan bir pencere olarak kullanıp onun politikasını ve kültürünü anlamayı sağlamak. Umarım bu dünya müzisyenleri için yardımcı olan bir unsur olur, zira küresel kültür içerisinde bu sanatçılara karşı maalesef hak ettikleri saygı ve finansal ödül verilmiyor.
Britanya haricinde en fazla hangi ülkeden aboneniz var?
Kesin emin olmak için bunu derginin yayımcısı Paul ve bilgi bankamız ile kontrol etmem lazım ancak zannedersem Amerika. Büyük bir ülke, İngilizce konuşuyor ve bünyesinde Songlines benzeri kendine ait bir dergi yok. Ortalama yedi bin abonemiz var bunların beş bini Britanya’da. Bunları da dahil edersek yaklaşık 20.000 adet satıyoruz.
Şu an ne dinliyorsunuz?
Aslında şu an Gochag Askerov adında enfes bir Azeri mugham şarkıcısı dinliyorum. Temmuzda kendisini WOMAD festivalinde izleme imkânı yakaladım ve müziğinden o kadar etkilendimki hemen CD’sini satın aldım. Aynı zamanda eşsiz, bir erkek kadar kalın sese sahip olan Bosna’dan gelen emektar Roman şarkıcı Ljiljana Buttler’ı dinliyorum. Yeni albümü “Frozen Roses” (Donmuş Güller) inanılmaz keyifli. Daha geniş kapsamda soruyu ele alırsak son zamanlarda çıkan yeni sayılabilecek Mali’li sanatçı Bassekou Kouyate’yi dinliyorum. Kendisi geleneksel ngoni enstrümanını çalıyor ve bence yeni albümü birkaç yıl önce çıkan ilk albümüne kıyasla çok daha güzel. Kendisi inanılmaz bir sahneye sahip. Son birkaç yıl kendisi Britanya’da çok başarılı oldu.
İstanbul ve Türk Müzisyenleri?
Bahsettiğim gibi İstanbul benim en beğendiğim şehirlerden biri ve inanılmaz müzik anılarım var bu şehir ile alakalı. Bunların arasında aklıma kazınan en önemli anım, gecenin bir saatinde Sezen Aksu ve İranlı Masha-Marjan Kardeşlerin inanılmaz başarılı 2006 tarihli Freemuse konferansından sonra bir lokantada birlikte şarkı söylemesi. Ayrıca İstiklal Caddesi’ndeki bazı ufak müzik kulüplerini çok severim; hatta bir tane Kürt mekânı var, şimdi adı aklıma gelmiyor ki burada bira içip inanılmaz büyüleyici müzik dinleyebiliyorsunuz. Ayrıca Karagümrük Tekke’si ve Cem Evi’ne gitmekte beni çok etkiledi. Eğer tek bir Türk müzisyen adı vermem gerekirse bu Selim Sesler olurdu. Maalesef kendisini İstanbul’da izleme imkânı yakalayamadım. Kendisi hakkında bilgi sahibi olmaya başlayınca hiçbir zaman izleme imkânı yakalayamadım ve zannedersem artık benim beğendim yerlerde konser vermeyecek kadar ünlendi. Ancak en çok yapmak istediğim şey Trakyalı sanatçılarla Doublemoon için albüm kaydeden Selim Sesler veya Burhan Öçal ile Trakya’ya gidip oradaki Roman müziklerini gözlemleyip yazmak.
Originally posted 2010-04-01 09:13:30. Republished by Blog Post Promoter

Batı Afrika’nın geleneksel şarkılarını dünyaya sevdiren Salif Keita, son albümü ‘La Difference’daki şarkılarıyla cumartesi akşamı CRR’de olacak. Köklerinden ve topraklarından ilham aldığını söyleyen sanatçı, “Gelecek, farklılıkları kabul eden, hoşgörülü, dünyanın güzelliklerinin daha çok farkına varan insanların olacak.” diyor.
Batı Afrika’nın geleneksel şarkılarını tüm dünyaya sevdiren, ülkesi Mali’nin sesi olan Salif Keita, 3 Nisan’da İstanbul’a geliyor. Şarkılarında insana ve hayata nefes aldıran, yaşama sevincini dillendiren sanatçı, Türk müzikseverlerle cumartesi akşamı saat 20.00′de Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda buluşacak. 40 yıllık müzik kariyerinde hep yenilik peşinde koşan; fakat köklerinden de kopmayan bir sanatçı Salif Keita. Malinka, Bambara dillerinde ya da Fransızca fark etmiyor; onun sesi söylediği her dilde duyguları yorumlayabilme yeteneğine sahip. Keita’yı dinlerken Afrika’nın hüzünlü coğrafyasında uzun uzun geziniyor, aynı zamanda bütün farklılıklara rğmen temelde insanın ‘bir’ olduğunun farkına varıyorsunuz. Konserde yeni albümü ‘La Difference’daki şarkılarını da söyleyecek olan Keita ile konser öncesi konuştuk ve kendisini tanımaya çalıştık.
Popüler müzik yapmak varken neden geleneksel müzikle ilgilendiniz ve bunu tüm dünyaya duyurmak için çaba harcadınız?
Geleneksel müziklerle büyüdüm ve benim müzikle kendimi ifade etmemin yolu buydu. Beraber çalıştığım orkestralarla geleneksel müzik yapan birçok orkestradan farklı olarak değişik türleri bir araya getiriyorduk. Yaptığınız müziği hissederek yapıyorsanız ve o müzikler hayatınızın anlamı haline gelmişse bir şekilde eninde sonunda popüler de oluyorlar.
Geleneksellik konusunda tutucu değilsiniz. Sürekli yeni sentezler deniyor ve müziğinizi evrenselleştirmeye çalışıyorsunuz. Sizi farklı arayışlara iten nedir?
Arayış demek yanlış olur; ama sürekli yeni fikirlerim oluyor diyebilirim. Bence bir müzisyenin yeni fikirleri ve yaratıcı çıkışları olmalı. Yeniliğe açık olmayan hiçbir müzisyenin iyi işler başarabileceğini düşünmüyorum. Nasıl sürekli duygularımız değişiyorsa, insan hayatı farklılaşıyorsa, müzikler de bu yeniliklerle birlikte değişime açık olmalı, üstelik gelenekseli korumanın da doğru yolu bu.
Müziğinize ilham veren duygular neler?
Kendi köklerimden ve topraklarımdan çok ilham alıyorum. Ama yaşadığım deneyimler, karşılaştığım yeni insanlar, duyduğum yeni bir ses, gittiğim yeni bir şehir ve tüm yaşadıklarım bana ilham veriyor demek daha doğru olur.

Salif Keita
Şarkılarınızda genelde sosyal konuları işliyorsunuz. Bu düşüncenin temelinde ne var? Yaşantınızın bunda bir rolü var mı?
Her sanatçının sosyal konularda duyarlı olması gerektiğine inanıyorum. İnsanların herhangi bir durumun farkına varabilmesi için müzisyenlere çok iş düşüyor. Elbette kendi yaşantımla ilgili belirli hassasiyetlerim var. Kenarında büyüdüğüm Nijer nehrinin kirliliği konusunda insanları uyarmak için kendimi sorumlu hissediyorum, ama mesele sadece Nijer nehri değil. “San ka na” şarkısında bu derdi anlatırken tüm dünyayı ilgilendiren kirlilik konusuna dikkat çekiyorum.
“Ben bir siyahım, tenim beyaz ve hoşuma gidiyor. Bu benim farklılığım. Ben beyaz bir adamım ama kanım siyah. Bunu seviyorum, bu güzel bir farklılık.” diyorsunuz. Müziğinizin temelinde de farklılıkların güzelliğini yansıtabilmek mi var?
Bu, özellikle son albümüm ‘La Difference’de esas dile getirmek istediğim mesele. Farklılıklarımızla birlikte dünyaya gelirken her birimize verilmiş hediyelerimiz var. Farklılıklarımız bizi özel kılıyor. Hediyelerimizin farkına varmak önemli. Benim hediyem müzik ve bu hediyemle kendimi ifade ediyorum.
Üç dilde şarkı söylemenize rağmen sesiniz her dilde gerçek duyguları yorumlayabilme yeteneğine sahip…
Hangi dilde şarkı söylediğinizden ziyade, nasıl hissederek şarkı söylediğiniz önemli. İçinizden gelerek şarkı söylediğinizde, bu duygunuzu sizi dinleyen herkes çok iyi fark ediyor. Ben hiçbir zaman dili düşünmüyorum. İçime bakıyorum.
Sosyal sorumluluk projeleriniz de var. Özellikle kurduğunuz Albino Vakfı çok özel çalışmalara imza atıyor…
Özellikle kendi ülkemin büyük sorunlarından biri eğitim. Ülkemin insanlarını bu hastalıkla ilgili olarak bilinçlendirmek için çalışmalar yapan bir vakfımız var. Albino hastalığı ile ilgili çok yanlış inançları ortadan kaldırmak gerekiyor. Vakfımız ayrıca albino hastalarına sosyal destek de sağlıyor.
Şarkılarınızla tüm dünyaya umut ve yaşama sevinci taşıyorsunuz. Dünyanın mevcut halini biliyoruz. Buna rağmen umudu nasıl yaşatabiliyorsunuz?
İnsanlığın değişeceğini biliyorum. Dünyaya verdiğimiz zararın daha çok farkına varmaya başladık ve daha iyiye gideceğimize inanıyorum. Gelecek, farklılıkları kabul eden, hoşgörülü, dünyanın güzelliklerinin daha çok farkında insanların olacak.
WWW.ZAMAN.COM.TR SİTESİNDEN ALINMIŞTIR
Salif Keita – Gaffou | Soul Kitchen Session from Soul Kitchen on Vimeo.
Originally posted 2010-04-01 20:17:00. Republished by Blog Post Promoter