Yüreği olmayan sanat ne kadar sanat olur? Yaratıcılıktan uzak melodiler ne kadar müzik olur? Bunlar hep, benim kendi kendime sorduğum sorular. Bu sorulara yarım cevap verebildiğim zamanlarda bile söz konusu müziğe dikkat etmem gerektiğini anlarım.
Londra merkezli Portico Quartet yaptığı müziği ‘özgür modern caz’ olarak tanımlıyor. Miles Davis’in “Bitches Brew” dönemindeki gibi haylaz bir yaratıcılık var Portico Quartet’in atmosferinde. Sokakta müzik yaparak kendi tarzının temellerini atan ekip, bir şekilde Londra Caz Festivali’nin aralık kapısından içeri girerek, kendine albüm anlaşması yakaladı. Bu heyecanlı dönemi “Knee-Deep In The North Sea” adlı Mercury ödülüne aday gösterilen albümleri takip etti. Çok ses getirdi bu dörtlünün sokulduğu yaratıcı müzik dalgaları. Gel-git unsuru her dinleyeni etkiledi.
Ekip kahramanlarının seslerinde yankılanırken, araya serpiştirdikleri yaratıcı çekirdekleri ile farklı olmanın algısını yarattı. Onlar var olan ritimleri kopya-yapıştır-düzenle mantığından uzak, kendi yaratıcılığını ön plana çıkartan felsefeyi benimsedi. Çağdaş ritimlerin mutlak hâkimiyeti bir sonraki üretimleri “Isla”da varlığını sürdürmeye devam etti. Abbey Road Stüdyosunda kaydedilen çalışma için ekip cebindeki her kuruşu harcadı. Dokuz doğaçlama temalı parça her vuruşu ile müzikseverleri kavradı.
Daha önceden pek önemli görülmeyen hang davulu, Portico Quartet’in müziğinde kendine yeni bir kişilik buldu. Uçan daire izlenimi veren bu enstrüman, yarattığı ses skalası ile de pek uzaydan uzak kalmadığını gösterdi. İlk iki albümde bu enstrümanı kontrol eden Nick Mulvey, üçüncü çalışmada ben artık yokum diye yerini Kier Vine’a bıraktı. Bence çok yerinde bir karar olmuş zira Vine’in müziğe hâkimiyeti ve Portico Quartet’e uyumu çok başarılı.
Artık enstrüman kutularına atılan birkaç kuruş günlerinden oldukça uzak olan ekip, kendi tarzında söz ettiren bir ligde. Caz döneminin ruhunu bırakmayıp, köklerine her daim sadık olan ekip, kendi adlarını verdiği üçüncü üretimleri ile karşımızda. “Isla”ya kıyasla biraz gidişatı değiştirdikleri bir çalışma “Portico Quartet”. Kusursuz harmanlama, teknolojinin caz, pop ve elektronik müzik ile birlikteliği, ıstırapsız geçişler, karanlık köşelerin aydınlığa uzandığı melodiler, basit ve büyüleyici.
Kulakların ilk başta yadırgayacağı ‘Window Seat’ yürük ortamsal yapısı ile dinleyene merhaba diyor. Gıcırdayan yaylılar ve izgesel tınılar ürkütücü bir sinema ortamına davet ediyor dinleyeni. Son dönemlerde grubun ciddi anlamda neden Oneohtrix Point Nevers üretimlerini sevdiğinin güzel bir yansıması.
Portico Quartet’i birilerine benzetmek bana yanlış bir kurgu olarak geliyor. Zira bu ekibin yaptığı var olanı alıp, farklı bir uygulama ile değişik müzikal serüvene taşımak. Ben yaptıklarını orijinal buluyorum ve tüm krediyi kendilerine veriyorum. İlham aldıkları sanatçılar mutlaka var, ama ‘benzetmek’ bana haksızlık ve daha doğrusu yanılgı olarak geliyor. İlham alındığı yerde kalır ve bir sonraki aşamaya yaratıcılık ile taşınır, işte Portico Quartet bunu gerçekleştiren nadir ekiplerden biri.
“Portico Quartet” belli ki, üzerinde oldukça uzun zaman harcanmış bir çalışma. Zira her parça kendi başına bir başrol özelliğine sahip ama aynı anda da bir bütün. Saloniksv’de ağırlıkta o zaman çıkacak olan bu albümden parçalar çalarken neyin bizleri beklediğinin az da olsa tadına varmıştık. Şimdi her şeyi temiz ve sessiz bir ortamda dinleyince albümün ne kadar iddialı olduğu ortada.
‘Spinner’daki bas vuruşlarının, hızlı ve kesik klavye vuruşları ile birlikteliği oldukça çarpıcı. Dokuz dakikayı zorlayan kakofoni ritimlerin zincirleme hâkimiyetinden beslenen ‘Rubidium’ diğer bir cevher. İlk defa vokaller ile ‘Steepless’ parçasında tanışan Portico Quartet müziği, solist Cornelia ile çekinmeden vokal/müzik harmanlamasına giriyor ve tam kıvamında, ne fazla ne az. ‘Lacker Boo’ ise “Isla” devresine en yakın olan, eski Portico Quartet bölümünden kalan, o zaman ile bu zaman arasında köprü kuran bir parça. Ancak takviye gören yaylılar sayesinde burada da farklılığı hissedebiliyorsunuz. ‘4096 Colours’ grubun teknolojiden nasıl faydalandığını ve bunu caz normlarına nasıl işlendiğin vura vura gösterdiği bir büyüleyici ambiyans. Resmen 4096 ritme tekabül eden 4096 renk gözlemliyoruz. ‘City Of Glass’ ise belki de Portico Quartet’in gelecekte neler yapmayı hedeflediğine dair bizleri davet eden en bariz örnek. Tek kişilik orkestradan müşterek bir komün yapıya doğru ivme kazanan ritmik melodiler dinledikçe dinletiyor kendini.
Aslında bu albümün en önemli unsuru detaya gösterilen ekstra özen. Tonlama ve titreşim arasında sürekli gidip gelmeler. Melodik katmerler arasında tetikleyici ritimsel açılımlar. Dengeli ve seviyeli müzik kurgusu, albümün ruhumun beslendiği noktalar. Teknolojinin hünerlerini akıttığı bir katalog.
Albüm çıkmadan önce pek çok parçayı canlı dinleyen birisi olarak, bunun albüme yansımasını görmek, aynaya diğer yüzünden bakmak gibi. Grup canlı performansında albümdeki içeriğe mutlak sadık ve icraatında akıcı, başarılı. Portico Quartet Twitter hesabından albüm bitince adına ne koyalım diye soru sorduğunda ben, ‘perceive more than you hear’ demiştim. Çok beğendiklerini dile getirmişlerdi ama ne yazık ki albüm adı olamadı. Ancak şu bir gerçek ki benim de ifade ettiğim albüm ad şu an dinlediğimiz albüme çok yakışıyor, ‘dinlediğinden daha fazlasını algıla’, işte albümün özü bu aslında. Karşımızda 2012’in en iyileri arasında hakkıyla yer alacak olan ilk çalışma var…
Afrika geleneksel müziklerini ve kora çalgısını tüm dünyaya sevdiren Malili ve Grammy ödüllü Toumani Diabaté çaldığı enstrüman ile gerçek anlamda özdeşleşen sanatçılardan biri. Batı Afrika’ya özgü, 21 telli kora enstrümanını dünya müzik platformuna taşıyan Toumani Diabaté için kora, Ravi Shankar için sitar, Djivan Gasparyan için duduk, Jimi Hendrix için gitar ve Arif Sağ için saz neyse o.
Açık Radyo’da albümlerinin pek çok defa prömiyerini gerçekleştirdiğimiz virtüöz, 22 Mayıs’ta, Cemal Reşit Rey’de, Türkiyeli müzikseverlerin karşısına ilk defa çıkacak. Yoğun dünya turnesi arasında kendisini yakaladık ve bir söyleşi yaptık:
Zekeriya Şen: Kora bazı ülkelerde hâlâ pek bilinmiyor. Bize biraz koranın geçmişi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile sunduğumuz geleneksel şarkılar o kadar eski şarkılar ki, birçok dinleyicinin iyi bildiği batı klasik müziği eserlerinden bile eski bir geçmişi var. Aslında diğer enstrümanlara rağmen, daha çok kişiye ulaştığında, herkes birçok batı enstrümanından daha geleneksel ve hiç de yabancı olmadığını fark edecek. İyi müzik dinleyicileri bunu farketmeye başladı bile…
Zekeriya Şen: Ebeveynleriniz Ulusal Enstrüman Topluluğu’nda yer alan müzisyenlerdi ve müzik gelişiminizde mutlaka doğrudan etkileri olmuştur. Anne ve babanız müzik kariyerinizde size bir yol çizdi mi yoksa sizi kendinizle baş başa, özgür mü bıraktılar?
Toumani Diabaté: Müzik babamın doğasında vardı ama ben babamı o kadar az görebiliyordum ki…Belki genlerimde taşıyordum müzik sevgisini, ama yetiştiğim çevre bu büyüleyici kora müzikleriyle sarılıydı ve bu benim gerçek motivasyonumdu. Babamdan uzak olduğumu saklamıyorum, çünkü hep seyahat etmek zorundaydı… Hem annem hem babam müzikle meşgullerdi ve ben müziği kendimde buldum…
Zekeriya Şen: Hiç şüphesiz böyle onların sayesinde birçok farklı müzik dinlediniz. Böyle bir müzik zenginliği içerisindeydiniz. Korayı kendi kendinize öğrenmenizde bunun size ne kadar katkısı oldu?
Toumani Diabaté: Aslında bu konuda mütevazi değilim, çünkü bunun bana Tanrı’dan bir hediye olduğunu düşünüyorum. Bulunduğum çevrenin bu müzikle dolup taşması elbette beni etkilemiştir, ama ben bu müziği keşfetmekten çok, bu müziğe doğduğumu düşünüyorum, bana bu müzikle kendimi ifade etmek çok doğal geliyor…
Zekeriya Şen: Çok genç yaşta, dönemin ünlü isimleriyle müzik birlikteliğine girmiştiniz; müzik yapmaya başladığınızda uluslararası bir tanınmışlığa ulaşabileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Toumani Diabaté: Benim bütün istediğim kora müzikleriyle, kendi gelenekselliğimi temsil ederek dünyayı dolaşabilmekti. Profesyonel olarak sahnede olmak bana çok heyecan veriyordu, açıkçası büyük isimlerle ilk tecrübelerimi kazanmak büyük bir şans, ama benim odaklandığım sadece sahnede olmaktı…
Zekeriya Şen: Müzik kariyeriniz boyunca hep diğer sanatçılarla alışverişi ve etkileşim içerisinde oldunuz; farklı coğrafyadan gelen bu kadar çok müzisyen ile birebir çalıştıktan sonra, birlikte müzik yapacağınız kişilerde özel bir şey arıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Bana pop yıldızları da kimi zaman heyecan verebiliyor. Tıpkı Björk’le çıkardığımız işler gibi.. Alternatif müzikler yapan ve popüler olmuş o kadar çok başarılı isim var ki. Madonna ile bir çalışma yapmak çok enteresan olabilirdi mesela. Blur’den bildiğimiz Damon Albarn bana göre çok yetenekli ve kendine özgü işler çıkarıyor… Damon Albarn’la çalışmayı isterdim.
Zekeriya Şen: Roswell Rudd ile birlikte caz müziğini kora ile birleştirdiğiniz “Malicool” çalışmasını çok beğeniyorum. Bu çalışma hakkında bizlere ne söyleyebilirsiniz?
Toumani Diabaté: Kora ile doğaçlama yaptığımda caz duygusu o kadar yakınlaşıyor ki… Geleneksel müziklerin cazla uyumu, bu müziklerin zengin kökleri ile ilgili. Cazın da insan dramlarından çıkan ve müzikal olarak da zengin bir geçmişi var, koranın da geçmişi tartışılmaz, bu yüzden uyumlarının iyi olduğuna ben de inanıyorum ve dinleyici, özellikle caz dinleyicisi büyük keyif alıyor… 22 Mayıs’ta İstanbul’da aynı keyfi yaşıyor olacaksınız.
Zekeriya Şen: Tüm müzik birlikteliklerinizin arasında en çok beğendiğiniz ve diğerlerine nazaran ön planda olan hangisi?
Toumani Diabaté: Yaptığım işlerden hiçbirine haksızlık etmek istemiyorum, ama kaybettiğimiz bir efsane olarak Ali Farka Touré ile yaptığım çalışma benim kariyerim için çok değerli. Ali Farka’nın müziği geleneksel bir müzik ve Mali’nin tüm köklerini taşıyor. Onun albümünde bir müzisyen olarak yer alabilmek benim için bir ödüldü, üstelik bu Grammy alan bir albüm oldu…
Zekeriya Şen: Yıllardan beri grubunuz Symmetric Orchestra ile çalıyorsunuz ve şu ana kadar birlikte sadece tek bir albüm kaydettiniz. Gelecekte onlarla planladığınız yeni çalışmalar dinleyecek miyiz?
Toumani Diabaté: Henüz son albümümü sunuyorum ve “The Mande Variations”, benim için kendimi müzikle ifade etmeye başladığımdan beri alabildiğime inandığım yolu dinleyiciyle paylaşıyor. 20 yıl önce yayınladığımız ilk kora albümünden sonra bu albüm benim için çok önemli. Bu yüzden, yeni bir albüm heyecanı henüz duymuyorum, çünkü son albümü daha çok insana ulaştırmak istiyorum. İstanbul’da da bunu yapıyor olacağım…
Zekeriya Şen: Kültürel alışverişi önemseyen bir dünya müzisyeni olarak, seyahatlerinizde diğer sanatçılardan neler duyuyorsunuz? Özellikle ilginizi çeken bir şey var mı?
Toumani Diabaté: Müzisyenler, özellikle geleneksel müzikleri daha çok kişiye ulaştırabilmek için deneysel çalışmalar yapmaya devam ediyorlar ve artık ne dinleyici ne de müzisyenler bu konuda katı değiller. Ben yine de gelenekselden çok uzaklaşmamaya çalışıyorum. Eğer kökleri iyi biliyorsanız buna cesaret edebiliyorsunuz. Şimdi tanıştığım birçok müzisyende bu cesaret ve yetenek var.
Zekeriya Şen: Ne zaman sınırları aşıp uluslararası bir grup olduğunuzu fark ettiniz?
Toumani Diabaté: Hiçbir zaman buna odaklanmadım, ama henüz 19 yaşındayken sahnede Mali’nin en ünlü isimleriyle çalıyordum ve hayal ettiklerimin uzak olmadığını da biliyordum… Symmetric Orkestra’yla dünyanın en prestijli salonlarında konserler vermeye başlayınca, şansımın arttığını tahmin edebildim.
Zekeriya Şen: Neredeyse tüm dünyaya Mandinka kültürünü müziğiniz vasıtasıyla tanıttınız, buna karşılık seyirciden aldığınız tepki nasıl?
Toumani Diabaté: İnsanlar popüler müzikleri seviyorlar, ama bir yandan işin içine koskoca bir tarih girince daha çok mutlu oluyorlar. İlk safhada dikkat çekmek için deneysel çalışmalar işe yarıyor, ama sonrasında geleneği sunmak hem benim için mutluluk verici oldu hem de insanlar keşfettiklerinde daha çok öğrenmek istiyorlar…
Zekeriya Şen: Türk müziği hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Beğendiğiniz sanatçılar veya yerel enstrümanlar var mı?
Toumani Diabaté: Herhangi bir ülkeye gittiğimde ilk olarak eski geleneksel müziklerini ve folklorunu öğrenmeye çalışıyorum, ama özellikle yurtdışındaki festivallerden Aynur’u tanıyorum. Sesi çok güçlü ve çok etkileyici. Ömer Faruk Tekbilek de adını yurtdışında en çok duyduğum bir başka müzisyen…
Zekeriya Şen: Sınırların birbirine geçmesiyle, kanımca tüm kültürler kendi aralarında kaynaşmaya başladı. Sığ görüşlerin tüm utançları, ayrımcılıkları yıkılmaya başladı. Kültürel küreselleşme ve müziğin bunun içerisindeki rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?
Toumani Diabaté: Müziklerin birbirine yakınlaşmasıyla beraber çoğu kez tarihçiler hiç bilemeyeceğimiz tarihi yakınlıkları keşfediyorlar ya da hatta birbirinden çok uzak ülkelerde bile ortak bir enstrüman olabildiğini görüyorlar. Bu yakınlıkları ortaya koymak bence çok anlamlı, ama diğer taraftan her ne kadar deneysel müziklere açık olsam da, mümkün olduğu kadar geldiğim toprakların eski müziklerini tanıtabilmeye özen gösteriyorum…
Zekeriya Şen: Dünya Müziği kavramına inanıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim ilgilendiğim geleneksel müzik ve yaptığım çalışmaların yan yana getirildiği tanımlama daha çok “geleneksel müzik” oluyor…. Ama popüler bir müzikle ya da isimle de geleneksel bir çalışma yapılabilir ve pek çok alternatif çalışmalar ortaya çıkabilir…
Zekeriya Şen: Algı kolaylığı bakımından insanlar tarafından her şeyin etiketlendiği bir dönemde yaşıyoruz, siz müziğinizi herhangi bir stil ve tarz altında sınıflandırıyor musunuz?
Toumani Diabaté: Benim böyle bir kaygım yok, ama açıkça benim yaptığım müzik kora müziği… Belki bu müziğin cazla buluştuğu deneysel çalışmalar da yapıyor olabilirim, ama müziğim tamamen bizim eski geleneksel müziğimize dayanıyor. Ancak kora müziğinin yapısı deneysel çalışmalara izin veriyor ve özellikle sahnede cazla çok daha fazla yakınlaşıyor.
Zekeriya Şen: İlk defa Türkiyeli müzikseverlerin önüne çıkacaksınız ve emin olun hepsi müziğinizi heyecanla bekliyor. Bizler için neler planlıyorsunuz?
Toumani Diabaté: İstanbul’a olağanüstü müzisyenlerle beraber geliyorum, kendimi kora müzikleriyle ifade ederken yalnız kalmadığımı göreceksiniz. Özellikle son albümümden şarkılar olacak… Türkiye kültürel zenginliklerini, müzik ile ilgili çeşitliliğini hayranlıkla karşıladığım bir ülke. Ben de bizim zenginliklerimizi paylaşıyor olacağım..
Söz konusu röportaj ilk olarak Açık Radyo Sitesinde yayımlanmıştır.
Originally posted 2010-05-09 08:54:24. Republished by Blog Post Promoter
Son dönemlerde dünya müziği camiasında birçok müzik çalışmasında Senegal doğumlu kora ustası 1978 doğumlu Seckou Keita ile karşılaşıyoruz. Seckou, dünya müziği füzyoncusu Baka Beyond’dan çılgın grup Eté’ye, folk-blues üstadı Mark Flanagan’dan, caz basçısı Kevin Willoughby’ye, Batı Afrikalı grup Jalikunda’dan İsveçli viyolonist Ellika Frisell gibi birçok sanatçıyla aynı anda çalışıp aynı zamanda kendi solo kariyerini sürdürebilen ender sanatçılar arasında. Yaratıcılık telleri sonsuz olan Seckou Keita ve grubu SKQ (Seckou Keita Quintet) yoğun bir konser zincirlemesinden sonra uzun zamandan beri beklenen yeni çalışması “The Silimbo Passage” ile karşımızda.
Seckou Keita Senegal’in Casamance bölgesinin başkenti olan Ziguinchor’da doğmasına rağmen Mali’nin kral soyundan gelen Keita sülalesinin bir ferdi. Dört yaşında ilk defa kora ile tanışan genç Seckou, dedesinin kucağına oturarak bu atasal enstrümanı çalmayı öğrendi ve bu süreçte, her kora çalgıcısının ana inancı olan: “koranın insanın bir parçası, insanın da koranın bir parçası” olduğunu yaşayıp öğrendi.
1998 yılında bir arkadaşı sayesinde İngiltere’ye davet edildi ve o zamandan beri sanat yaşamını burada sürdürüyor. Zira Seckou’ya göre Britanya Batı ile Afrika arasında dünya müziğini hakkıyla taşıyabilen bir köprü. Seckou’nun yetim anlamına gelen ilk albümü “Baiyo”, 2001 yılında raflarda yerini aldı. Ağırlıkta viyolin, mandolin, bateri ve vokallerden oluşan bu 9 parçalık albümde Seckou sadece kora çaldı. Albümde yer alan ‘Tamala’ ve ‘Sabu Nginna’ adlı besteler inanılmaz olumlu tepkiler aldı ve böylece sanatçının besteci yönünü de ortaya çıkartmış oldu. “Baiyo” sayesinde Seckou her ne kadar kazanmasa bile 2001 yılında BBC Radio 3 tarafından Dünya Müziği ödülüne aday gösterildi.
Müzikteki her şeyin dürüst ve ritimlerdeki anlamların korunmasına inanan sanatçı, daha sonra SKQ ekibini oluşturdu. Tamamen farklı orijinden gelen sanatçıların (İtalyan basçı, Gambiyalı perküsyoncu ve Mısırlı viyolonist) oluşturduğu Seckou Keita Quartet, buna rağmen kusursuz müziksel ahengi ile bütünlük oluşturuyor. Ekibin zengin müzik katmerlerinin yer aldığı 2006 tarihli “Afro Mandinka Soul – Tama-Silo” adlı albümü bunun en belirgin kanıtı. Albümde geleneksellikle modernlik arasında köprü kuran ekip, bir arada yer alması çok zor olan ritimleri ustalıkla harmanlayarak ortaya organik bir çalışma çıkarttı. Ekip yanlarına beşinci üye (Seckou’nun kız kardeşi Binta Suso) alarak bir Quintet olarak yeni çalışmaları “The Silimbo Passage” ile bu organikliği devam ettiriyor
Seckou Keita SKQ günümüzde en hızlı gelişen bağımsız ekiplerinde biri. Dünyanın en başarılı enstrümantal ekiplerinin arasında gösterilen SKQ, müzikleri ile dinleyen herkese ulaşmak gibi bir yeteneğe sahip ve bunu yeni çalışmalarında da kusursuz devam ettiriyor. Her zamanki gibi heyecan verici kültürel harmanlamalar ve deneysel ritimler yeni albümde de yine ön planda. Bir ihanetin öyküsünün anlatıldığı ‘Bimo’ adlı parça ile dinleyenleri sade sesi ile karşılayan Seckou Keita kora ve viyolinin bütünselliğini çok güzel yakalıyor. Bir sonraki parça ‘mande-Arab’ ise Binta Suso’nun vokalleri ile süslenmiş ve tam bir Senegal-Arap müzik evliliğinin heyecan verici yansıması. Parçada adeta Senegal, Mısır, Gambiya ve İtalya ekseninde periyodik olarak turluyorsunuz. Ruhani bir yılanın hamile bir kadına ormanın ortasında yardım etmesinin öyküsünü ele alan ‘Miniyamba’ adlı çalışma sözlerini anlamasanız bile içtenliği ile ruhunuza dokunan albümün en doruk anı. Wolof (Senegal’in geleneksel dili) diyalektinin süslediği kora ve viyolin ahengi nefes kesiyor. Keman, perküsyon ve koranın birbirlerinden zıt kulvarlara sokulduğu ancak yan yana adım attığı enstrümantal parça ‘Dingba Don’ ise tek kelime ile dünya müziğinin nefasetini gösteren kusursuz bir yapı sergiliyor. Albümün kapanışını yapan ‘Missing You’ ise James Brown’a ithaf edilmiş bir enstrümantal ninnisel ağıt. Sakinliği ile içinize su serpen bir
Sanatçıların arasındaki empati kesinlikle albüm içerisinde yer alan on parçaya bir ahenk kazandırıyor. Geleneksel parçaların cesur ve ileriye dönük aranjmanları farklı sınırlara maharetle sokulmanın güzelliğini dinleyen ile paylaşıyor. Adeta canlı bir performansı yakalayan albüm ekibin şu ana kadar çıkarttığı en heyecan verici çalışma. Seckou Keita’nın yorulmak bilmeyen yaratıcı bir ruhu var ve bu her şeyden çok kora enstrümanına yansıyor. El attığı her projeye zenginlik katmasını başaran sanatçı böylece bizlere çok uzak diyarlardan gelen ezgileri çoğu popüler çalışmadan kat kat daha başarılı bir şekilde kulaklarımıza seriyor. Seckou’nun yaşını göz önünde bulundurursak bu sanatçının müziksel serüveninde daha bir başlangıç. Zira gelecekte biz dünya müziği tutkunlarını çok farklı müziksel dönemeçler, harmanlamalar ve yorulmak bilmeyen melodiler bekliyor…
Originally posted 2011-07-25 17:25:30. Republished by Blog Post Promoter