Doksanların başında Britanya’nın dünya müzik piyasasına sunduğu yeni bir terim ortaya çıktı, “Brit-pop”. Bu terminolojinin ana teması semi-melodileri, rock sertliği ile yumuşatıp üzerine İngiliz aksanı ile sözler serpiştirmekti. Evet, farklıydı ve bu aykırılık yeni bir akım oluşturup peşinden binlerce müzik tutkununu sürükledi. Britanya müzik anlamında tam bir kültürel evrim geçirdi. Bir yanda Gallagher kardeşler Oasis’in sesini körükledi, diğer tarafta Blur cilveli sosyal açıklamalar yaptı ve bunların peşinden bir düzine alt türev gruplar takip etti. Hali hazırda var olan diğer gruplar da bu akımı bekliyorlarmış gibi kendilerini Brit-pop’laştırmak için ellerinden geleni yaptı. Herkes bir anda bir çoban önderliğindeki koyun sürüsü gibi aynı yöne yöneldi ve yapılan müziğin kalitesi dramatik olarak düştü. Tam bu dönemde Galler’den gelen dörtlü bir ekip Brit-pop ile zehirlenmeye başlayan müzikseverlere panzehir oldu. Tarih: 1991 ve söz konusu grubun adı Manic Street Preachers’dı. 16 yıldan beri bu özelliğini koruyan ve bu yıl Rock’n’Coke festivalinde izleme şerefine nail olacağımız grup, karşımıza üç yıl aradan sonra SONY/BMG etiketi altında sekizinci albümleri “Send Away The Tigers” ile tekrar çıkıyor.
Manic Street Preachers her zaman ne yapacaklarını nefesimizi tutup beklediğimiz bir grup oldu çünkü dinleyicilerine her olasılıkta farklı yaklaşmayı başardı. Kültürel pop melodileri ile oluşturulmuş, tatlı nakaratlarla süslenmiş Brit-pop’un hâkimiyetindeki bir dönemde parçalarında vurguladıkları soykırım, komünizm, faşizm, ölüm cezası, intihar, ikiyüzlülük ve kandaki oksijen azlığı gibi çok geniş ve aykırı konular sayesinde ekip kendisine ayrı bir yol çizmeyi başardı. Onlar için temsil ettikleri kuşağın dinleyeceği her albümün illaki bir Hollywood senaryosu veya sonu olması gerekmiyordu.
İlk başlarda James Dean Bradfield (Vokal+Gitar), Richey Edwards (Gitar), Nicky Wire (Bas) ve Sean Moore (Bateri) olarak yolan çıkan ekip, 1995’de parçaların yüzde seksenini yazan, Richey Edwards’ın gizemli bir şekilde ortadan kaybolması ile üçlü olarak yoluna devam etti. Bu döneme kadar grup sırasıyla “Generation Terrorists” (1991), “Gold Againts The Soul” (1993) ve “The Holy Bible” (1994) albümlerini çıkarttı. Bir üçlü olarak yola devam etmeye kadar verdiklerinde ise peş peşe “Everything Must Go” (1996), “This is My Truth Tell Me Yours” (1998), “Know Your Enemy” (2001) ve “Lifeblood” (2004) albümlerini çıkarttı.
Yeni albümlerinde üçlü 2004 tarihli elektro-pop/rock kategorisine giren “Lifeblood” albümlerinin nispeten zayıf çizgisinden sıyrılıp tekrar hâkim oldukları modern sert rock sınırlarına sokuluyor. Her ne kadar albüm on parça ve yaklaşık otuz sekiz dakika sürse bile, müziksel ve tematik olarak grubun uzun zamandan beri en bütün ve tutarlı çalışması. Daha önemlisi son çalışmalarından aşina olduğumuz sitar, nefesliler, yaylılar gibi süslemelerden arınmış olan albüm, rock’un hakkını sonuna kadar veren bir çalışma. 2006’da James Dean Bradfield’in “The Great Western” ve Nicky Wire’ın “I Killed The Zeitgeist” solo çalışmalarında tüm farklılık kurtlarını dökmeleri, ekibin yeni çalışmasına kesinlikle olumlu yönde yansımış. Daha yoğunlaştırılmış ve yolunu bile bir çalışma olan “Send Away The Tigers” Manic’lerin 94’den beri özlemle beklenen çalışması.
Albüm adını Amerika tarafından insafsızca parçalanmakta olan Bağdat’ta yer alan hayvanat bahçesindeki kaplanlardan alıyor. Masum insanları bombalayıp öldürmeden önce onları yolla anlamını barındıran başlık, grubun hala politik duyarlılığa sahip olduğunun kanıtı. Albümün ana teması gençlik ve geçmişte yapılan işlere bir bakış. “Send Away The Tigers” sade rock temaları barındıran aynı adlı parça ile açılışı yapıyor. Albüm çıkmadan önce yasal olarak bedava internetten indirilen ‘Underdogs’ parçası sert punk endeksli yapısı ile ikinci sırada yerini alıyor. Albümün ilk 45’liği ve The Cardigans’dan tanıdığımız Nina Persson ile yapılan sade blues-rock düeti, ‘Your Love Alone Is Not Enough’ dillere dolaşan nakaratı ile unutulmazlar arasında. ‘Autumnsong’ ilk anda adeta Guns N’ Roses’ın efsanevi parçası ‘Sweet Child O’ Mine’ ile paralellik gösterse bile Queen benzeri teatral rock köprüsü ile hemen yolunu ayrıştırıyor ve albümün göz bebeği olmayı başarıyor. ‘Imperial Bodybags’ parçası ise yine savaş karşıtı duruşu ile evine ceset torbalarında veya tabutlarda geri dönen askerlerin bir politik mandal yerine birer insan olduğunun altını çiziyor. Albümün kapanış parçası ‘Winterlovers’ dinamik senfonik yapısı ile “Everything Must Go” albümüne göz kırpıyor.
Albümün kimyası 1994 tarihli “The Holy Bible” albümü ile zaman zaman örtüşüyor olsa bile kısa, odaklanmış, politik kızgınlık ile dolup taşmasıyla daha olgun bir çalışma “Send Away The Tigers” kendilerini kabul eden ve buna istinaden müziklerinden keyif alan bir ekibin samimi, coşkun üretimi. Herhangi bir plan programdan uzak olan albüm, tam bir ruh haletini yansıtıyor ve Manic’lerin yok olduğuna inanılan özelliklerini taşıyor. Aslına bakarsanız albümün kitapçığında yer alan Percy Wyndam Lewis’e ait olan “Bir adam gençken bir şekilde devrimcidir. Böylece işte burada ben devrimimi konuşuyorum” cümlesi her şeyi özetliyor. Kuvvetli melodileri, yoğun ritimleri ve stadyum doldurabilecek nakaratları ile “Send Away The Tigers” bu yılın sürprizleri arasında…
Manic Street Preachers – Send Away The Tigers – Sony BMG
Manic Street Preachers – Motorcycle Emptiness
Yükleyen Mplay. – Video klipler, sanatçı röportajları, konserler ve çok daha fazlası.
Originally posted 2009-03-24 08:34:35. Republished by Blog Post Promoter
Benzer karalamalar:





