OO-Koo-leh-leh olarak telaffuz edilen ukulele, (arada sırada uke olarak da bilinir) gitar sülalesine ait bir enstrüman. Genellikle dört naylon veya bağırsak tele sahip olan bu minik gitar benzeri enstrüman çıkarttığı ritimlerin skalası sayesinde dinleyen kişinin yüzünde garanti bir gülümseme oluşturur. Adı kadar sesi de tatlı olan bu enstrüman en hüzünlü parçaları çalsa bile dinleyenin ruhu mutlu etme özelliklerine sahip.
19. yüz yılında Portekizli göçmenler tarafında Hawaii’ye getirilen ukulele zamanla büyük bir hayran kitlesine sahip oldu. Özellikle işin işine Amerika’nın girmesiyle birlikte ukulele’nin ünü tüm dünyaya yayıldı. Soprano, konser, tenor ve bariton şeklinde dört çeşitten oluşan ukelele belli ki Dresden Doll’s’dan tanıdığımız şimdilerin kuvvetli ve sert solo sanatçısı Amanda Palmer’ın da dikkatini çekmiş. Bu dünya müziği enstrümanını kucaklayan sanatçı birkaç ay önce müzik firması Roadrunner Records ile yollarını ayırıp kendisi sitesinde (www.amandapalmer.net) istediği şekilde istediği müziğini yayınlıyor. Bazıları ücretsiz bazıları ise çok cüzi meblağlara.
Şimdi sanatçı Hawaii’ye ait bu özel ukulele ile birlikte baştan sonra Radiohead parçalarını yeniden yorumladığı bir albüm ile karşımızda. Bu yeni projesinde araya serpiştirilen piyano ve perküsyon vuruşları haricinde sadece kendi sesi ve kendi çaldığı ukulele ritimleri yer almakta ve Radiohead’ın “Kid A” albümünden arkaya giden şeceresinden yedi parçayı yorumlamakta. EP formatında olan çalışmanın adı “Amanda Palmer Performs The Popular Hits Of Radiohead On Her Magical Ukulele”, ve açıkçası her şeyi açıklayan bir başlık.
Dünya Müziği derdimiz ve bundan dolayı bir dünya enstrümanı olan ukulele ile popüler bir sanatçının evliliğinden doğan dinlemesi oldukça keyifli olan bu albümü sizlere önermekteyim.
Parça Listesi
1.Fake Plastic Trees 05:22 2.High And Dry 04:10 3.No Surprises 03:44 4.Idioteque 04:08 5.Creep (Hungover at Soundcheck in Berlin) 04:41 6.Exit Music (For A Film) 05:17 7.Creep (Live in Prague) 05:17
Hepimiz elektronik müziği öyle ya da böyle dinliyoruz. Bazılarımız bunu bir yaşam biçimi olarak kabul ederken diğerlerimiz arada sırada ucundan bir ısırık almakla yetiniyor. Fakat acaba aramızdan kaç kişi bu müziğin teknik olarak nasıl ortaya çıktığını biliyor? İlk elektronik enstrüman neydi? İlk başta cevap dilinizin ucuna gelse bile, göründüğü kadar kolay değil. Elbette bilenler vardır ama bizim asıl hedef kitlemiz bu cevabı bilmeyenler.
Bundan yaklaşık 85 yıl önce, bir Rus bilim adamı olan Lev Sergeivitch Termen ( Leon Theremin olarak anılmaktadır) Theremin (Thereminvox olarakta bilinir) adını verdiği bir modül tasarladı. İlk başta bu modülün amacını tam olarak çözemeyen bilimadamı, sonra Theremin’in bir müzik enstrümanı olarak kullanılabileceğini düşündü. Görünürde çok basit olan bu enstrüman (özünde uzun ayaklı, iki tarafından nikel kaplamalı anten çıkan tahta bir kutu), o zamana kadar yapılan tüm enstrümanlardan farklıydı çünkü ne ağız ne el teması ile çalınıyordu. Etrafında yapılan akıcı el haraketleri ile ses veren bu ilkel görünümlü elektronik enstrüman, böylece müzik tarihindeki ilk elektronik müzik cihazı ünvanını almış oldu. Şimdiki komplike cihazların aksine Theremin ‘i çalmak için iki antenin etrafında ellerinizi istediğiniz şekilde akıcı olarak hareket ettirmeniz yeterli. Sağ elinizle sesin perdesini ve sol elinizle yüksekliğini ayarlayabiliyorsunuz. Parmaklarınızla ise çıkan sesleri istediğiniz biçimde yayıp dağıtabiliyorsunuz. Böylece ufak el hareketleriyle, daha önce hiç duyulmamış tiyatral ve gizemli seslerin yanısıra, tanıdık viyolin sesinden insan sesine kadar tınılar yaratılabiliyordu.
Ancak asıl elektronik müziğin çehresini sonsuza kadar değiştirecek kişi bundan 40 yıl önce geldi. Adı Dr. Roger (Bob) A. Moog (“Moog” soyadı Mo-oug olarak telaffuz ediliyor, Mu-ug olarak değil) olan bu kişi Theremin’e olan özel ilgisinden dolayı yaptığı araştırmalar sonucu, müzik dünyasına Moog Modüler Sintisayzır (MMS) adıyla tanıttığı enstrüman sayesinde elektronik müziğe bir kimlik verdi. Elektronik müzik bu çıkış noktasından itibaren dallanalarak, zincirleme etkisiyle günümüze kadar geldi ve son sürat evrimine devam ediyor.
Theremin’den aldığı esin kaynağı ile, sesin elektronik tasarımı kullanılarak analog ve duygu yüklü bir şekilde çalınabileceği sentezleyici cihazlar tasarlamaya başlayan Dr. Moog’un asıl amacı sanatçılardan aldığı gözlemleri ve yorumları harmanlayıp aklındaki tasarımlar ile bütünleştirmekti. B ir telefon operatör kutusuna benzeyen ve hatta kurulması saatler süren cihazlarını ilk defa görücüye çıkarttığında, müziği yok etmeye gelen bir anarşist olarak damgalandı. Fakat ne yapmaya çalıştığını fark eden sanatçıların desteği ile Moog Modüler Sintisayzır (MMS)’ı üretti. Bir klavyesi bile olmayan bu enstrüman ilk başlarda çok korkunç karşılandı ancak sanatçıların ihtiyaç ve önerlerine göre Dr. Moog MMS ‘ye klavye ekledi ve böylece bir anlamda dünyadaki ilk sintisayzır’ını yarattı. Sempatik bir form alan MMS tüm dikkatleri üstüne çekmeye başladı ve 1968 yılında Wendy Carlos ‘un Switched-On Bach ( J.S. Bach ‘ın sadece Moog kullanılarak çalınan elektronik yorumlarının içerdiği bir albüm) çalışmasının bir milyonun üstünde satmasıyla bir anda MMS müzik dünyasında odak noktası oldu.
Böylece elektronik müzik tarihi Dr. Moog ‘un keşifleri ile yazılmaya başladı. Peş peşe yeni modeller ve biçimler üretmeye başlayan Dr. Moog ‘un en ses getiren modeli 1960′lı yıllarında resmen müzikte bir devrim yaratan Minimoog Sintisayzır oldu. The Beatles’dan The Doors’a, Yes’den Rush’a kadar bir çok sanatçı ve grub tarafından müziklerinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kullanılmaya başlanan bu enstrümanlar, büyüleyici organik tınısal sesi ile yaratılan melodilerle eşsiz zevkler vermeye başladı. Minimoog ‘un kompakt olmasının yanısıra en büyük diğer özelliği de rahatlıkla taşınabiliyor olmasıydı, bu özellikle yoğun konser veren gruplar için bulunmaz bir kolaylıktı.
Sayısız modelleri ve kişiye özel tasarımları ile Moog ‘ların müzik dünyasında yarattığı heyecan bir anda o kadar büyüdü ki, bu pastadan bir dilim almak isteyen diğer firmalar analog sintisayzırların kuzeni olarak kabul edilen dijital sintisayzırlar üretmeye başladı. Böylece bir dönem için dijital/analog savaşı başladı fakat günümüzde Stereolab, Air, Radiohead, Fiery Furnaces, Broadcast, Super Furry Animals, Nine Inch Nails, Pearl Jam, Beck, Phish, Sonic Youth, Widespread Panic, Brian Eno, Frank Zappa, The Cure ve Fat Boy Slim gibi grupların/sanatçıların çoğu Moog kullanmalarına rağmen bu savaştan dijital synthesiserlar galip çıktı.
Ancak ürettiği enstrümanların kalıcılığı gibi ne yazık ki bu dehâ beden sonsuzluğa uzanamadı, Dr. Moog , 21 Ağustos 2005 tarihinde beş ay önce teşhis edildiği çaresiz beyin tümörü yüzünden, 71 yaşında, hayata gözlerini yumdu. Bir anlık sessizlik !!! Dr. Moog ‘un keşifleri sayesinde müziksel ufuklarını genişletebilen sanatçılar, onun tüm dünya sanatçıları için zamansız elektronik müzik enstrümanları yaratmak için kendini adadığını bilirler. Elbette kendisi müzisyen değildi ancak bir enstrüman tasarımcısı olarak müziğin kişiliğini ve ruhunu çok iyi tanıyan bir bilimadamıydı. Elektronik müziğin Einstein’ı olarak tanınan Dr. Moog bizleri bırakıp başka diyarlara enstrümanlar yaratmaya gitmiş olabilir ancak bu dünyada geride buraktığı Moog ‘ların etkisi The Beatles’dan Yes’e, Herbie Hancock’tan Chick Corea’ya kadar uzanan sanatçıların müziğinde hissedilmeye devam edecek.
Müzik seni özleyecek Dr. Moog…
Dipnotlar:
• Geçen sene Plexifilm tarafından Hans Fjellestad -yönetiminde “Moog,” isimli bir belgesel piyasaya çıktı, bu belgeselde Dr. Moog’un iç dünyasına detaylı bir şekilde şahit olma fırsatına sahip oluyorsunuz.
• www.moogmusic.com
• www.moogarchives.com
• www.bigbriar.com
• www.zu33.com/moog/
• www.moogmovie.com
Dijital ve Analog Sintisayzır Arasındaki Fark
Dijital sintisayzır digital sinyal işlemci (digital signal processing – DSP) teknolojisini kullanarak müzik üretir. Öte yandan analog sintisayzerlar analog bilgisayar teknolojisini kullanarak elektroniğin müziğe dönüşmesini sağlar. Her ne kadar dijital sintisayzırlar, analoglara kıyasla daha esnek müzik yalpazesine sahip olsalar bile, analog sintisayzerlar kullanıcısı ile daha sıcak ve yakın bir koktak kurup daha kişisel müzik yaratabilmektedir.
90’ların ortasında Son Volt, Freakwater, Wilco vs gibi grupların dâhil olduğu bir sürü topluluk country veya country-rock müziği icra ederek alternatif-rock dinleyicilerini hedef aldı. Ancak hiç kuşkusuz, 1993 yılında Nashville, Tennessee’de kurulan Lambchop bunların arasından çıkan en garip ekipti. Alternatif-country grupları mümkün olduğu kadar müziğin köklerine sadık kalmak için çabalarken, Lambchop bunların aksine kendisini belirli bir müzik anatomisine kısıtlamak istemedi. Böylece yumuşak, narin ve hatta uykunuzu getirebilecek kadar ninni atmosferine sahip Nashville melodilerini kullandı.
Her zaman hayattaki olağan ve ufak şeylerden büyük parçalar üretilebilir felsefesini koruyan Lambchop, yıkıcı intihar öyküleri, mazlum kayıp ruhlar ve sıradan bir günü daha geçirmekle cebelleşen emekçiler hakkında yaptıkları ağır parçalar sayesinde kült bir konuma ulaştı. Kendilerine yarattıkları öncü country-rock kulvarında 13 yıldan beri sağlam adımlarla ilerleyen ekip, en son albümleri “Damaged” için çıktıkları dünya turnesi kapsamında peş peşe 2 Aralık saat 20.00’de ve 3 Aralık saat 21.00’de Babylon’da sahne alacak.
Nashville’in en “arıza” grubu olarak tanımlanan Lambchop’un yapısı klasik country kombo oluşumundan uzak ve daha çok kolektif caz ekibi ruhuna uygun. Country müziğinin demirbaşları akustik ve steel gitar (çelik silindir ile çalınan yatay gitar) enstrümanları grubun müziğinde başrolleri saksafon, düdük, klarnet, İngiliz anahtarı ile dövülen boş teneke kutuları ile paylaşıyor. Böylece ekip country, soul, sanatsal-rock, caz temalarını içeren zor sınıflandırılabilen çağdaş bir müziğe imza atıyor. Tüm bu müzik sentezleri ise grubun beyni olarak kabul edilen Kurt Wagner tarafından yazılan düşsel sözler ile bir araya geliyor.
Dönem dönem Thindersticks ile kıyaslanan ekibin temelleri 1986 yılında Kurt Wagner, gitarist Jim Watkins ve basçı Marc Trovillion tarafından atıldı. O dönem isimleri Posterchild olan ekibin hiçbir zaman çekirdek bir kadrosu olmadı ve dönem dönem gel-git sanatçılar sayesinde sürekli değişen bir yapı ile müzik hayatına devam etti. Adeta bir girdap içinde müzisyen galaksisi olarak da düşünülebilir. Bu değişiklikler sayesinde grubun kendine has karizmatik ses sentezi müzikal olarak sınırlarını olabildiğince genişletti ve kendini ileri taşıdı. 1994 tarihli ilk albümleri “I Hope You’re Sitting Down” ve 2006 tarihli en son albümleri “Damaged” dâhil olmak üzere bugüne kadar 10 albüm üreten ekip özellikle 2000 tarihli “Nixon” kavramsal albümü ile büyük ses getirdi.
Lambchop, On üç yıl içinde alternatif bir country grubundan, günümüzün en çok övgü alan Amerikalı grubu olacak şekilde bir gelişim sağladı. Bu garip ancak keyifli canavar – bilinçli veya bilinçsiz – her seferinde kendine meydan okudu ve içsel gelişimi ile yeni formlara doğru metamorfoz geçirdi. Bundan dolayı grubun ürettiği her çalışma bir zincir halkası gibi birbirine sıkı sıkı bağlı. Grup tek bir albümü yerine, tüm albümlerinin birlikte irdelenmesi ile anlaşılabilir bir yapıya sahip. Özellikle son albümleri grubun organik müziksel kişiliğini ortaya çıkartan çok başarılı bir çalışma. Ancak Toplamda 17 sanatçının emekleri ile hayat bulan bu albüm, kolay ulaşılabilir bir çalışma değil. Aksine antika melodik temalar üzerine işlenmiş, yavaş yavaş hazmedilebilen sakin, nazik, zarif ve dokunaklı bir yapıya sahip. Adeta birkaç dinleyişte güzelliğini ifşa eden bir cevher gibi.
Lambchop’un ülkemizde vereceği bu ilk konsere gelmeden önce biraz olsun grubun müziği hakkında fikir sahibi olmanızı öneririm. Böylece konser gecesini çok daha keyif alacak şekilde yaşayabilirsiniz. Her iki gece ön grup olarak sahne alacak olan Hands Off Cuba adlı elektronik ikili ise Lambchop öncesi dinleyenlere gerçek bir müziksel deney yaşatacak. Müziklerini evlerinin en mahrem bölgelerinde üreten ikili, ilk defa Lambchop ile birlikte kaydettikleri 2005 tarihli CoLAB adlı dört parçalık EP ile tanındı. O dönemden beri Nashville gibi country müzik ağırlıklı bir kesimden çıkan en modern müzik olarak biliniyor.
Tarih belli, mekân belli, bu garip gizemli müzik serüvenini kaçırmamanız umuduyla.