// Arşiv

World Music

This tag is associated with 235 posts

Lifeline: Bir Dakikanın Sonsuzluğu

lifeline_new_frontier Sabahın erken saatleri, hava biraz kapalı, elimde dün gece özel olarak tarafıma yollanan Lifeline’ın “New Frontier” albümü var. İlk albümleri Nova Express’te yaşadığım heyecan ve farklılık tadından sonra yeni albümü dinlemek için kulaklarımı zorlukla dizginliyorum.

Bundan yaklaşık iki yıl önce Ada Müzik tarafından yayınlanan Nova Express o güne kadar var olan yerli caz oluşumları içinde en alternatif ve kendi farklı kişiliğini ortaya koyan bir kaynaşma çalışmasıydı. Her ne kadar ses kayıt kalitesi normalden çok düşük olsa da, albümde yer alan parçaların derinliği ve sizi sürüklediği boyutlar bin bir renkli bir palet gibiydi. Adeta müzik dalgaları arasında sizi yolculuğa çıkartan bir gemi gibi ve işin en güzel tarafı ise bu geminin yerli olmasıydı.

New Frontier, yine topluluğun beyni ve mimarı Şevket Akıncı (Gitar, klavye, loop, efekt ve vokal) liderliğinde bu defa A.K. Müzik etiketi ve EMI dağıtımı ile piyasaya sürülmüş. 12 parçadan oluşan bu müzik serüveni yine Nova Express’te olduğu gibi gitarda Şevket Akıncı, klavye ve sintisayzır çalgılarında Emre Tukur, davulda Cem Aksel, soprano ve tenor saksafon ve EWI (Electric Wind Instrument)’da Yahya Dai ve basta Mümtaz Solmaz’dan oluşan ekip ile inşa edilmiş. Bu sanatçıların yanı sıra albüme katkısı olan konuk sanatçılar sırasıyla, klavyede Baki Duyarlar ve Serhan Kandemir, loop’da Serkan Yıldız, 12 tel gitarda Akın Eldes, sample ve vokallerde Ozan Akıncı ve vokallarde Gökçen Çakıroğlu ve Yetkin Dikinciler.

Müzikal bir tabloyu başarılı ve profesyonel bir stilde resmedebilen ekip bu yeni çalışmalarında caz-fusion severleri kendi gezegenlerinin derinliklerine bir tura çıkartıyorlar. Her parçanın sağlam dinamizmi üzerine serpiştirilmiş melodiler dinleyeni ister istemez kendi çekim alanına alıyor ve cd durana kadar atmosferi içerisinde sizleri bir mevsimden diğerine sürüklüyor. Sakin ve sessiz başlayan parçaların beklenmedik müzik fışkırmasına maruz kalan dinleyiciler yerlerinde durmakta güçlük çekebilirler. Emre Tukur’un klavye dalgaları arasında savrulup, Yahya Dai’nin sersemletici saksafon dalgaları ve Cem Aksel’in nerden geleceği belli olmayan soloları ile yeni bir ufkun kıyılarına vuruyorsunuz. Albüm boyunca profesyonelliğin haricinde bir dostluk sıcaklığını hissetmemek mümkün değil. Parçaları birbirine zorlanmadan uyan bir yapboz gibi, parçaları ne kadar karıştırırsanız karıştırın; müziğin başlaması ile her şey yerli yerine oturuyor.

Ruhunuzu hissettirmeden kavrayan Lifeline’ın müziği maalesef hak ettiğinden çok az tanınıyor. İlk albümleri ülkemizde belirli bir kesime hitap eden bir “underground” kavram oluşturmuştu. Yeni albümleri New Frontier ile bu kavramın daha da büyüyeceğine inanıyoruz. Günümüzde sanatçının ne olduğunu sürekli sorguladığımız bir dönemde Lifeline gibi grupların ortaya çıkması umutsuzluğumuza meşale olmaktadır. Caz sanatçılarımızın yarattıkları eserlerin nerdeyse en ufacık bir tanıtımı yapılmayan ülkemizde bu görev bilinçli müzik avcılarına düşmektedir. Böylesi yetenekli ve hevesli sanatçılarımızın medyada kendilerine zar zor yer bulmalarının yanı sıra, yarattıkları bu alternatif müzik yuvasını tanıtmak için anlamsız ve gereksiz bedeller ödemek zorunda kalmaları içler acısı bir durum. Bu ülkede kaliteli müziği ayırt edebilen ciddi müzik dinleyen bir kesim var ve onların sayesinde el altından olsun, “underground” olsun Lifeline gibi gruplar yükselecektir. Zaman yakın…

New Frontier melodi tınıları güçlü, atmosferi her yandan çevrelenmiş bir müzik şöleni. Heyecan verici, sorgulayıcı, düşündürücü, uzaysal, kozmolojik, ezoterik ve yıllar yılı devamlı dinlenebilecek kapasitede bir çalışma. Her duyguya bünyesinde rahatlıkla yer verebilmiş bir müziksel roman. Zaman zaman büyük caz üstatlarını anımsatan cesur bir yolculuk. Evrensel yolculuklarında Lifeline kesinlikle yeni çalışmaları ile Nova Express’ten sonraki gezegene gitmiş. Her caz ve müzik severin evinde yer alması gereken bu albüm sizi dinlerken “bir dakikanın sonsuzluğuna fırlatıyor”…

    Parçalar:

  1. Aethra
  2. Cem Session
  3. Radio Inside The Wall
  4. Stalker
  5. Someday The Mouse Eat The Cat
  6. Sanjuro
  7. New Frontier
  8. Garip Bir Anı
  9. Surya
  10. Little Wonder
  11. Banshee
  12. Nineteen
    Müzisyenler:

  • Şevket Akıncı (gitar)
  • Yahya Dai (nefesli sazlar)
  • Emre Tukur (klavye)
  • Mümtaz Solmaz (bas)
  • Cem Aksel (davul)
  • Konuk Sanatçılar:
    Akın Eldes, Baki Duyarlar, Serhan Kandemir, Ozan Akıncı, Gökçen Çakıroğlu, Serkan Yıldız ve Yetkin Dikinciler

Originally posted 2010-01-21 08:02:38. Republished by Blog Post Promoter

Etran Finatawa: Nijer’den Çöl Ritimleri

Nijer batı Afrika’nın en fakir ülkesinden biri olmasına rağmen en zengin kültürel mirasa sahip olanı. Zira ülkede kuzeyden gelen Arap ile güney Afrika kültürleri birbirlerine işlemiş durumda. Nijer’de resmi kayıtlara göre on bir farklı etnik grup yaşıyor ve her birinin kendine özgü yerel dili mevcut. Bu grupların arasında ön plana çıkanlar Nomad etnik kökeninden gelen Tuareg’ler ve Wodaabe’ler. Bu çok kültürselliğin harmanlaması ise doğal olarak ülkenin müziğine birebir yansıyor. Özellikle Malili Tinariwen, Tartit ve Toumast gibi Sahra Çölü gruplarının dünya müziği platformunda ön plana çıkmaları, Nijer’den buna karşılık bir sesin yükselmesine neden oldu. 2004 yılında gerçekleşen efsanevi Mali Çöl festivalinde aynı sahneyi bir zamanlama hatasından dolayı paylaşma zorunda kalan Tuaregler’den oluşan Etran N’Guefan (Kumulların Yıldızları) ve Wodaabe’lerden oluşan Finatawa, verdikleri konserin doğallığından sonra güçlerini birleştirmeye karar verdi. Ortaya çıkan karizmatik grubun adı ise Etran Finatawa (Geleneği Yıldızları) oldu.

etran-finatawa

Kültürlerin müziksel karışımı her zaman iyi sonuç vermiyor ancak Etran Finatawa’nın yaratmış olduğu harmanlama, doğallığı ve ilham vericiliği ile heyecan yaratan bir yenilik. Zira enstrüman yerine sadece seslerini kullanan Wodaabe’ler ile müziklerinde her zaman enstrüman ön planda olan Tuareg’lerin bir araya gelmesi hiç kimsenin beklemediği bir kimya ortaya çıkarttı. Açlık ve kuraklıktan dolayı birçok Nomad grubunun yerleşmek zorunda kaldığı başkent Niamey’den gelen Etran Finatawa, yarattığı bu yeni akımı, Sahra Blues yerine Nomad Blues olarak tanımlıyor. Bu sihirsel kimya ilk defa 2006 yılında “Introducing Etran Finatawa” adlı albümde tüm dünya önünde görücüye çıktı. On kişiden oluşan ekibin yaptığı müzik, bir anda deprem etkisi yarattı zira hiç kimse böyle bir birleşimin sonucundan bu kadar doğal bir melodik yapının çıkacağına inanmıyordu. İki zengin kültürü birleştiren grup, albümlerinde Tuareg’lerin dili olan Tamaşek’i ve Wodaabe’lerin dili olan Fulfulde’yi kullanarak çok geniş bir kitleye ulaşma imkânı yakaladı.

Ellerindeki tek silah müzikleri olan ekip, takip eden iki yıl boyunca Fas’tan Mali’ye, Fransa’dan Yeni Zelanda’ya kadar çok geniş bir dünya turnesine çıktı. Farkı kültürlerden gelen bu iki kabilenin birleşimi ile ortaya çıkan müziksel harmanlamayı dinleyen herkes ister istemez hayranlığını gizleyemedi. İnsan ilişkilerinin kargaşaya sürüklendiği günümüz dünyasında böyle farklılıkların bir çatı altında buluşmaları elbette bu hayranlığın en büyük nedeni.

Grubun başarısından yararlanmak isteyen World Music Network şirketi, hemen ekip ile ikinci albüm için bir anlaşma imzaladı. İçlerinden kopup gelen duyguların müziksel yansımalarının beğenilmesinin vermiş olduğu haklı gurur ile Etran Finatawa, 2007’nin ortalarında Londra’daki Livingstone stüdyosuna kapandı. Bu defa kaydedecekleri albüm için eski gelenekleri ve toplumlarında hızla gelişen kırılma ve değişimi konu alacak bir kavram belirleyen ekip, bunu müziğine yansıtmaya karar verdi.

Mory kanté ve Abdel Gadir Salim gibi sanatçılar ile çalışan Paul Borg yönetiminde dört gün gibi rekor bir sürede kaydedilen ikinci albüm “Etran Finatawa”, Şubat 2008’de raflarda yerini aldı. On altı parçadan oluşan albüm ilk dinleyişte bir önceki çalışmaya kıyasla daha etkili ve dinamik müziksel oluşuma sahip olduğunu hemen hissettiriyor. Günümüzde maalesef birçok kayıt, stüdyodaki gerçek performansın ve deneyimin işitsel şipşak bir yansıması. Her ne kadar asıl performansın ruhu ve enerjisi hakkında bir hisse kapılsak bile, ne yazık ki bu tür çalışmalarda birebir müziğin dinamiğini, varlığını ve kararlılığını yaşayamıyoruz. Ancak “Etran Finatawa” albümünde durum tam tersi ve olması gerektiği gibi. Tüm kayıt süresinde yaşanan doğallık, heyecan ve dinamiklik aynen albüme kaydedilmiş. Adeta albümü dinlerken kendinizi stüdyoda buluyorsunuz. Albümde dikkat çeken parçalar sırasıyla: yerel bir diyalogla açılan ve daha sonra kendini seken gitar ritimlerine bırakan, ‘Annene Saygı Göster’ olarak çevirebileceğimiz ‘Saghmar N Nanna’; kuru su kabağından yapılan Cabalash geleneksel enstrümanının yıldızlaştığı, gitar ritimlerinin dolambaçlı dalgalı bir nehri anımsattığı Iguefan (Kumul); elektrik gitarın geleneksel enstrümanlar ile birbirine dolaştığı Jama’aare; tek kişilik bir nakarattan tüm grubun katıldığı bir coşkuyu yansıtan, Teneré Çölü’nün güzelliklerinin anlatıldığı ‘Tekana’ ve dayanışmanın ne kadar önemli bir kavram olduğunun işlendiği sosyal içerikli ‘Asistan’ (Soru).

“Etran Finatawa” nispeten hayat olmadığına inanılan çöllerden kopup gelen, fazlasıyla yaşam dolup taşan müziksel bir deneyim. Hiç şüphesiz bu Nomad sanatçıları gelecek vaat eden bir vizyonla olgunlaşıyor.

Originally posted 2009-12-29 08:13:57. Republished by Blog Post Promoter

Masha Vahdat ve Marja Vahdat Kardeşleri ile Müziksel Sohbet

mahsa-vahdat2 Vahdat kardeşler Dünya Müziği gündemine ilk defa Norveç’in en prestijli müzik şirketi KKV’nin toparladığı “Axis of Evil” adlı, İran, Irak, Filistin, Afganistan, Kuzey Kore, Suriye ve Küba’dan gelen ninnilerin bir araya getirildiği çalışmada karşımıza çıktı. Mahsa Vahdat ile güzel bir ahenk yakalayan müzik şirketi direktörü Erik Hillestad, bu birlikteliği irdeleyip sürdürmeye karar verdi. Bunun ilk meyvesi “Songs From The Persian Garden” adı altında gerçekleşti. Albüm, İtalyan Konsolosluğunun İran’daki yazlık binasında gizli bir konserin bin bir zorluklarla elde edilen kaydının üretimi. Gizli diyorum zira İran’da hala kadın solistlerin karma bir seyirci önünde performans gerçekleştirmeleri yasak. Albüm beklenenin üstünde olumlu eleştiriler ile kucaklandı ve bir anda kardeşler konser vermek üzere yurtdışına davet edildi. İranlı kadınların sesi gibi bir öncü misyona soyunan Vahdat kardeşler 2008 sonunda çıkan “I Am Eve” adlı çalışmalarıyla yine 11. yüz yıl şiirlerine uzanarak Dünya Müziği severleri memnun etmeyi başardı. Türkiye’de prömiyerinin Açık Radyo’da gerçekleştiği bu cesur kadın müzisyenleri İran’da yakaladık ve Tıkabasamüzik okurları için sanal olarak söyleştik… mahsa-marjan-vahdat-sisters

Müzik yapmaya başladığınızda uluslar arası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Kesinlikle hayır.

Müzisyen olacağınızı ne zaman anladınız, bunu ne zaman fark ettiniz?

Müzik eğitiminin içimizde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu fark ettiğimiz an ve Tahran’da ilk verdiğimiz gizli konserden sonra.

Türk Müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Takip ettiğiniz veya beğendiğiniz sanatçılar var mı?

Türk geleneksel müziği ile rahatlıkla bir bağ kurabiliyoruz zira her iki ülkenin de müziği benzer kökten çıkıyor, Türk ve Pers müziğinin zenginliği aynı kaynaktan geliyor. Bizim için Türk kültürü ve müziği yüreğimizde tüm samimiyetimizle hissettiğimiz bir unsur. Özellikle Aynur Doğan ve Kardeş Türküleri çok beğeniyoruz.

İran’daki son durumu göz önüne alırsak sizce kadının toplumdaki varoluşunda iyileşme var mı?

Eğer varsa bile bu kesinlikle kadınların çabaları sayesinde. Rejimden İranlı kadınlara karşı en ufacık bir destek yok.

Gün geçtikçe kadın karşıtı kanunların ve utanç verici sosyal halk sınırlamalarının daha da kötüleşmesine rağmen aile içerisinde kadınlara ve onların haklarına karşı olumlu bir hava esiyor. Zira onlar var olan sorunların daha bir farkında. İran’da var olan tüm yasalar kadını ikinci sınıf bir insan olarak kabul etmesine rağmen kadın aktivistler bunun aksi için oldukça emek sarf ediyor. Bu tür hareketlere artık aile içinden erkekler, toplumun farklı geçmişinden gelen kadınlar, ki bunların arasında dini bütün aileler den gelenler de var, destek vermekte. Artık bir çok erkek dengeli bir toplumun var olabilmesi için kadın ve erkek arasında eşitlik olması gerektiğini algılamaya başladı.

Her hangi bir biçimde politik olarak kızgın mısınız? Yoksa her şeyin sadece sevgi ile çözümlenebileceğine mi inanıyorsunuz?

İran’da kadınlara karşı uygulanan utanç verici tavırdan dolayı elbette kızgınız. Mevcut olan birçok yasanın ne kadar haksız olduğunu gördükçe kızıyorsunuz ancak bu kızgınlık hiçbir zaman meselemizi savunmakta önümüze geçmedi aksine bizlere öne atılımlar yapabilmemiz için daha bir şevk, motivasyon kazandırdı. Evet, muhakkak karşılıklı sevgi ile bu durumda çözülebilir.

mahsa-marjan-avahayi-az_-baghe_-iran_ İlk resmi albümünüz “Songs from a Persian Garden”ın doğmasına neden olan, gizlilik içerisinde Tahran’daki İtalyan Konsolosluğunun yazlık bahçesinde verdiğiniz suare canlı konser hakkında ne tür anılarınızı bizimle paylaşmak istersiniz?

Öncelikle unutulması mümkün olmayan muhteşem bir anı oldu bu konser her ikimiz içinde. Hayatımızda ilk defa karma bir seyirci önünde her hangi bir kısıtlama olmadan müziğimizi icra edebilmek inanılmaz bir duyduydu. Varsayalım böyle benzer bir konseri halka açık bir yerde vermek isteseydik (ki bu mümkün değil zira biz kadın sanatçılarız) öncelikle birçok devlet kurumundan, kültür bakanlığından her konuda ve aşama hakkında izin almamız gerekirdi. Okunacak şiirden, müziğe, arka planda kullanılacak dekordan en ufacık ayrıntıya kadar resmi kurumlardan onay alınması gerekirdi. Bu haksız kısıtlamalardan dolayı İtalyan Konsolosluğundaki gizli konser için izin almadık ve başımızı örtmek mecburiyetinde kalmadan, istediğimiz ve beğendiğimiz sadece bizim seçtiğimiz şiirleri okuyup müziği çaldık. İtalyan Konsolosluğu tarafından korunan bu Pers bahçesinde öyle özgür, rahat ve en önemlisi güvendeydik ki bu ilham veren güzel bahçeyi doyasıya yaşadık. O gecenin bir diğer önemli anısı ise ninnilerimizi Norveçli ve İranlı müzisyenler desteği ile orada çalışanlara, sokaktan geçenlere, zira konser mekânı açıktı, dinletebilmiş olmaktı.

Kendinizi İranlı kadınların sesi olarak görüyor musunuz?

Evet, bence birçok İranlı kadının umudu, aşkı, hüznü ve özgürlük duygusu bizim gırtlağımızda.

İranlı bir kadın sanatçı olmanın zorlukları tam olarak nedir?

Çok zor özellikle ülkeniz içerisinde sizi dinlemek isteyen milyonlarca kulağın olmasına rağmen yasaklanmanız. Kadın sanatçıları engelleyen güç aslında doğa ile kavga içerisinde. Güzellik bir Tanrı vergisi ve bunu yasaklamak gerçek ile kavga etmektir. Ancak inanıyoruz ki kadınlara karşı uygulanan bu utanç verici kanunlar sonsuz olmayacak ve bir gün herkes istediği gibi sanatını icra edebilecek. Şunun da hemen altını çizmekte yarar var koşullar ne olursa olsun bir sanatçı olmak çok güzel bir duygu. Bu sadece bir iş değil, bu yaşadığınız ve var olmanızı sağlayan bir kavram ve inanın hiçbir güç veya kimse bunu sizden koparamaz. Bir sanatçının şarkı söylemesini yasaklamak, bir insanın doğal olarak içinden gelen ağlamasını veya gülmesini yasaklamak gibi. Eğer bir daha hayata gelirsem şu an bulunduğum koşuldan daha kötü bir ortamda dahi yine sanatçı olmak isterdim. Ne kadar üzücü ki günümüz İran’da ne radyoda ne de televizyonda bir kadın sesi duyamıyorsunuz. Bu devrimden sonraki İran toplumunda var olan dengesizliklerden sadece biri.

Kadın sanatçıların hiçbir şekilde konser vermesi mümkün değil mi?

Karma bir seyirci önünde solo bir konser vermek hala yasak ancak bunu sadece kadın matinelerinde yapabiliyorsunuz. Kadın sanatçılar karma bir seyirci önüne çıkabiliyor ama böyle durumlarda solist her zaman bir erkek olması lazım ve kadının arka planda bulunması gerekiyor. Fakat tüm bunların olabilmesi için yine inanılmaz bürokratik işlemler, izinler gerekiyor.

Ne zaman sınırları aşıp uluslar arası bir sanatçı olduğunuzu fark ettiniz?

İran dışında konser vermek üzere prodüktörler tarafından davet edildiğimizde. İran dışındaki müzikseverlerden gelen olumlu eleştiriler bize inanılmaz güven verdi ve böylece birçok farklı milliyetten sanatçı ile çalışma imkanı yakaladık. İlk deneyimimiz Yeni Delhi’de Hintli sanatçılar ile verdiğimiz konserler oldu. Daha sonra “Lullabies from the axis of Evil” projesinde yer aldık ve bunu Norveçli sanatçılar ile yaptığımız ”Songs from a Persian garden” albümü ve çok değer verdiğimiz müzik birliktelikleri takip etti.

mahsa-marjan-vahdat Müziğiniz her zaman çok renkli, özellikle şiirsel ve mitolojik oldu. Her yeni albümünüzde bir kavram içerisinde kalmak için emek veriyor musunuz?

Çok teşekkürler. Kendimizi yeni bir biçimde ifade etmek için temel kavram içerisinden pek dışarı çıkmıyoruz. Yaptığımız müzik ve proje ile yaşıyoruz ve ilhamımızı geleneksel ve bölgesel müziklerden alıyoruz. Tüm bunları kendi müzik ifademiz ile gerçekleştirmeye çabalıyoruz. Her zaman enstrümantel olarak yeni açılımlar ve Pers müziği repertuarımızı yeni bir çehre ile ifade etmeyi hedefliyoruz.

Yeni albümünüz “I am Eve” hakkında biraz bilgi alabilir miyiz? Örneğin ne tür koşullarda kaydedildi?

“I am Eve”, müziğimizde denediğimiz yeni açılımlarla hepimiz için bir müziksel bir serüven oldu. Albüm Mahsa’nın eşi Atabak Elyasi ile birlikte dört yıllık bir çalışmanın sonucu.

Müziği kendi dilimiz ile nasıl dramatikleştirebileceğimizi denemek istedik ve ilhamımızı her zaman olduğu gibi geleneksel ve bölgesel müziklerden aldık. Tüm vokalleri ev stüdyomuzda, tüm enstrümantel kısımları ise Tahran’da eski bir stüdyoda kaydettik. Albümün son aranjmanları ve mikslenmesi Oslo ve Stockholm’de gerçekleşti. Bu projeye başladığımızda hiç yayınlanabileceği aklımıza gelmedi, zira ilk çıkış noktamız kendi edebiyatımızı müziğimiz ile birlikte korumaktı. Önceliğimiz bu eşsiz eserleri korumak oldu, o zaman bir albüm basılacak aklımızda yoktu ama bu çalışmamızı hiç engellemedi. Norveçli müzik şirketi KKV bu çalışmalarımızı bir albüme basacağını söylediğinde çok sevindik. KKV’nin müzik zevkini çok takdir ediyoruz, onlar kesinlikle dünyada neler olup bittiğinin farkında olan bir kurum.

Bildiğim kadarıyla Rumi’ye karşı ayrı bir özel ilginiz var?

Nasıl olmasın, onun şiirlerinin yüce bir tutku ile beslendiğine inanıyoruz. Biz onun şiirleri ile büyüdük, ayı zamanda elbette Hafez ve diğer klasik şairleri de okuduk. Onların şiirleri zerre kadar ayrımcılık olmadan tüm insanlık için hayatın özgürlüğü, aşk ve saygı ile dolu. Şiirlerindeki kavram yüz yıllar boyunca var olan tüm riyakarlık ve haksızlığa dayanmış ve dayanabilecek nitelikte.

14082007185009_jpg_9903d

Picture 1 of 9

“Axis of evil” projesinde uluslar arası kadın sanatçılar ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

Bahsettiğimiz gibi bu proje bize birçok kapı ve güzel olasılıklar açtı. Diğer ülkelerden gelen kadın sanatçılarla birlikte ninni söyleyebilme imkânı ve müziğin arkasındaki barış mesajını müzikseverlere iletebilmek bizi çok mutlu etti. KKV ve Erik Hillestad ve Knut Riersrud gibi Norveçli eşsiz sanatçılar ile çalışmak ayrıcalıklıydı. Tüm dünyadaki annelerin toplu sesi olup, ülkeler düşman olsa bile topluluklar dost olabilir barış mesajını vermek çok yüce bir görevdi. En saf ve doğal müziksel ifade olan Ninnilerin yer aldığı bu albüm ile birlikte insanı mirasa sahip çıktık.

“I am Eve” yürek söken dönemi ele alıyor. Bu albümle birlikte müzikseverlere ulaştırmak istediğiniz mesaj nedir?

Bir kadının sesini kafeste tutmanın imkânsız olduğunu göstermek istiyoruz. Bundan dolayı yapılan baskılar ve kısıtlamalar saçma. Albümün kapağında da bir mesajımız var, buradaki heykel yüz yıllardan beri ayakta duran bir kadın figürü hala güzel ve hala sağlam. Geçen yüzyıllar boyunca kadınlığın sembolü olan bu heykel aynı zamanda kadın sesinin sonsuz ve her zaman duyulacağının bir göstergesi.

Müziğinizi bir tarz altında sınıflandırıyor musunuz?

Kendimizi sınıflandırmayı istemiyoruz açıkçası. Bu işi eleştirmenlere bırakmakta yarar var ancak internette bir sitede bir kritiğin bizim müziğimize “neo-geleneksel” tanımını yaptığını okudum, bu tanım bize sıcak geldi.

Ticari ve promosyonel bir araç olarak internet hakkında ne düşünüyorsun özellikle Dünya Müziği sanatçısı bakımında?

İnsanların müziğimize ulaşmalarının kolaylığı bakımından özellikle çok güzel internet. Dükkanda bulamayacakları albümlerimize internet sayesinde ulaşabiliyorlar ve böylece daha geniş bir seyirci kitlesine ulaşabiliyoruz.

Son olarak Türkiye’ye gelip bir konser planınız var mı hiç ufukta?

Hazırda bir şey olmasa bile, elbette Türkiye’ye gelip konser vermek çok isteriz. İstanbul özellikle inanılmaz bir şehir ve çok güzel. Müziğimizi olabilecek kadar duyurmak isteriz.

Chonani Dar Nazar Nazaar-e-Gaaran from Tasawwuf on Vimeo.

Originally posted 2010-02-25 12:44:34. Republished by Blog Post Promoter

Photos on flickr

Tikabasamuzik Tumblr

    http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17200717431http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17109213760http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/17087773585http://tikabasamuzik.tumblr.com/post/16923390130

Better Tag Cloud