Dünya Müziği Tanımının Sonu…

Dünya’daki pek çok müzik tarzından dolayı müzikologlar genel akım haricinde kalan müzikleri bir kategori altında sınıflandırmak zorunda kaldı. Bunun başlıca amacı işleri kolaylaştırmaktı. İşte böyle bir ortamda “dünya müziği” tanımı gündeme geldi, zannedersem Amerikalı etnik-müzikolog Robert Brown bu tanımın babası oldu. Takvimlerde yıl 1960’ları gösteriyordu.

Brown’un bu tanımlaması sonucu pek çok müzik “Dünya Müziği” kategorisi altına yerleştirildi. Oradaki müzik, normal tarzlara indirgenemeyecek olan müzik bir anda kendini bu kategorinin altında bulu verdi. Ancak tanım hep bir bilimsel yönde ele alındı ve hiçbir zaman popüler tüketim için tüketime sunulmadı. Bu tanım bilimsel olarak yaklaşık on yedi sene gündemde kaldı ta ki 1987 yılında Londra bazlı DJ’ler, müzik firmaları ve konuyla alakalı diğer kurumlar bir araya gelip bu tanım altına giren müzikleri kitlesel tüketime, algılamaya sunmaya karar verene kadar. İşte o an müzik dünyasına yeni bir tarz eklendi “Dünya Müziği”. Bu tanım hemen hemen pek çok müzik firması tarafından benimsendi ve uygulamaya konuldu. Neden? Zira bu kategorileştirilmekte zorlanılan her müziği kabul eden bir sınıf idi. Böylece oradaki müzik, yabancı müzik olan sınıflandırılan her şey tek bir ticari çatı altına toplantı. Artık Afrika’dan gelen müziği nereye yerleştireceğini bilen müzik dükkânları mutluydu.

Bu isim anında bir nimet ve aynı zamanda bir lanet olup çıkıverdi. İlk başlarda ben nimet tarafını savunurken yıllar geçtikçe aslında lanet açılımının daha bir doğru olduğunu gözlemlemeye başladım.

Aslına bakarsanız Dünya Müziği ilk çıktığında; dünya ritmi, tropik müzik, Etnik ve yöresel ritimler, uluslararası pop ve hatta rock ve geleneksel müziklerin hepsinin aynı havanda yer almasını sağlayan bir tanım oldu. Dışarıda kalan tarzlar ise aşina olduğumuz rock, heavy metal, pop, blues, caz, country ve diğer nispeten daha popüler olan tarzlar oldu. Evet, duruma bir süre böyle bakarsak herkesin işi kolaylaştık, sanatçıdan müzik firmasına, müzik dükkânından dinleyiciye kadar.

Kolaya kaçılan bu yol zamanla ciddi bir duvara tosladı. Dünya Müziği adı altında sınıflandırılan müziklerin zamanla kendi içlerinde de ayrıştığı ve farklı bir tanım ile ifade edilmesi gerektiği gündeme doğdu. Popülerliğin dışında halan her şey Dünya Müziği olamazdı veya olmamalıydı. Batı popüler müziğine bakarsak kendi içerisinde pek çok alt ve mikro tarza bölünür ancak öte yandan dünyamızın diğer sesleri tek bir tanım altına yerleştirilmesi oldukça zor ve mantıksız. Tek bir levha altında ifade edilen sayısız müziksel yön zamanla bir karmaşaya neden olması işten bile değil. O zaman da geldi çattı açıkçası.

Müzik firmalarının başlıca amacı Dünya Müziği kategorisi altında daha önce sınıflandıramadığı müzikleri atmak oldu. Evet, kolaya kaçtıkları aşikar ancak oradaki müzikleri de sadece böyle dinleyicilere ulaştırmaları mümkün oldu. Müzikseverler bakımından ise bu bir devrimdi zira daha önce bilmedikleri-duymadıkları müziklere ulaşır oldu. Müzik firmalarının amacı ürünleri talep oldukça satmaktı, müzikseverler ise daha önce ulaşma imkanı yakalamadıkları bu müziklere tek bir kategori altında ulaşmaktı. Bu süreçte HMV, Borders, Virgin ve benzeri kurumlar durumdan çok mutluydu. Böylece Dünya Müziği markası bir anda talep gören bir tarz oldu.

Her ne kadar bir etnomüzikolog Dünya Müziği tanımını yaratmış olsa bile bunu yaparken sadece kendi bilimsel camiası için kolaylık gerçekleştiriyordu oysa bu müziği yapan sanatçıların hiç birine fikirleri sorulmadı. Zira şu an baktığımızda Dünya Müziği kategorisi altında sınıflandırılan pek çok sanatçı bu kategori altında olmaktan mutlu değil hem de hiç.

Evet, asla ulaşamayacakları kitlelere ancak böyle ulaştıkları bir gerçek ama yanlış bir sınıflama içerisinde yer almak ise ayrı bir sorun. Adeta David Byrne’ın zamanında tanımladığı gibi “Anglo-Batı Pop” olmayan her şey Dünya Müziği olarak gösterilmesi ise çok anlamsız. Özellikle okumayanlara tavsiyem, D. Byrne’ın 1999’da New York Times için kaleme aldığı “Neden Dünya Müziği’nden Nefret Ediyorum” başlıklı yazıyı okumaları; “Why I Hate World Music”.

Bu yazının anlamını tüketici toplumda yetişen bir insanın hemen hap gibi algılaması ne yazık ki çok kolay değil ancak zamanla ve birçok fırın ekmek yedikten sonra bazı tuğlalar yerine oturmakta. Bu tanımı ırkçı yönden ele bile alabiliriz; Beyaz İnsanın dışında kalan, Beyaz İnsanın anlamadığı ve yabancı gördüğü müzikler. Bu ırkçılık değil de nedir acaba?

Britanya’da Dünya Müziği tanımı tüm dünyaya altın tepsi üzerinde sunulmuşken bu adadan gelen Nitin Sawhney 2005 yılında çok sert bir biçimde herkesin kendisini sınıflandırdığı müziğe ait olmadığını deklere etti. Bu adeta ekmek yediği tarza tükürmek gibi bir şeydi. Oysa sanatçı daha bir yıl önce BBC Radyo 3 tarafından En İyi Dünya Müziği ödülü ile taçlandırılmıştı. Nitin Sawhney’in açıklamasında çok yerli yerinde ifadeler vardı; örneğin caz, folk veya heavy metal belli bir tarzken Dünya Müziği aslında bir tarz olmayıp sadece bir genel sınıflandırmaydı. Adeta bizlerin sınıflandırdıklarının dışında kalanlar, köşeye itilmişler veya nasıl sınıflandırmayı bilmediklerimiz burada yer alıyordu. Oysa işin  inceliğine parmak sokarsak Dünya Müziği kategorisine sokulan her müzisyen veya grup aslında başka bir tarz altında kolaylıkla sınıflandırılabilmekte. Sawhney’in bu 180 derece değişen tavrı pek çok bilinçli müzik yazarı tarafından kabul görürken, tüketim tanımları içerisinde olanlar tarafından şiddetle kınandı.

Dünya Müziği tanımı açıkça kolaya kaçmanın yolu. Müzikseverler fazla araştırma yapmadan direkt Dünya Müziği tanımı altında var olan sanatçılara yönlenmeyi tercih etmekte. Oysa bu sanatçıların yaptıkları müzikler çok kolayca mevcut olan ana tarz damarlarına yerleştirilebilmekte; caz, rock, punk, folk gibi.

Her ne kadar Dünya Müziği tanımı yanlış olsa bile şu gerçeği de göz ardı etmemek lazım. 1960’dan beri bu tarzın altına sınıflanan müzik popüler akımlara karşı durmayı başarmış ve her zaman alternatif olmuştur. Bilinçli müzikseverler için ise hep farklı bir şey önermiştir. Son 20 yıldan beri batı pop tarzları; rock’tan R&B’e, Hip Hop’tan klasik pop’a kadar olan geniş çerçeve hep bir kısır döndü içerisinde. Aynı ritimler, aynı melodiler, aynı tarzlar. Elbette istisnalar mevcut ancak genel olarak resme baktığımızda çok bariz bir kısır döngü mevcut. İşte bu aşamada Dünya Müziği tanımı altına giren müzikler bir çıkış noktası oldu. Farklı ritimleri müzik severlerin kulağına getirdi, algılamayı arttırdı, müzik bilincini kuvvetlendirdi ve sadelikle yetinmememizi öğretti. İşte bu şemsiye altında birbirine işlemeli ritimler ile tanıştık, faklı enstrümanların müziğine aşık olduk ve karizmatik vokallere şahit olduk. Hepsi Dünya Müziği olarak tanımlanırken işin işine girdikçe bunların aslında kendi başlarına özgün tarzlara ait olduklarını keşfettik; Nijerya’dan gelen anarşist Afrobeat, Etiyopya’dan gelen Caz ve Portekiz’den gelen Fado gibi. Bowie Berlin’de rock müziğine yeni çehre kazandırırken, The Clash Punk müziğini bir sonraki aşamaya taşırken Dünya Müziği külliyen müziği farklı bir boyuta taşıdı.

İşte bu konumda ve sadece bu konumda Dünya Müziği tanımı görevini yerine getirdi. Özellikle Amerikan ve Britanya müziğinin ölü topraklara sokulduğu sıralarda, yeni müzik arayanlar için bir çıkış oldu. Ama burada kalmayıp üstününde kazınmasına ihtiyaç duyuldu zira Dünya Müziği aslında bildiğimiz tüm tarzların farklı coğrafyadaki yansımalarının bir araya geldiği şemsiye idi.

Dünya Müziği tanımı görevini yaptı, miadını doldurdu ve artık istirahat etmesi gerek. 1960’larda oradaki müziğe ulaşılması oldukça zorken bu tanım önemliydi. Ancak günümüzde artık her şey bir tıklama uzaklığındayken, dünya bildiğimiz biçimde ufalmışken Dünya Müziği tanımına gerek yok. Zira bu tanım artık yanıltıcı, gerçek değil ve son kullanma tarihini çoktan geçti.

Artık Dünya Müziği olarak lanse edilen albümlerin kitapçıklarında cüretkârca “Bu bir Dünya Müziği Albümü Değildir. Bu Afro-beat, Etno-Caz, Rumba, Salsa, Mblax, Mande, Fado, Balkan veya Çingene vb müziğidir” yazmakta. Aslında bu ifade her şeyi özetlemekte…