Random Access Memories

Random Access Memories KARALAMALAR

Bir ön giriş

Bir müziği dinlerken önemli olan nedir? Bu soruya cevap verdiğimiz zaman zaten iyi veya kötü ayrımına kendi içimizde giriyoruz. Dinlediğiniz müzik ruhunuzda bir yere ulaşıyor mu? Dinlediğiniz müzik tüylerinizi diken diken ediyor mu? Gözlerinizi yaşartıyor mu? Düşündürüyor mu? Dans ettiriyor mu? Ders çıkarttırıyor mu? Eğlendiriyor mu? Algınızı arttırıyor mu? Tüm bu saydıklarımdan sadece bir tanesi bile bazı kulaklar için o müziğin iyi olduğunu onaylamaya yetecek boyutta. Bazı kulaklar ise iki veya üç maddeyi görmeden bu beğeni çubuğunu atlamaz. Ama durum ne olursa olsun tüm karar insanın kendisinde biter, ya sever ya da sevmez, tamamıyla kendi değerlerine göre.

Ancak sevip sevmemek başka kriterlere dayatılmamalı. Dış kapının mandalı olan görüşler asıl hedeften kulağı şaşırtmamalı. Efendim müzik çok popülermiş, çok makyajlama kullanılmış, alternatif değilmiş, inanılmaz reklam yapılmış vb. gibi ifadeler müziği haklı değerlendirmenizi bulandıran  düşünceler. Müziği müzik olduğu için değerlendirmemiz kendimize yapabileceğiniz en dürüst davranıştır.

Gelgelelim bu yazının ana konusu olan Daft Punk’a. Thomas Bangalter ve Guy-Manuel de Homem-Christo ilk defa, 1993 yılında o dönemde üyesi oldukları rock grubu Darlin’ bünyesi altında karşımıza çıktı.  Müzikleri Melody Maker tarafından “a daft punky trash” olarak tanımlanan Darlin’, ne yazık ki fazla uzun ömürlü olamadı. Bu grubun dağılması sonucu,  Thomas Bangalter ve Guy-Manuel de Homem-Christo  “Daft Punk” olarak bambaşka bir müzik dünyasına sokularak karşımıza çıktı. İlk 45’likleri, 1994 doğumlu ‘The New Wave’  ile hayatımıza girdi ve yirmi yıldan beri de burada. Müziklerinin yanı sıra benim için en önemli dikkat çeken unsurları her zaman büründükleri Robot duruşları ve bilgisayar-insan arasındaki iletişimleri.

En son karşımıza 2005 doğumlu “Human After All”  ile çıkan Daft Punk, arada ürettikleri pek başarılı olmayan Tron film müziklerini saymazsak sekiz yıldan beri kayıp. Bu süreçte ne yaptıkları ise bu hafta piyasaya çıkan RAM yani “Random Access Memories” adlı albümlerinde bir saat içerisinde özetlenmiş durumda.

RAM ilk saniyelerinden itibaren ikilinin en bağdaşık ve pürüzsüz üretimlerinden biri olduğunu kanıtlıyor. Her ne kadar 2001 doğumlu “Discovery” gibi geniş deneysel ve yenilikçi ses tınılarına hitap etmiyor olsa bile, soyunduğu eski disko restorasyonu şapka çıkartılacak boyutta. On üç parçadan oluşan albüm, adeta her parçanın bir gözde olması kurgulanarak zamanla harmanlanmış, beslenmiş ve yapılandırılmış. RAM’in en büyük özelliği, belli bir jenerasyonun ön belleğine yerleşmiş olan ancak beynimiz tarafından çağrılmadıkça kapalı bir odada kalan, tınıları tekrar ortaya çıkartıyor olması. Aklımızın her bir köşesinde olup içimizde yer alanritimleri ön plana çıkartan o sessiz ön bellek.

RAM’de yer alan müzik birliktelikleri ise nefes kesen boyutta. Paul Williams ve Giorgio Moroder’in öyküsel katkıları, dinlerken insanın tüylerini diken diken edecek kadar etkili. Daft Punk belki de bu yeni yöntemle hiç olmadığı kadar bilgisayar ve insan arasındaki sınırları kaldırıyor. İnsanlar gibi yaşamak isteyen robotlar veya robotlar gibi yaşamak isteyen insanlar…

Dördüncü albümünde Daft Punk disko geçmişini cesur ve en güzel müzik birliktelikleriyle araştırıyor. Geçmişin ön belleğine sorumlu bir şekilde sahiplenme söz konusu.  Geçmişte bu müzik kulvarı için emek veren, ter döken üstatlara bir saygı duruşu ama aynı zamanda çağdaş sanatçılara da davet açan bir yeni kapı. Her ne kadar disko desek bile, neredeyse tüm parçaların canlı olarak sanatçılar tarafından kaydedildiğinin altını çizelim. Ortalıktaki çok kötü elektronik müzik örneklerine ikilinin sert bir tokat indirdiğini görüyoruz bu çalışmada. Yetmiş beş dakikalık albümde bazı bölümler sık sık tekrarı hak edecek kalitede ve bulaşıcı.

Açılış parçası ‘Give Life Back to Music”, sürekli sırıtan Nile Rogers ve Paul Jackson Jr.’nin katkısı ile bir araya getirilmiş bir caz, funk harmanlaması.  Kısa bir özgeçmiş anlatımı yapan Giorgio Moroder’in başrollerde olduğu ‘Giorgio by Moroder’ adlı parça, içerdiği insan faktörü ile emeğin ne kadar önemli bir unsur olduğunu dinleyenlere taşıyor. Her şeyin göründüğü gibi kolay olmadığını ve güzelliklerin ancak çok çalışma sonucu geldiğini müjdeliyor. Sanki Werner Herzog’un konuştuğunu zannettiğiniz bu parçanın albümün başında veya sonunda olmaması ise bence dâhiyane ve ezber bozan bir fikir. Benzer öyküsel parçaları ya ilk başta veya en sonra dinlemeye aşina olan kulakları uyaran bir özellik. 2009’daki solo projesi ile dans müziğine olan ilgisini gösteren The Strokes’un başı Julian Casablancas’ın sesi ile süslediği parça ‘Instant Crush’ albümün belki insan-robot karşılaştırmasını ele ala en samimi bestelerinden biri. Noah Lennox (Panda Bear) hâkimiyetinde olan ‘Doin’ It Right’ adlı parça, Fransız ikilinin güncel elektronik müziği ne kadar yakından takip ettiğinin ve güzel işleri sahiplendiğinin en bariz örneği. Tüm bu güzel parçaların arasında hiç şüphesiz en ön plana çıkan, 12 Nisan akşamı ansızın Coachella’da albümün görücülüğünü üstlenen beste, Pharell Williams’ın sesi ile süslediği ‘Get Lucky’. Adeta New York’un efsanevi kulübü Studio 54’ün gizli bir odasından bulunup çıkartılmış olan bu beste, sofistike enstrüman kurgusu ile dinleyeni bırakmayacak şekilde kavrıyor. Parçanın  “We’ve come too far to give up who we are, so let’s raise the bar and our cups to the stars” sözleri dinleyeni alıp götürecek nitelikte. Söz konusu parçanın Spotify ve Youtube’da ne kadar dinlendiğini vurgulamaya gerek yok.

Beş yıl süresince Paris, Londra ve New York atmosferinde kaydedilen “Random Access Memories”  Fransız ikilinin kendi kulvarlarına ne kadar hâkim olduklarının kanıtı. Bir elektronik ekipten beklenmeyen her şeyi karşılayan bu sanatçılar, zaman zaman aşağılayıcı eleştirmenlere olabilecek en kuvvetli silahları müzik ile yerinde cevap veriyor. Ortada bir tepinme albümü yok, aksine sen kendinle baş başayken, en saf halinde yalnız dans edeceğin bir oluşum var. Ruhunu dansa kaldıran, bunu yaparken seni yormayan, aksine düşündüren ve anılara gözü dalan bir organik yapı. Albüm boyunca hissedilen en kuvvetli özellik; saflık ve samimiyet. Robotların soğuk oldukları kanaatini tamamıyla ortadan kaldıran ikili, belki de bu teneke kafaların insanlardan çok daha duygulu olabileceğinin sinyalini veriyor. Bence kanıtlıyor ama bu başka bir öykü…

Bu yazıyı Giorgio Moroder’in güzel bir cümlesi ile tamamlamak istiyorum: “Şu an Dünyamızın sadece güzel dans müziklerine ihtiyacı yok. Aksine Dünyamızın yeniliklere ihtiyacı var.”

En Son Yazılar

Müziğin Alegorisi

Müziğin Alegorisi

Baş figür kadının kucağında ise antik bir santur var. Üzerinde ay şeklinde tınlaşım delikleri ve rozet resmedilmiş.

Tarihte Bilinen İlk Ninni

Tarihte Bilinen İlk Ninni

Bundan tam 5.000 yıl önce var olan Sümerler, yazılarıyla, şiirleriyle, örf ve âdetleriyle, danslarıyla, dünyayı algılamalarıyla, kanunlarıyla, mimarileriyle tarihe damga atmışlardır.

Türkiye'nin En Büyük Müzik Müzesi

Türkiye'nin En Büyük Müzik Müzesi

Afyonkarahisarlı yerel sanatçı Ömer Yarşi’nin bağışlarının yanı sıra Kütahya’nın halk ozanlarından Hisarlı Ahmet’in sazları da oğlu TRT Sanatçısı Mustafa Hisarlı tarafından müzeye bağışlandı.

Dünyanın En Eski Müzik Enstrümanı

Dünyanın En Eski Müzik Enstrümanı

Araştırmacılara göre, mağaradaki kalıntılar, modern insanların Tuna nehrinin üst kısımlarına aşırı soğuklardan önce, yani 39,000-40,000 yılları arasında gelmiş olabileceğini gösteriyor.

Müzisyen Çocuk Melek

Müzisyen Çocuk Melek

Bu masum, nur yüzlü meleğin sessizlik içerisinde çaldığı enstrüman. Biraz merak ile birazda hüzün var vücut dilinde. Çaldığı enstrüman ise bir lavta (İngilizcesi lute / Fransızcası ise luth).

ASTRO-ATLANTIC HYPNOTICA FROM THE CAPE VERDE ISLANDS

ASTRO-ATLANTIC HYPNOTICA FROM THE CAPE VERDE ISLANDS

In 1980, a young aspiring footballer, Narciso “Tchiss” Lopes, emigrated from the Cape Verde Islands to Portugal.

Günümüz Türk Popüler Müziği Üzerine

Günümüz Türk Popüler Müziği Üzerine

Geçen gün adı önemli olmayan bir Türkçe müzik yayın yapan kanalı uzun bir süre izledim. Zaman geçtikçe hayretim kat kat arttı. Karşıma çıkan her parça sanki aynı fabrikadan çıkan seri üretimdi, aynı yapı, aynı sunum, aynı basmakalıplık, benzer kimya ve karbon kâğıt.

Nijerya’dan Müziğin Altın Dönemi

Nijerya’dan Müziğin Altın Dönemi

Geçtiğimiz aylarda raflarda yerini alan “Nigeria Special: Modern Highlife, Afro Sounds & Nigerian Blues 1970-6” adlı çalışma 1970-6 yılları arasında (ülkenin müziksel olarak doruk dönemi) Afro-beat, Afro-blues tarzına giren Nijeryalı grupların müziğini toparlayan bir çalışma.

Tuva Müziği ve Kaylama

Tuva Müziği ve Kaylama

Genel kabul gören yaklaşıma göre, çok perdeli ses üretiminin temelinde insanın doğadaki sesleri taklit etmesi yatmaktadır. Esen rüzgârın, öten kuşların, hırlayan hayvanların ya da köpüklenerek akıp giden bir ırmağın sesinde, az ya da çok yan sesler mevcuttur.

Bizans Resimleyicisi

Bizans Resimleyicisi

Her şehirde yaşanır, insan var olmak üzere vardır, ancak İstanbul bir başka. Konstantinopolis ise bir efsane, masal içinde bir epik roman. İçine daldıkça sizi sarmalayan, girdiğiniz bir sokakta kafa kaldırtıp, detaylara daldıran, nefes nefes bırakan bir dehlizdir. Onun için severim şehrimi tüm olums

Dr. Shinichi Suzuki

Dr. Shinichi Suzuki

1930’ların başlarında hayata geçen Suzuki metodu ve eğitim bilimi ilk andan itibaren yanlış anlaşıldı. Yirmi yaşlarının çoğunluğunu Berlin’de geçirdikten sonra Tokyo’ya dönen Suzuki bir anda kendisine karşı yoğun bir ilgi olduğunu fark etti.

TaKiDum

TaKiDum

Playing exciting improvisations, the trio takes listeners on a journey of feeling alive, touching souls and activating all senses. The music created enables the listeners being part of the music immediately and start contributing spontaneously in live performances.

Ktesibilos

Ktesibilos

Bir berber çırağı olan Ktesibilos, içerisinde kâşif ruhu ile fizik ve mühendisliğe merak saldı. Bunun sonucu olarak da dünya tarihinde bilinen ilk klavyeli çalgı aletini keşfetmiş oldu.

Logogenik ve Pathogenik Müzik

Logogenik ve Pathogenik Müzik

Bir parçanın tek başına gerçeği yansıtması pek mümkün değil. Ancak o parçanın varlığı birebir insanın varlığının kanıtıdır. Bu bağlamda Aristoteles’in dediği gibi, “Duyguların dile getirilmesi yolunda hiçbir şeyin bir şarkı kadar etkili olması mümkün değildir.”

Afro Celt Sound System

Afro Celt Sound System

A supergroup whose line-up expanded and evolved around four core members (Simon Emmerson, James McNally, Iarla O’Lionaird, Martin Russell), the Afro Celt’s pan-global sound redefined dance music and stumped music critics. They remain defiantly, enigmatically uncategorisable.

Bir Müzik Simyacısı: Rabih Abou-Khalil

Bir Müzik Simyacısı: Rabih Abou-Khalil

Lübnan doğumlu Rabih Abou-Khalil’in müziğinde geleneksel Arap ezgileri, caz doğaçlamaları ve Avrupa klasik teknikleri ile birleştiriliyor. Utçu ve besteci Rabih Abou-Khalil her zaman köklerinin uzandığı Arap müziğinin atmosferi ile günümüzün küresel ezgileri

Yolun hasret ve aşkla açık olsun

Yolun hasret ve aşkla açık olsun

Bueno Vista Social Club öncesi İbrahim Ferrer’in kuvvetli Santiago şivesinden dolayı, romantik Küba ezgileri olarak sınıflandırılan Bolero tarzında şarkı söyleyemeyeceği şeklinde kapılar her zaman yüzüne çarpıldı.

Elekronik Müziğin Sihirbazı

Elekronik Müziğin Sihirbazı

Ancak asıl elektronik müziğin çehresini sonsuza kadar değiştirecek kişi bundan 40 yıl önce geldi. Adı Dr. Roger (Bob) A. Moog (“Moog” soyadı Mo-oug olarak telaffuz ediliyor, Mu-ug olarak değil) olan bu kişi Theremin’e olan özel ilgisinden dolayı yaptığı araştırmalar sonucu